
Tahran’dan Körfez’e uzanan istihbarat savaşı
Taha Kılınç, İran’daki derin istihbarat zafiyetinin İsrail’in bölgesel mühendisliğine alan açtığını ve bunun Körfez’de yeni bir siyasi hizalanmayı tetiklediğini aktarıyor.
Yeni Şafak / Taha Kılınç
İki husus
Ortadoğu’da birkaç gündür yaşanan yüksek gerilimin, hepsi de uzun uzun konuşulması gereken çok sayıda boyutu var. Ancak birbiriyle bağlantılı iki husus, tartışmasız birer hakikat olarak şimdiden netleşmiş bulunuyor:
İran Dinî Lideri Âyetullah Ali Hamaney ve ailesinin öldürüldüğü nokta atışı suikast, İran içindeki istihbarat zafiyetinin boyutlarının tahmin edilenin çok ötesinde olduğunu ortaya koydu. Son yıllarda çok sayıda nükleer bilimcinin ve akademisyenin İran’ın çeşitli şehirlerinde öldürüldüğü zaten malum. Hamas lideri İsmail Heniyye’nin 31 Temmuz 2024 günü Tahran’da şüpheli bir suikasta kurban gitmesinin ardından “onlarca” İranlı ordu ve istihbarat görevlisinin tutuklandığı biliniyor. Keza 2024’ün Eylül’ünde, Hasan Nasrallah ve diğer üst düzey Hizbullah yetkililerinin birkaç hafta içinde art arda öldürüldüğü suikastlar serisinin, İsrail’e “içeriden” bilgi sızmadan gerçekleştirilemeyeceği âşikar. Hatta söz konusu sızmaların kaynağının da doğrudan İran olduğuna dair çok ciddi ve mantıklı ihtimaller mevcut. İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir-Abdullahiyan’la birlikte 19 Mayıs 2024 günü hayatını kaybettiği helikopter kazası ise, gündemin sürekli yoğunluğu içinde çoktan unutulup gitti bile.
Her ülkede ve devlette küçük istihbarat gedikleri bulunabilir, zaman zaman yol kazaları olabilir; rakip ve düşman devletler, muhataplarının zaaflarını kullanabilir, hatta adam satın alabilir, kurum fonlayabilir, lobi yapabilir ve yaptırabilir… Bunlar olur. Fark edilir, tedbir alınır, yola devam edilir. Ama İran’a baktığımızda, çok daha karmaşık ve kaotik bir manzarayla karşı karşıya olduğumuz görülüyor.
İki gün önce Saudi Aramco’nun Ra’s Tannûra’daki petrol rafinerisine drone saldırısı düzenlendiğinde ilk tepkim şu olmuştu: “Bunu İran yapmış olamaz.” Bölgeyi dikkatli bir şekilde izleyen herkes, Suudi Arabistan-İran ilişkilerinin mevcut seyrinin böyle bir provokasyona müsaade etmeyeceğini anlardı zaten. Nitekim İran tarafından yapılan açıklamada “Rafineriyi biz vurmadık” denildi. Peki, o zaman bu saldırı kimin işi? Düğmeye kim bastı?
Tam bu noktadan, girişte bahsettiğim ikinci hakikate geçiş yapalım:
İsrail, itaatkâr bir köle gibi peşine taktığı ABD ile birlikte bölgemizde sadece İran’a saldırmıyor, aynı zamanda Basra Körfezi’ndeki “Amerikan müttefiki” Arap ülkelerini de gözüne kestirmiş durumda. Suudi Arabistan ve Katar, kendi topraklarında saldırılar düzenlemeyi planlayan Mossad ajanlarını deşifre etmeye başladı. Yine şahsî bir tahmin -ama adeta kesin kanaat düzeyinde bir tahmin- olarak, “İran’dan” ateşlenen ve Arap coğrafyasının farklı noktalarını hedefleyen drone ve füzelerin düğmelerine basan bazı parmakların Mossad’a çalıştığını ya da Mossad tarafından yönlendirildiğini düşünüyorum. Komplo teorilerine dalmak peşinde değilim, ancak İran’ın kevgire dönmüş bulunan mevcut devlet mekanizmasının dehlizlerinde İsrail’in çok ciddi etkinliğinin bulunduğu kanaatindeyim. Hafızası kuvvetli olanlar, 2014’te Hizbullah içinde İsrail’e çalışan bir ağın deşifre edilişini muhakkak hatırlayacaktır. Hatta İsrail ajanlarından birinin, Hasan Nasrallah’ın yakın koruma ekibine dahil olacak kadar içeri girebildiği de açıklanmıştı. 1965’te Şam’da idam edilinceye kadar Suriye’nin karar mekanizmalarını tamamen yönlendiren ve devletin en mahrem bilgilerini İsrail’e aktaran meşhur Mossad ajanı Eli Cohen’in öyküsünü ise hatırlatmaya bile gerek duymuyorum.
“İran’a karşı ortak bir cephe oluşturmak için” İsrail’in el altından ABD’nin Arap müttefiklerine saldırması, “İran’dan” ateşlenen füzelere karşı Amerika’nın müttefiklerini koruyamaması, hatta korumak için herhangi bir gayret göstermek yerine sadece İsrail’in güvenliğine odaklanması, elbette Körfez’de bazı paradigma değişimlerine yol açacaktır. Bu bağlamda, içinden geçtiğimiz süreçte, Suudi Arabistan’ın bölgemizin gerçekleriyle daha uyumlu, Türkiye’yle daha yakın ve İsrail’den giderek uzaklaşan bir çizgiye yöneleceğini söylemek yanlış olmayacaktır. Birleşik Arap Emirlikleri’nin Riyad’a yönelik açık düşmanlığı sebebiyle süreç zaten başlamıştı, bu noktadan geri dönüş olmayacaktır.
Sıcak gündemin diğer boyutlarını konuşmaya devam edeceğiz



HABERE YORUM KAT