1. HABERLER

  2. HAKSÖZ-ÇEVİRİ

  3. Suudi Arabistan 2011'de Türkiye'yi güvenliğinin garantörü olarak görüyordu, neden 2020'de görmüyor?
Suudi Arabistan 2011'de Türkiye'yi güvenliğinin garantörü olarak görüyordu, neden 2020'de görmüyor?

Suudi Arabistan 2011'de Türkiye'yi güvenliğinin garantörü olarak görüyordu, neden 2020'de görmüyor?

Yönetici sınıfın temel korkusu, Müslüman Kardeşler'in parlamenter demokrasiyi desteklemesiyle, miras kalan yönetim haklarına bir tehdit oluşturmalarıydı.

14 Ekim 2020 Çarşamba 13:18A+A-

Kaynak: Daud Abdullah / Middle East Monitor

Çev: Fatih Demir / Haksöz-Haber

Dr. Daud Abdullah’ın Midde East Monitor sitesinde yayımlanan Suudi Arabistan, Arap Ligi ve Türkiye üzerine yazdığı makaleyi okuyucularımız için çevirdik. Makalede 10 yıllık süreçte Suudi Arabistan ve Türkiye’nin bölgedeki pozisyonlarının Clinton Belgelerine dayanılarak bir analizi yapılırken, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin etkin olduğu Arap Ligi ülkelerinin, Türkiye ve Katar’ın karşısında yer alacak şekilde davranmalarının en büyük saiki miras olarak devraldıkları yönetimlerinin sarsılması riskiyle karşı karşıya olmalarıdır dendi.

 

Gizliliği yeni kaldırılan Clinton dosyalarının gündeme getirdiği rahatsız edici sorulardan birisidir bu soru. Eski Dışişleri Bakanı’nın dosyalarında 12 Ekim 2011 tarihli bir diplomatik postanın içerisinde ortaya çıktı ki Suudilerin o zamanlar İran komploları ile başı dertteydi. Suudiler, ABD büyükelçileri olan Adel Al-Jubeir'e suikast düzenlediği iddia edilen bir planın ortaya çıkmasının ardından Türkiye'yi aslında olası bir güvenlik garantörü olarak görmeye başlamışlardı.

Belgede, Türkiye Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) başkanı Hakan Fidan’dan bahsedilirken. Kral Abdullah ve en yakın yardımcılarına yakın olması gerektiği “Türkiye'nin, Krallığın güvenlik garantörü olarak özellikle İran karşısında, Birleşik Devletler'in yerini alması olasılığının” konuşulduğu aktarılıyor.

Dokuz yıl uluslararası ilişkilerde uzun bir zaman dilimi. Ortadoğu'da genel durum da bu 9 yıllık süreçteki gibiydi. Suudi Arabistan ise artık Türkiye'yi potansiyel bir koruyucu olarak değil daha çok bir düşman olarak görüyor. Öyle ki, 2020’nin Eylülünde Suudi Arabistan'ın baskın olduğu Arap Ligi üzerinden Türkiye ve İran’ın düşman olarak görülmesi durumu başlatıldı. Arap liginden yapılan açıklamada, Türkiye ve İran’ı Arap ülkelerinin işlerine karışmamaları konusunda uyaran ve kınayan bir dil kullanıldı.

Dahası, Suudi Arabistan'ın Körfez müttefikleri, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Bahreyn, görünüşte Arap ligi ülkelerini İran'dan korumak için İsrail ile ilişkilerini normalleştirme kararı aldılar.

Tunus, Mısır, Libya ve Yemen'deki eski diktatörlükleri silip süpüren Arap ayaklanmalarının bölgesel ittifakları yeniden şekillendirdiğine şüphe yok. Obama yönetimi, ilk “bekle ve gör” döneminden sonra, Mısır'da Müslüman Kardeşler liderliğindeki hükümete destek vermeye karar verdi. Bu, Körfez ülkelerinde ve özellikle BAE'de önemli bir tedirginliğe yol açtı.

5 Eylül 2012 tarihinde, BAE’nin ABD’deki büyükelçisi Yousef Al-Otaiba, Clinton’ın politika danışmanı Jacob Sullivan’a Andrew Hammond ve Rania El Gamal tarafından yazılan ve boş zamanı olduğunda okumaya çağıran bir analizi gönderdi. “Bazı Körfez yöneticileri, ABD'nin İslamcılara, İran'a yönelik değişikliklerine dikkat ediyor” başlıklı makale daha sonra Clinton'a iletildi. O sırada bazı Körfez hükümetlerini saran derin korkuyu vurgulayan metin sıklıkla vurgulanarak kullanıldı. Örneğin Dubai’nin eski polis şefi Dhahi Khalfan, ABD’nin Körfez rejimlerini devirmek için Müslüman Kardeşler’le işbirliği yaptığını iddia ederken bu metni vurguladı.

Khalfan, tweetlerinin kişisel görüşleri olduğunu iddia etse de, bölgedeki Batılı diplomatlar, yönetici seçkinler arasındaki doğuştan gelen endişeleri polis şefinin sözlerinde yansıttığına inanıyorlardı. Yönetici sınıfın temel korkusu, Müslüman Kardeşler'in parlamenter demokrasiyi desteklemesiyle, miras kalan yönetim haklarına bir tehdit oluşturmalarıydı.

Muhammed Mursi hükümetinin devrilmesinin ardından, Müslüman Kardeşler'in binlerce Mısırlı üyesine Türkiye ve Katar’dan sığınma teklif edildi. Bu iki ülke ile Körfez ülkeleri arasındaki ilişkilerde önemli bir dönüm noktasını oluşturdu. Türkiye örneğinden bakarsak, Riyad ile Ankara arasındaki ilişkileri en alt düzeye indiren olay, İstanbul'daki Suudi Konsolosluğu'nda gazeteci Cemal Kaşıkçı'nın öldürülmesiydi. Bu olaydan sonra iki ülke arasında her hangi bir siyasi ilerleme kaydedilmedi.

Clinton dosyaları bölgenin siyasi manzarasının 2011'den bu yana ne ölçüde değiştiğinin iyi bir göstergesi oldu. Suudi Arabistan, Hamas'ın 81 yaşındaki temsilcisi de dâhil olmak üzere 78 Filistinli ve Ürdünlü hakkında dava açıp yargıladı. Türkiye, Filistinlilerin birliğini ve Hamas ile El Fetih arasındaki uzlaşmayı teşvik etmeye çalıştı.

Trump'ın "yüzyılın anlaşmasına" alenen destek veren Mısır ve Körfez Ülkelerinin aksine, Türkiye, Kudüs'ün ilhakına ve Filistinlilerin geri dönüş hakkının reddine izin veren plana karşı çıktı. Bu nedenle, Arap Ligi'nin önde gelen üyelerinin “Filistin inatçılığı olarak yorumladıkları şeye” öfkelenmelerine şaşırmamak gerek. Prens Bender Bin Sultan’ın Filistin’in liderliğine yönelik medya saldırıları elbette bunun en güncel örneği olarak önümüzde duruyor.

Filistin halkının direncinin sınırlarına kadar, test edildiği ve on yıllardır ulusal projelerine yönelik en kötü tehditlerle karşı karşıya kaldıkları bir zamanda, BAE liderliğindeki Körfez Ülkeleri İsrail ile ilişkileri normalleştirmeyi seçti. İşgali sona erdirmek için açıkça tanımlanmış bir planları olmaksızın, Bahreyn'de 2019 Haziranında bir ekonomik konferans düzenlediler. Filistin otoritelerine Trump tarafından hazırlanan "yüzyılın anlaşmasının" bir parçası olarak 50 milyar dolarlık bir yardım paketi vaat ettiler. Doğal olarak bu reddedildi. Bir sonraki teklifleri de Hamas hareketinin silahsızlandırılması ve direnişin sona erdirilmesi karşılığında 15 milyar dolar verilmesini öngören bir teklifti. Bu da Filistin tarafınca reddedildi.

Clinton dokümanları her şeyden önce Arap dayanışması mitini ortaya çıkardı. Körfez İşbirliği Konseyi'nin kurucuları tarafından 1981'de ilan edilen işbirliği kavramı artık perişan halde. Suudi Arabistan'ın 2011'de Türkiye'yi güvenlik poliçesi olarak görmesi tamamen kabul edilebilirken, Arap Ligi bugün Katar'da Türk askerlerinin varlığını, Körfez bölgesinde istikrarı bozucu bir faktör olarak görüyor. Arap Ligi’nin BAE'nin, İsrail ile askeri işbirliği yapması konusunda sessiz kaldığı gerçeği her şeyi gözler önüne seriyor.

HABERE YORUM KAT