1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. “Sömürgecilik biçim değiştirmiş olsa da ortadan kalkmış değildir”
“Sömürgecilik biçim değiştirmiş olsa da ortadan kalkmış değildir”

“Sömürgecilik biçim değiştirmiş olsa da ortadan kalkmış değildir”

Zehra Yıldırım, Mâlik b. Nebî’nin sömürgecilik anlayışını mercek altına aldığı yazısında “Onun bu yaklaşımı bugün de büyük ölçüde geçerliliğini korumaktadır; zira sömürgecilik biçim değiştirmiş olsa da ortadan kalkmış değildir.” diyor.

07 Nisan 2026 Salı 00:42A+A-

Modernitenin Gölgesinde Bünyevî Zaaflar: “Sömürgeleştirilebilirlik”

Zehra Yıldırım / Kritik Bakış


 

Sömürgecilik denildiğinde akla ilk gelen şey çoğu zaman dışarıdan gelen işgal, baskı, talan ve tahakkümdür. Gerçekten de sömürgecilik, halkların emeğini, toprağını, dilini, kültürünü, hafızasını ve onurunu hedef alan en yıkıcı tarihsel tecrübelerden biridir. Toplumların yalnızca siyasal bağımsızlığını değil, düşünme biçimini, kendilik tasavvurunu ve gelecek ufkunu da tahrip eden bu süreç, modern çağın en ağır insanlık suçlarından biri olarak hafızalarda yer bulmuştur. Ne var ki meseleye yalnızca dışarıdan bakan bir göz, çoğu zaman hakikatin tamamını göremez. Çünkü sömürgecilik sadece işgal edenin gücüyle değil, işgale elverişli hale gelmiş bir zeminin varlığıyla da mümkün olur. Cezayirli müfekkir Mâlik b. Nebî’nin mefhumlaştırdığı la colonisabilité (sömürgeleştirilebilirlikالقابلية للاستعمار/) kavramı tam da bu durumu ifade eder.

Mâlik b. Nebî, medeniyete dair analizlerinde sömürgeciliği yalnızca dışarıdan gelen bir saldırı olarak değil, aynı zamanda iç bünyede ortaya çıkan çözülmenin mümkün kıldığı tarihsel bir hadise olarak değerlendirir. Onun bu yaklaşımı bugün de büyük ölçüde geçerliliğini korumaktadır; zira sömürgecilik biçim değiştirmiş olsa da ortadan kalkmış değildir. Bu tespit, sömürgecinin suçunu azaltan değil; aksine, sömürgeciliğin neden kalıcı olabildiğini açıklamaya yönelik önemli bir teşhistir. Sömürü artık her zaman tankla, tüfekle ve doğrudan işgalle ilerlememekte; eğitim sistemi, medya dili, ekonomik bağımlılık, kültürel taklitçilik, tüketim alışkanlıkları ve zihinlerin işgali üzerinden varlığını sürdürmektedir. Bu nedenle sömürgeciliği konuşurken yalnızca dış güçleri değil, iç zaafları da tartışmak zorundayız.

Sömürgeleştirilebilirlik, politik olmaktan önce ahlak ve medeniyetle ilgili bir kavramdır. Dolayısıyla sömürgecilik, bir medeniyet sorunu, bir ahlak sorunu ve nihayet bir insan sorunudur. Bir toplum kendi iç dinamizmini kaybettiğinde, çalışma ahlakı zayıfladığında, kurucu fikirlerini tüketip onları canlı ilkelere dönüştüremediğinde, taklit özgünlüğün yerini aldığında ve öz eleştiri yerini hamasete bıraktığında, dış tahakküm için uygun bir zemin oluşur. Bu noktada mesele artık sadece “kim bizi sömürdü?” sorusu değildir; aynı zamanda dış tahakkümün içeride nasıl bir karşılık bulduğu ve “biz hangi şartlarda sömürgeleştirilebilir hâle geldik?” sorusudur. Bu soru rahatsız edicidir; çünkü mağduriyet söyleminin rahatlığına sığınmayı imkânsız hâle getirir. Fakat tam da bu nedenle kurucu ve iyileştiricidir. Mâlik b. Nebî, bu mağduriyeti inkâr etmez; ancak onun arkasına saklanan ataleti de mazur görmez. Sömürgeciliği mahkûm ederken, aynı zamanda içerideki ihmal, atalet, taklitçilik ve öz eleştiri yoksunluğunu da teşhis eder.

Aimé Césaire, Discours Sur Le Colonialisme (Sömürgecilik Üzerine Söylem) adlı eserinde, Batı’nın “medeniyet” iddiasının gerçekte sistemli bir şiddet, insanlıktan çıkarma ve tahakküm pratiğini örtme çabası olduğunu ortaya koyar. Césaire’in bu teşhisi, Mâlik b. Nebî’nin “sömürgeleştirilebilirlik” kavramıyla belli bir noktada kesişir. Ancak Césaire, meseleye çapraz bir okuma getirerek iç boyutu özellikle “sessizlik” ve “kayıtsızlık” üzerinden değerlendirir. Onun en çarpıcı tespitlerinden biri, Avrupa’nın Nazizm karşısında duyduğu dehşetin, aslında aynı şiddetin yüzyıllar boyunca sömürgelerde (Cezayir, Hindistan, Afrika) uygulanmasına gösterilen kayıtsızlığın bir sonucu olduğudur. Bu anlamda Nazizm, Avrupa tarihine dışarıdan düşen bir sapma olmaktan ziyade, sömürgecilik, köle ticareti ve ırkçılıkla yoğrulmuş bir zihniyetin kendi içine yönelmiş hâlidir. Bu durum, sömürgeleştirilebilirlik meselesinin yalnızca sömürülenin zaaflarıyla değil, sömürü karşısındaki suskunluk ve normalleştirmenin ürettiği ahlaki tutarsızlıkla birlikte ele alınmasını gerekli kılar. Césaire’in dikkat çektiği bu yaklaşım, dış tahakküme karşı direnişin ötesinde, zulmün herhangi bir coğrafyada meşrulaştırılmasına karşı evrensel bir ahlaki uyanışı zorunlu kılar.

Frantz Fanon ise bu tartışmayı psikolojik düzleme taşır. Sömürgeciliğin yalnızca toprağı değil, insanın benlik duygusunu da işgal ettiğini vurgular. Fanon’a göre sömürülen özne, zamanla kendi dünyasını sömürgecinin gözünden görmeye başlar; aşağılık duygusu, taklit arzusu ve kendi kültürüne yabancılaşma bu sürecin temel parçalarıdır. Bu noktada Mâlik b. Nebî ile Fanon arasında düşünsel paralellik vardır: Her iki düşünür de dış tahakkümün içeride ruhsal ve zihinsel bir tahribat ürettiğini tespit eder. Ancak Bin Nebî, Fanon’dan farklı olarak meseleyi daha açık biçimde “medeniyetin iç koşulları” ve “ahlakî yenilenme” başlıkları altında temellendirir.

Edward Said’in Orientalism’i de bu tartışmanın vazgeçilmez metinlerinden biridir. Said, Batı’nın Doğu’yu yalnızca askerî ve siyasî yollarla değil, bilgi üretimi yoluyla da tahakküm altına aldığını gösterir. Doğu hakkında üretilen bilgi, masum bir tasvir değil; çoğu zaman yönetmenin, sınıflandırmanın, aşağı konumlandırmanın ve müdahaleyi meşrulaştırmanın aracıdır. Böylece sömürgecilik yalnızca fiilî işgalle değil, temsil rejimiyle de çalışır. Doğu önce “tanımlanır”, sonra “geri” ilan edilir, ardından “müdahaleye muhtaç” hale getirilir.

Postkolonyal teorisyenlerin önde gelen isimlerinden Homi K. Bhabha’ya göre, sömürgeleştirilen özne çoğu zaman sömürgeciyi taklit eder; ancak hiçbir zaman onunla tam anlamıyla özdeşleşemez. Bu durum, Bhabha’nın ifadesiyle “neredeyse aynı ama tam değil” şeklinde tezahür eder. Böyle bir aradalık hâli, bir yandan sömürgeci tahakkümü yeniden üretirken, diğer yandan bu tahakkümün içsel kırılganlıklarını ve çatlaklarını da görünür kılar. Ne var ki Bhabha’nın bu yaklaşımı, Mâlik b. Nebî’nin perspektifinden bakıldığında belirli bir riski de beraberinde getirir. Zira melezlik ve aradalık vurgusu, aşırı teorize edilip estetize edildiğinde, toplumların kendi kurucu değerlerine ve medeniyet eksenine yeniden yönelme ihtiyacını gölgede bırakabilir. Bu durumda kimlikteki muğlaklık, bir imkân olmaktan ziyade, süreğen bir yönsüzlüğe ve bağımlılık hâline dönüşme potansiyeli taşır.

Neokolonyalizm tartışması, tam da bu eşikte önem kazanır. Kwame Nkrumah Neo-Colonialism: The Last Stage of Imperialism adlı eserinde, siyasî bağımsızlığın ekonomik ve yapısal bağımsızlık anlamına gelmediğini erken bir dönemde ortaya koymuştur. Bayraklar ve yönetimler değişmiş olsa da sermaye akışları, askerî anlaşmalar, borç mekanizmaları ve kültürel yönlendirme ağları varlığını sürdürüyorsa, sömürgeciliğin yalnızca biçim değiştirdiğini söylemek gerekir. Nkrumah’ın bu teşhisi, günümüzde uluslararası finans, medya, güvenlik, kültür endüstrisi, moda ve kalkınma alanlarında etkisini açık biçimde göstermeye devam etmektedir. Anlaşılan bugünün neokolonyal düzeni, daha sofistike araçlarla çalışmaktadır.

İşte Mâlik b. Nebî’nin kavramı tam burada yeniden değer kazanıyor. Çünkü neokolonyalizm sadece dışarıdan kurulan bir denetim sistemiyle işlemez; içeride buna uygun yöneticiler, kurumlar, eğitim alışkanlıkları, kültürel hayranlıklar ve zihinsel bağımlılıklar da üretir. Bir toplum, kendi gençlerine başkasının kavramlarıyla düşünmeyi öğretip kendi tarihini yalnızca nostaljik bir övünç malzemesine indirgerse; üretim yerine tüketimi, inşa yerine tepkiyi, ahlak yerine fırsatçılığı, eleştiri yerine salt sloganı koyarsa, dış tahakküm için kapıları zaten aralamış olur.

Burada “bünyevi zaaflar” ifadesi son derece önemlidir. Çünkü sorun sadece siyasî elitlerin hatası değildir. Zaaf, bazen toplumun çalışma disiplininde, bazen eğitim anlayışında, bazen kurumsal ciddiyetinde, bazen de kendilik tasavvurunda ortaya çıkar. Mâlik b. Nebî’nin işaret ettiği şey, medeniyetin yalnızca fikirle değil; insan, zaman ve toprak unsurlarını doğru ilişkiye sokan bir terkip ile kurulduğudur. Eğer bu terkip bozulursa, toplum sömürge sonrası dönemde bile bağımsız görünürken bağımlı yaşamaya devam eder.

Mâlik b. Nebî, Müslüman toplumlar nezdinde temel sorunun, zamanla kendi kusurlarını görmekten uzaklaşmaları olduğuna dikkat çeker. İslam’ın mükemmelliği ile Müslümanların fiilî hali arasındaki farkın göz ardı edilmesi, en ciddi kırılma noktalarından biridir. Çünkü “din mükemmelse ona tabi olanlar olarak bizler de mükemmeliz” türünden örtük bir mantık, toplumları ıslah iradesinden mahrum bırakır. Bir toplum inançlarını yalnızca sembolik alana sıkıştırıp onları düşünceye, kuruma, eyleme ve toplumsal ahlaka tercüme edemediğinde, inanç ile hayat arasındaki kopukluk derinleşir. Bu anlamda, Müslüman toplumların içine düştüğü zayıflığın önemli sebeplerinden biri de vahyin kurucu ahlakının hayattan çekilerek yalnızca ritüel alana hapsedilmesidir. Oysa Kur’an’ın teklif ettiği bilinç, insanı aynı anda hem dünyaya hem ahirete karşı sorumlu kılar ve amaç ile araç arasındaki ahlakî tutarlılığı zorunlu kılar. Bu kopukluk ise sömürgeleştirilebilirliğin en elverişli zeminlerinden birini oluşturur. Oysa bir toplum ancak kendi zaaflarıyla yüzleşebildiği ölçüde yenilenebilir. Mâlik b. Nebî’ye göre Müslüman dünyada büyük ölçüde kaybedilen şeylerden biri de tam olarak budur: sorumluluk ahlakı.

Bu çerçevede sömürgeleştirilebilirlik, yalnızca bir aşağılık duygusu değil, aynı zamanda sorumluluktan kaçış biçimidir. Bir yanda “biz yapamayız, çünkü geri kaldık” diyen teslimiyetçi zihin; öte yanda “bütün suç dışarıda, bizde hiçbir kusur yok” diyen savunmacı zihin yer alır. Halbuki birbirinden farklı tepkiler gibi görünen bu iki tavır da reddedilmelidir çünkü aynı sonucu doğurur. Biri iradeyi zayıflatırken diğeri muhasebeyi ortadan kaldırır; biri taklitçiliği derinleştirirken diğeri ataleti besler. İlki toplumu aşağılık duygusuna mahkûm eder; ikincisi sorumsuz bir mağduriyet psikolojisine hapseder. Her iki durumda da toplum kendi kendini dönüştürecek enerjiyi üretemez ve felç olur. Oysa toplumsal diriliş için hem dış tahakkümü doğru teşhis etmek hem de iç bünyeyi ıslah etmek gerekir. Sömürgeleştirilebilirlik sadece siyasî bir kavram değil derken temennimiz, onun aynı zamanda ahlakî, zihnî ve toplumsal bir krizin tespiti olduğunu anlatmaktır. Bir toplum kendi kaynaklarını küçümsediğinde, düşünme yeteneğini başkasının kavramlarıyla sınırlandırdığında, üretim yerine taklidi ikame ettiğinde ve sorumluluk yerine mazereti tercih ettiğinde sömürgeleştirilebilir hale gelir. Bu durum çoğu zaman aşağılık kompleksiyle kendini gösterir; sürekli olarak “öteki”nin teknolojisini, kurumlarını ve bilgi üretimini sorgusuzca idealize eden, buna karşılık kendi toplumunu bütünüyle geri kalmış ve değersiz saymak zihinsel bir teslimiyete dönüşür.

Bin Nebî’nin bu kavramı, sömürgeciliği mazur göstermek için değil, tam tersine sömürüyü mümkün kılan iç arızaları görünür kılmak için geliştirdiğini anlamak gerekir. O, sömürgecinin suçunu hafifletmez; fakat sömürgeleştirilen toplumun mesuliyetsizliğini de örtmez. Çünkü ona göre bir toplumun yeniden ayağa kalkabilmesi, önce kendi iç hastalıklarını tanımasına bağlıdır. Bunun başında da fikir ile eylem arasındaki kopuş gelir. Çok konuşan ama az üreten, çok yakınan ama az örgütlenen, çok övünen ama az çalışan toplumlar, tarih sahnesinde etkisizleşmeye mahkûmdur. Kendisini sürekli haklı gören fakat sorumluluk yüklenmeyen bir toplumsal bilinç, zamanla yalnızca dış tahakkümün hedefi değil, aynı zamanda onun taşıyıcısı haline gelir.

Yukarıda ismini zikrettiklerimiz ve dahi zikretmediğimiz birçok neokolonyalizm ve postkolonyalizm kuramcısı ve eleştirmeni isimlerin her biri, sömürgeciliğin yalnızca dışarıdan uygulanan kaba bir zorbalık olmadığını; aynı zamanda zihin, kültür, kurum ve temsil düzeylerinde kurulan çok katmanlı bir tahakküm olduğunu farklı veçhelerden teşhis ederler. Mâlik b. Nebî’nin özgünlüğü ise bütün bu teşhisleri, Müslüman toplumların iç bünyesinde biriken zaaflarla birlikte okuyabilmesidir.

Sömürgeleştirilebilirlik kavramı bize acı ama gerekli bir hakikati hatırlatıyor: Bazen toplumlar yalnızca işgal edilmez; aynı zamanda işgale hazır hale gelir. Bu hazırlık, askerî değil, zihnî ve ahlakî bir çözülmenin neticesidir. Modernitenin gölgesinde yürüyen sömürgecilik, en çok bu çözülmeden beslenir. Bu yüzden gerçek bağımsızlık, yalnızca siyasî egemenlik değil; zihin, ahlak, kültür, eğitim ve ekonomi alanlarında kendi ayakları üzerinde durabilmektir. Mâlik b. Nebî’nin çağrısı tam da buraya yönelir: Dış güçleri teşhis ederken iç zaafları unutmayan, mağduriyet söylemine sığınmadan öz eleştiri yapabilen ve yeniden inşayı mümkün gören bir bilinç… Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey tam olarak bu bilinçtir: dış tahakkümü teşhis eden ama sorumluluğundan kaçmayan, geçmişi kutsallaştırmadan ondan güç alan ve geleceği başkalarının kavramlarıyla değil kendi hakikat ufkuyla kurmaya çalışan bir bilinç. Çünkü asıl hürriyet, yalnızca zinciri kırmak değil, o zincirin yeniden takılmasını mümkün kılan zaafları da ortadan kaldırmaktır.

 

 

HABERE YORUM KAT