1. HABERLER

  2. İSLAM DÜNYASI

  3. İRAN

  4. İran’ın en eski stratejisi: Uzun savaş
İran’ın en eski stratejisi: Uzun savaş

İran’ın en eski stratejisi: Uzun savaş

İran, savaş alanında anlık bir zafer peşinde koşmak yerine, bugün başka bir şeye hazırlanıyor gibi görünüyor. Bu, uzun soluklu bir yıpratma savaşıdır.

06 Nisan 2026 Pazartesi 16:22A+A-

Peter Bach’ın Counter Punch’da yayınlanan yazısını Barış HoyrazHaksöz Haber için tercüme etti.


İran hakkındaki tartışmaların çoğu petrol, gerginliğin tırmanması ve rejim değişikliği etrafında dönüyor. Oysa bugünkü İran’ı, çok daha eski bir kalıbın parçası olarak anlamak gerekiyor. 2.500 yılı aşkın bir süredir, İran platosundaki devletler, daha güçlü düşmanlarla her türlü ani ve topyekûn çatışmaya tercih olarak sabır, mesafe ve dayanıklılığı benimsemiştir.

Bu nedenle, bugünün İran’ını anlamak için Pers askeri tarihini incelemek faydalı olacaktır.

İran, haksız bir şekilde, biri tuzlu diğeri tuzsuz olmak üzere iki çöl olarak tanımlanmıştır; oysa ülke aynı zamanda ormanlarla kaplı ve dağlarla doludur. Tüm bunlardan dünyanın en kalıcı askeri geleneklerinden biri ortaya çıkmıştır.

Ahameniş İmparatorluğu'nun savaş arabası soyluları ve “Ölümsüzler”inden sonraki hanedanların zırhlı süvarilerine ve nihayetinde modern İslam Devrim Muhafızları'na (IRGC) kadar, İran'ın askeri kurumları defalarca uyum sağlamıştır.

İran-Irak Savaşı sırasında, dünyanın büyük bir kısmı görmezden gelirken Irak güçleri savaş alanını kimyasal silahlarla doldurdu. Yine de İran güçleri dayanmayı başardı. Bu deneyim, ülkenin stratejik düşüncesini hâlâ şekillendiriyor.

Günümüzde İran, ABD ve İsrail gibi güçlerin teknolojik üstünlüklerini dengelemek üzere tasarlanmış dolaylı ve nispeten düşük maliyetli yöntemler olan asimetrik savaşı bilindiği üzere ön plana çıkarıyor. Ancak yüzyıllar boyunca Pers savaş sanatı, benzer şekilde sabır, hareket kabiliyeti ve dolaylı baskıya sıklıkla öncelik vermiştir.

Pers İmparatorluğu kurulmadan çok önce, Hint-İran kabileleri tohumlar gibi Avrasya bozkırlarına yayılmıştı. Perslerin, Medlerin ve İskitlerin ataları, savaşçı kültürleri atlı okçuluk ve hareketli baskınlara dayanan göçebe çobanlardı.

Londra'nın merkezindeki French House'da, vefat etmiş İran uzmanı Michael Axworthy'nin bana, Pers kültürünün savaşçı elitlerinin anılarını Şehname'de nasıl saklamayı sevdiğini anlattığını her zaman hatırlayacağım. Şehname'de kahramanlar, “bir erkeğin şöhreti, ondan geriye kalan tek şeydir” bilinciyle savaşırlardı.

Zamanla Medler ve Persler gibi gruplar devletler kurdular. Bu kabile savaşçı toplumlarından ortaya çıkan bu gruplar, yetkin yöneticiler ve imparatorluk kurucuları haline geldiler, ancak romantik bozkır mirasları —özellikle seçkin süvariler— İran savaş sanatını şekillendirmeye devam etti.

İlk büyük Pers imparatorluk fatihi Büyük Kiros’tu. MÖ 550 civarında kurulan imparatorluğu, antik dünyanın gördüğü en büyük imparatorluklardan biri haline geldi. Ahameniş orduları, süvariler ve “Ölümsüzler” gibi seçkin muhafızlar tarafından desteklenen okçular ve mızrakçılardan oluşuyordu; “Ölümsüzler”, sayıları her zaman tam olarak 10.000’de tutulacak şekilde sürekli yenilenen bir birlikti. [Trump'ın tuhaf Hıristiyan Siyonist hagiografisinin bir kısmında, onun modern zamanların Büyük Kiros'u olarak övüldüğü bana işaret edildi.

Greko-Pers Savaşları sırasında, bu ordular Mısırlıları, Babillileri, Yunanlıları ve Orta Asyalıları tek bir imparatorluk komutası altında bir araya getirdi. Özellikle ünlü bir çatışma vardır: Leonidas I’in Yunan ordusunun Xerxes I’in işgalci ordusuna direndiği Termopil Savaşı. Bu olay Batı kültüründe pek çok kez yeniden anlatılmıştır; en son “300” filminde Persler, askerlerden çok grotesk figürler olarak gösterilmiştir; bu, düşmanların ne kadar kolay karikatürize edilebildiğinin bir örneğidir.

Gore Vidal’ın Creation romanındaki kahraman, “Çocukluktan itibaren bize binicilik ve atış öğretilir” der. Vidal, Perslerin gençliklerinden itibaren atlı ve savaşçı olarak yetiştirildiklerini, daha sonra profesyonel asker olarak eğitilmediklerini göstermek için bu fikri defalarca kullanır. Vidal’a göre Yunanlılar savaşta bireysel şöhreti takdir ederken, Persler düzen, disiplin ve organizasyona değer verir.

Bununla birlikte, Büyük İskender’in istilası sonucu Ahameniş İmparatorluğu çöktüğünde, Pers siyasi gücü de onunla birlikte parçalandı. Yine de İran platosunun askeri geleneklerinin ortadan kalkmadığı söylenir. Hatta tam tersine, bu gelenekler zamanla gelişti.

Part İmparatorluğu, (Çev.Notu: MÖ 247 ile MS 224 yılları arasında antik İran ve Mezopotamya'da hüküm sürmüş olan, Part İmparatorluğu'nu (Arşaklılar) kuran savaşçı ve göçebe kökenli bir halktır.) antik dünyanın en kendine özgü savaş tarzlarından birini geliştirdi. Orduları, bu kez ağır zırhlı kataphraktların desteğiyle, son derece hareketli atlı okçulara dayanıyordu. Amerikan yerlilerinin büyük atlı savaşçıları gibi, Partlar da efsanevi binicilerdi; eyer üzerinde dönüp ünlü “Part atışı” ile geriye doğru ok atabiliyorlardı.

Bu taktikler, Part kuvvetlerinin Marcus Licinius Crassus komutasındaki bir Roma ordusunu yok ettiği Carrhae Savaşı'nda yıkıcı bir etki yarattı. Daha sonraki yazarlar, Crassus'un ağzına erimiş altın döküldüğünü iddia ettiler — belki de uydurma bir hikâye, ancak unutulmayacak kadar akılda kalıcı.

Bundan çıkarılacak daha geniş kapsamlı ders, İran platosunda bilinen bir şeydi. Daha güçlü düşmanlar, genellikle mesafe, manevra ve sabırla yıpratılabilirdi.

Sasan, İmparatorluğu bunu daha da geliştirdi. Seçkin savaşçıları olan Savaranlar, uzun mızraklar ve kılıçlarla donanmış, ağır zırhlı asil süvarilerdi ve yüzyıllar boyunca Roma ve Bizans'a rakip olan devletin belkemiğini oluşturuyorlardı.

Ancak Roma ile süren uzun savaşlardan yorgun düşen Sasani Devleti, MS 651’de Arap fethinin ardından nihayet çöktü. İmparatorluk yıkıldı, ancak Pers idari ve askeri gelenekleri devam etti. Erken dönem İslam hükümdarları bu geleneklerin çoğunu benimsedi; tıpkı daha sonraki fatihlerin – Selçuklular’dan Moğollara kadar – İran’ı yönetmenin, Pers devlet yönetimi ve savaş gelenekleri çerçevesinde hareket etmek anlamına geldiğini fark etmeleri gibi.

Bu modelin uzak bir yankısı, belki de bugün IRGC’nin Hizbullah ve Hamas’tan Yemen’deki Husi’lere ve Sudan’daki Müslüman Kardeşler’e kadar bölgesel milislere verdiği ve giderek daha fazla sorgulanmaya başlayan desteğinde görülmektedir.

Kaçar hanedanlığı döneminde, orduyu modernize etme girişimleri arasında, İran’ın en etkili askeri gücü haline gelen ve Ruslar tarafından eğitilmiş bir birim olan Pers Kazak Tugayı’nın kurulması da yer alıyordu. Rus Devrimi'nden sonra tugay İran'ın eline geçti ve komutanı Rıza Han, onu 1921'de Pehlevi monarşisini iktidara getiren darbeyi gerçekleştirmek için kullandı; bu olay İngiltere tarafından sessizce tolere edildi.

Bugün, Şah'ın devrilmesinden çok sonra, İran iki ana askeri kuruma sahiptir: ulusal ordu ve daha önce bahsedilen, 1979 devriminden sonra kurulan ve hâlâ güçlü olan İslam Devrim Muhafızları.

İslam Cumhuriyeti, kurulur kurulmaz savaşla sınandı. 1980’de Saddam Hüseyin’in işgali, İran’ı izolasyon altında ve Irak’ın defalarca düzenlediği kimyasal saldırılara maruz kalarak sekiz yıl süren bir mücadeleye sürükledi. İran’ın konvansiyonel kuvvetleri, Irak’ın daha iyi donanımlı ordusuna karşı zorlu bir mücadele verdi.

Yine de bu savaş çok önemli bir ders verdi: Hayatta kalmanın kendisi bile bir başarı sayılabilirdi.

Temelde, dayanıklılık ve seferberlik, İslam Cumhuriyeti'nin birçok kişinin hızlı bir çöküş beklediği durumu atlatmasını sağladı. Çatışma, İran'ın askeri düşüncesinde derin bir iz bıraktı ve teknolojik açıdan üstün düşmanlarla konvansiyonel çatışma yerine, yıpratma ve dolaylı baskı gibi tehditkâr bir tercihi pekiştirdi. Bu model tanıdık gelecektir.

İranlı savaşçı artık bir atlı değil, füzeler, insansız hava araçları ve siber yeteneklerle donatılmış modern bir askerdir. Ancak geçmişin imgeleri hâlâ geçerliliğini korumaktadır. Şahname’deki Rostam gibi kahramanlar, İran’ın modern askeri hayal dünyasında Sasani süvarileri ve İran-Irak Savaşı’nın şehitlik gelenekleriyle birlikte yer almaktadır.

Dolayısıyla, İran’ın mevcut stratejisi bir istisna olmaktan çok, uzun bir geleneğin en son yansımasıdır. Bir zamanlar düşmanlarını sıkıştırıp yıpratan bozkır okçuları, manevra ve mesafe avantajıyla Roma lejyonlarını bitkin düşüren Partlar ve daha sonra eski gelenekleri korurken yeni teknolojileri de benimseyen Pers devletleri; hepsi İran’ın bugün füzelere, insansız hava araçlarına, vekil milislere ve dağınık kuvvetlere olan bağımlılığında yankı bulmaktadır.

İran, savaş alanında anlık bir zafer peşinde koşmak yerine, bugün başka bir şeye hazırlanıyor gibi görünüyor. Bu, uzun soluklu bir yıpratma savaşıdır.

Bir zamanlar Part atlı okçularının hâkim olduğu “mesafe” ortadan kalkmadı; sadece şekil değiştirdi. Eskiden göçebeler yaylarının menzilini kullanırken, modern devletler füzeleri veya vekil milislerin oluşturduğu jeopolitik tampon bölgeleri kullanıyor.

İlke aynı kalmıştır: bu, düşmanı uzak tutmak ve kararlılığını kırmaktır.

Coğrafya bu stratejiyi pekiştiriyor. İran’ın, savunma ve yıpratma savaşına elverişli dağlar ve çöllerle çevrili, Basra Körfezi ile Hürmüz Boğazı’nın iki yakasında yer aldığını unutmayın.

Tarih bize bir şey öğrettiyse, o da İran’ın hızlı bir zafer peşinde koşmayacağıdır. Bunun yerine, çatışmaya sürüklenen herhangi bir düşmanın kendisini uzun bir savaşın içinde bulmasını sağlamayı hedefleyecektir.

Yabancı güçler, yirmi beş yüzyıldan fazla bir süredir İran'ı hafife almışlardır ve İran devletlerinin daha güçlü düşmanlara karşı direnme, uyum sağlama ve onlardan daha uzun süre ayakta kalma konusunda inatçı bir kapasiteye sahip olduğunu defalarca keşfetmişlerdir. Dolayısıyla bugün tanık olduğumuz şey, belirleyici savaşlarla değil, dayanıklılıkla şekillenen son derece üzücü bir çatışmanın başlangıç aşaması olabilir.

 

*Peter Bach, Londra'da yaşamaktadır.

HABERE YORUM KAT