1. HABERLER

  2. HABER

  3. "Rusya'nın adımları Türkiye açısından direkt bir güvenlik tehdidi oluşturmaktadır"
"Rusya'nın adımları Türkiye açısından direkt bir güvenlik tehdidi oluşturmaktadır"

"Rusya'nın adımları Türkiye açısından direkt bir güvenlik tehdidi oluşturmaktadır"

Galip Dalay, Batı karşıtlığı ve Rusya'nın tarihsel olarak Türkiye'ye için oluşturduğu tehdidin kökenlerini inceliyor.

15 Haziran 2022 Çarşamba 11:05A+A-

Galip Dalay / SWP Berlin

Türkiye'nin jeopolitik denge politikası ve Rusya ile ilişkilerindeki Batı karşıtlığının şifreleri

Ukrayna’daki savaş, Türkiye’nin denge politikası üzerindeki baskıyı artırmasının yanı sıra Türkiye’nin hem Rusya hem de Batı ile olan ilişkilerini yeniden şekillendirecektir. Ukrayna işgali aynı zamanda Ankara-Moskova ilişkilerinde hususunda Batı karşıtlığının oynadığı rolü de aydınlattı. Söz konusu denge politikası, kendisine geçmiştekinden az müsaade edilen bir çevre ile karşı karşıya kalacaktır. Ancak sırf bu sebepten dolayı Türkiye-Rusya ilişkilerinde derin bir yırtılma beklenmemelidir. Bu ilişkilerde olası bir çöküşün beraberinde getireceği maliyetin yüksekliği nedeniyle Ankara, Moskova ile arasındaki aktif ikili ilişkileri olduğu gibi devam ettirmek isteyecektir. Daha geniş açıdan bakıldığında ise değişen parametrelere rağmen Türkiye dış ve güvenlik politikalarında bağımsızlık aramaya devam edecektir. Ankara’nın bu misyonu, izlemekte olduğu denge politikasından da eski olup sadece Batı ile yaşanan uyuşmazlıklar nedeniyle ortaya çıkmış bir durum değildir. Söz konusu misyonu harekete geçiren etkenlerden bir diğeri de Türkiye’nin dünya nizamının giderek çok kutuplu ve daha az Batı merkezli bir hale geldiği yönündeki analizidir. Türklerin ve Rusların Batı karşıtlığı, söylemler açısından her ne kadar benzerlikler gösteriyor olsa da bu karşıtlık politikalar hususunda kendini farklı şekillerde göstermektedir. Son olarak, Rusya’nın içine girdiği jeopolitik revizyon süreci, Türkiye ile Batı'yı jeopolitik ve stratejik hususlarda görece birbirine daha da yakınlaştıracaktır tabi bunun gerçekleşmesi için Türkiye’nin İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğini engelleme meselesinin çok da uzak olmayan bir tarihte çözülmesi elzemdir.

Türk-Rus ilişkilerindeki gelişmelerin 2016’dan sonraki temposu ve derinliği gerçekten ilgi çekicidir. Batı'ya karşı hissedilen hoşnutsuzluk bu ikili ilişkilerin hızlı bir şekilde güçlendirilmesi sürecinde ana itici bir faktör olmuştur. Hatta daha ileri gidersek, çok kutuplu küresel bir nizamın kurulmakta olduğu analizi ile birlikte Türkiye’nin jeopolitik denge politikasını doğuran en büyük etkenin Batı karşıtlığı olduğu söylenebilir. Rusya ile kurulan yakın ilişki Türkiye ile Batı arasında daha fazla çatlağın oluşmasına neden oldu. Fakat, batıdan nefret etme hususunda birlikte olmalarına rağmen Rusların ve Türklerin Batı nefretlerinin doğası, çıkış noktası ve zuhur etme şekli farklıdır.

Türklerin Batı karşıtlığı daha seçici ve politika odaklı olurken bu karşıtlığın Rus versiyonu daha yapısal ve muhasır niteliktedir. Mesela, Rus Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Rusların Ukrayna’yı işgal etmesinin ana hedefinin uluslararası sistem üzerindeki ABD ve Batı hükmünü sona erdirmek olduğundan bahsederken Türkiye ise Rusya’nın aksine kendisinin de eleştirdiği Batı merkezli uluslararası sistemden fayda sağlamaktadır. Bu farklılıklar beraberinde büyük politika eğilimlerini getirmektedir. Ukrayna işgali, Türkiye-Rusya-Batı üçgenine bir dizi yeni dinamikler kattı. NATO ve Batı'nın, Rusya’yı tamamen ve sadece bir düşman olarak algılaması, Ankara’nın jeopolitik denge politikasının artık zor bir yola girmesi ve hatta uygulanabilirliğini yitirmesi anlamına gelmektedir. Yeni girilen dönemde bu tür bir politika izlemenin bedeli büyük ihtimalle artacaktır. Fakat, Türkiye’nin denge politikası uygulanabilir olmaktan çıksa dahi Ankara büyük ihtimalle yine de Moskova ile aktif bir ikili ilişkiyi şu veya bu şekilde canlı tutmak için çalışacaktır.

Jeopolitik denge politikası ve aktif ikili ilişkiler

Türkiye’nin jeopolitik denge politikası ile bu politikanın Rusya ile aktif ikili ilişkileri devam ettirme arzusu arasındaki en büyük fark iş birliği hususundaki yelpazenin genişliğidir. Türkiye için aktif bir ikili ilişki bir yandan ekonomik, siyasi ve enerji ile alakalı bağların büyütülmesi anlamına gelmekteydi fakat bu ilişki ne jeopolitik alanda ne de savunma sanayii alanında bir iş birliği olacak şekilde asla genişlemedi. Ankara’nın jeopolitik denge politikası, stratejik iş birliği, silah alımı (S-400 hava savunma sisteminin satın alınması) ve Suriye, Libya ve Dağlık Karabağ’daki çatışma bölgelerinde jeopolitik angajman başlıklarını içinde barındırmaktadır. Bu denge politikası Batı'ya karşı duyulan hoşnutsuzluk üzerinden yürümekte ve Ankara’nın artan bir şekilde çok kutuplu ve daha az Batı merkezli olarak gördüğü bir küresel siyasetin belli bir bakış açısıyla analiz edilmesiyle ulaşılan çıkarımlara dayanmaktadır. Özellikle Trump döneminde olmak üzere ABD ile Avrupa arasında ve Brexit sonrası süreçte de Avrupa içinde kopuş emareleri gören Ankara’nın, Batı'nın kendi dahili bütünlüğü olmadığı yönündeki değerlendirmesi de yine bu politikanın izlenme nedenleri arasındadır.

Halbuki Türkiye’nin geçmişindeki Süleyman Demirel ve Turgut Özal gibi en fazla Batı yanlısı liderler de Rusya ile aktif bir ikili ilişkiyi devam ettirmek ve geliştirmek için çalışmışlardı. Ankara, modern Türkiye’nin tarihi boyunca, mesela İskenderun Demir ve Çelik Fabrikası vakasında olduğu gibi ağır sanayisini geliştirmek için defalarca Moskova’nın yardımına başvurmuştur.

Moskova ile tesis edilen aktif ikili ilişkiler ve Batı ile Rusya arasında jeopolitik bir denge kurma politikası ayrışık iki mesele değildir ancak yine de bu ikisini şüpheye yer kalmayacak şekilde birbirinden ayıran özellikler mevcuttur. İyi ikili ilişkiler istemesi, halihazırdaki Türk hükümetini Türkiye’nin siyasi tarihinin büyük bir kesimi ile paralel kılmaktadır; şu anki jeopolitik denge politikası bir ‘gelenekten kopuş’ niteliğinde olan nadir bir deneydir. Osmanlı ve Rus imparatorlukları geçmişte 13 kez savaştıkları için son dönem Osmanlı ve daha sonra da ilk dönem Türk eliti Rusya’nın jeopolitik hırsları ve gücünü gösterme hususundaki ciddiyetinin son derece farkındaydı. Bu farkındalığın bir sonucu olarak mevzubahis elit kesim Rusya’yı dengelemek için Batılı güçlerle ittifak etmek istedi.

Aşağı yukarı 1919’dan başlamak üzere Türk Bağımsızlık Savaşı dönemi ile 30’lu yılların ortasına kadarki zaman aralığı, Türkiye’nin bugünkü politikası ile kıyaslanabilir seviyede bir Rusya/Sovyetler Birliği ile Batı arasında jeopolitik veya stratejik denge siyaseti güdüldüğü tek dönemdir. Bolşevikler hem Bağımsızlık Savaşı sırasında hem de daha sonra genç cumhuriyet yönetimine hatırı sayılır miktarda ekonomik destekte bulundu. Sovyetler Birliği, 1878’de Rus İmparatorluğu kontrolüne geçen üç doğu vilayetini 1921’de Türkiye’ye iade etti. 1925 yılında da bir dostluk ve tarafsızlık anlaşması imzalansa da Sovyetler Birliği 1945’te tek taraflı olarak bu anlaşmadan çekildi. Bu dönemdeki ilişkilerin kapsayıcı çerçevesini emperyalizm karşıtı söylemler ve politikalar oluşturdu. Kısa bir süre önce kendisi de bir imparatorluk olan genç Türk Cumhuriyeti, sadece birkaç yıl önce Avrupalı imparatorluklara karşı bir bağımsızlık mücadelesi verdiği için bu imparatorlukların jeopolitik emellerinin neler olduğunu ve görece zayıf devletlerin iç işlerine müdahale etme hususundaki yatkınlığını gayet iyi biliyordu. Bu erken dönem denge politikası aşağı yukarı Türkiye’nin İstanbul ve Çanakkale Boğazlarının tam kontrolünü elde ettiği 1936 Montrö Konferansı hazırlıklarının tamamlandığı tarihe kadar devam etti.

Bunun haricinde modern Türkiye tarihindeki hiçbir hükümet Moskova ile bugünkü kadar derin stratejik, askeri ve jeopolitik ilişkiler tesis etmedi. Fakat burada ufak bir parantez açıp açıklama yapmak gereklidir. Bu iki dönem (Atatürk-Lenin ve Erdoğan-Putin), yüksek dereceli aktif ikili ilişkilerin muhafaza edilmesi ve jeopolitik bir denge politikası uygulanması hususlarında kısmen birbirine benzese de geri kalan bazı önemli hususlarda birbirinden farklılık göstermektedir. 2. Dünya Savaşından önce NATO henüz ortada yoktu; Ankara 1952’de Atlantik İttifakına katılarak Türkiye’yi Batılı güvenlik yapısının içine sağlam şekilde monte etti. İlaveten, ilk dönemde (Atatürk-Lenin) Sovyetler Birliği haricinde Batı'ya alternatif yaratabilecek ana güç merkezleri mevcut değilken bugün en büyükleri Batı, Rusya ve Çin olmak üzere dünya siyasetinde etkili olan birçok güç merkezi bulunmakta olup bölgesel güçlerin günümüz konjonktüründe her geçen gün önemini arttırdığı da unutulmamalıdır.

Denge politikası uygulanamaz halde ama düşmanlık da altından kalkılamayacak kadar zor

Denge politikasını idame ettirme dahil bazı belli başlı nedenlerden dolayı Türkiye en azından şimdilik Rusya ile Ukrayna arasında arabuluculuk yapmak için savaşın başından beri istekli olduğunu dile getirmektedir. Fakat, Moskova’nın hala askeri bir çözüme ulaşma hususunda ısrar ettiği bu savaş henüz arabuluculuk faaliyetleri için hazır değildir. Türkiye’nin arabuluculuk faaliyetleri kendi çıkarlarına da hizmet etmektedir: Başkan Recep Tayyip Erdoğan’ın podyumda daha fazla görünmesi ve Türkiye’nin uluslararası arenada adından daha çok söz ettirmesi içerideki halkı etkileme hususunda iyi birer araçtır. Bu diplomatik girişimler ayrıca Türkiye’nin denge politikasından geriye kalan kısmın ve Batılı yaptırımlara iştirak edilmemesinin, Batılı aktörler nezdinde daha kabul edilir nitelikte olmasını sağlamaktadır. Son olarak, Ukrayna’daki savaş evrim geçirmeye devam ettikçe Türkiye daha fazla rol (insani yardımlar, diplomatik veya jeopolitik tutumlar) edinmek için harekete geçerek kendisini farklı aktörler nezdinde farklı yollardan oyunda tutacaktır. Bu faaliyetlerin yakın zamanda yaşanmış bir örneği olarak Ankara’nın ABD ile Rusya arasında bir esir takası ayarlaması gösterilebilir. Türkiye’de gerçekleştirilen bu takasta Rus pilot Konstantin Yoroshenko’ya karşılık eski deniz piyadesi Trevor Reed ABD’ye verilmişti. Erdoğan’ın bizzat Putin’i aramasıyla ayarlanan bu takas sonrası hem Washington hem Moskova yönetimleri oynadığı rol nedeniyle Türkiye’ye resmen teşekkür etti. Bu noktada arabuluculuk ve diplomatik faaliyetlerine ilgi gösteren bir aktör olarak görünmenin Rusya’nın çıkarlarına hizmet ettiğini atlamamak gerekir zira Moskova büyük ihtimalle bu tavrında samimi olmasa da en azından samimiymiş gibi davranıp farklı Batılı aktörler arasında fikir ayrılığı oluşturarak kendisine yönelik daha ağır yaptırımların uygulamaya alınmasını ve Batılı olmayan devletlerin Batılıların pozisyonuna katılmasını engellemeyi amaçlamaktadır.

Ancak savaşın bu şekilde ağır olarak ilerlemesi halinde Türkiye kendisini gayet zor bir durumda bulacaktır. NATO’nun Moskova’yı açık bir şekilde bir düşman ve Avrupa’nın güvenliğine bir tehdit olarak tanımlaması Ankara’nın stratejik denge politikasının uygulanabilirliğini bir süre sonra tamamen kaybetmesine neden olacaktır. Aynı zamanda, devam etmekte olan Ukrayna işgali ve Moskova’nın Sovyetler sonrası alanda uygulamaya koyduğu jeopolitik revizyon politikası Türkiye’nin tehdit algılamalarını keskinleştirirken kendine olan güvenini azaltacaktır. Aslına bakıldığında, Türkiye’nin Rusya kaynaklı güvenlik tehditleri gelinen noktada geçmişe göre daha direkt bir hal almıştır zira iki devlet arasında tampon bölge olarak yer alan Gürcistan 2008’deki savaşla, Ukrayna da 2014’deki Kırım ilhakı ve bugün devam eden savaşla denklemden çıkmış oldu.

Bu duruma rağmen Ankara, Moskova’ya açık bir şekilde düşmanca davranması halinde ödeyeceği bedellerin altından kalkamaz. Gerek ekonomik gerek de jeopolitik açıdan bakıldığında hiçbir Batılı devlet Rusya’dan gelecek tehditler hususunda Türkiye kadar savunmasız değildir. Baltık ülkeleri ve Polonya, Rusya’ya karşı askerî açıdan tabii ki savunmasızdır fakat bu devletlere yönelik herhangi bir saldırı normal şartlar altında tüm NATO ülkelerine cevap hakkı doğurur. Moskova, herhangi bir NATO tepkisi tahrik etmeden Türkiye’ye askeri ve jeopolitik bedeller ödetebilir zira Rusya ve Türkiye NATO’nun koruma taahhüdü bulunmayan Suriye, Libya ve Dağlık Karabağ gibi birçok çatışma bölgesinde karşı karşıyadır. Mesela, Moskova istediği taktirde Suriye’nin İdlib bölgesinden yüz binlerce mültecinin Türk sınırına doğru kaçmak isteyeceği bir ortam yaratabilir. Fakat Moskova şu anda Ukrayna’da bir batağa saplandığı için İdlib’te tansiyonu yükseltmek veya Suriye’nin kuzeybatısında bir çatışmaya girmek hususlarında pek iştahlı olmayabilir.

Ekonomik açıdan bakıldığında Rusya’nın Türkiye’nin en büyük enerji ve tahıl tedarikçisi olduğu görülmektedir. Buna ilaveten, 2021 yılında Türkiye’yi ziyaret eden turistlerin %19’unun Ruslardan oluştuğunu da atlamamak gerekir. Türkiye hem dahili tüketim hem de ihracat odaklı gıda endüstrisi için kullandığı tahılın neredeyse %80’ini Rusya ve Ukrayna’dan tedarik etmektedir. Ankara ihtiyacı olan doğalgazın üçte birinden fazlasını da yine Rusya’dan almaktadır. Son olarak, Türkiye, hem Rusya’dan kaçan uluslararası ticaretin bir kısmını kendine çekmek hem de Batılıların ayrılmasıyla Rus pazarında meydana gelen boşluğun bir kısmını kendi doldurmak umuduyla Rusların maruz kaldığı izolasyon ve yaptırımlardan fayda sağlamak için çalışacaktır. Hindistan ve benzeri diğer ülkelerin de aynını yapması beklenmektedir.

Türkiye bu hedefleri doğrultusunda Rusya ile sahip olduğu ekonomik bağları idame ettirmek ve hatta genişletmek için alternatif ödeme sistemlerini incelemektedir. Türk Maliye Bakanı Nureddin Nebati’nin şu açıklaması kayda değerdir: “Rus ödeme sistemi Mir’in ülkedeki kullanım alanı büyümeye devam ettiği için Rus turistler ülkemizde ödeme yapma hususunda zorluk çekmeyecekler. Mir kart kabul eden işletmelerin oranı eskiden %15 civarındaydı ama şimdi bankalar bu kartlardan daha fazla dağıtmaya başladı.” Bu alternatif ödeme sisteminin sadece turizm endüstrisi ile sınırlı kalmayacağını zikretmeye bile gerek yoktur.

Bu faktörlere rağmen Rus işgalinin derinliği, süresi ve acımasızlığı ile Batı'nın bu işgale yönelik tepkisinin doğası ve genişliği önümüzdeki dönemde Türk politikası üzerinde ağır bir baskı oluşturacaktır. Ayrıca, Batılı yaptırımların sistemik doğası Türk-Rus ticaretini de büyük ihtimalle etkileyecektir.

Emperyalizm karşıtlığı, Batı karşıtlığı: Batı'ya karşı duyulan hoşnutsuzluğun çeşitleri

Türkiye’nin jeopolitik denge politikasının ana itici faktörü olan Batı karşıtlığı veya Batı'ya karşıya duyulan hoşnutsuzluk terimleri Türkiye için farklı zamanlarda farklı anlamlar taşımıştır. Bu hususta biraz açıklama yapma ihtiyacı vardır: Batı'ya karşı duyulan hoşnutsuzluk ile Batı karşıtlığı tam olarak eş anlamlı terimler değildir. Hoşnutsuzluk, çoğunlukla meseleler merkezli iken Batı karşıtlığı daha muhasır bir siyasi ve ideolojik duruşu tasvir eder. Ancak Türkiye vakasında olduğu gibi çok sayıda hoşnutsuzluğun birikmesi hem elit kesimlerde hem de toplumsal düzeyde daha geniş çaplı Batı karşıtlığını harlamakta ve idame ettirmektedir. Bu durum mevzubahis iki terimi çoğu zaman birbirinden ayrılamaz hale getirmektedir. Ek olarak, elit kesim bazı meseleler hususunda zuhur eden hoşnutsuzluğu daha geniş çaplı Batı karşıtı siyasi ve ideolojik bakış açılarını desteklemek için kullanabilmektedir. Türklerin ve Rusların Batı karşıtlığı söylemlerinde benzerlikler olmasına rağmen bu iki devletin Batı karşıtlığı nedeniyle gösterdiği politika tepkileri ve belirlediği jeopolitik emelleri birbirinden farklıdır. İşte bu farklılık, iki ülkenin kendine has Batı karşıtlıklarının, küresel nizam hususunda ortak bir vizyona dönüşmesini engellemektedir.

Türkiye’nin Batı'ya karşı duyduğu hoşnutsuzluğunun biri siyasi diğeri de jeopolitik olmak üzere temel iki temel cephesi vardır. Siyasi arenada var olan bir dizi siyasi faktör Türkiye ile Batı arasında çatlaklar oluşturarak karşılıklı hoşnutsuzluk ve hatta hamaset meydana getirmiştir: Avrupa’nın genellikle kimlik merkezli nedenlerden ötürü Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkmasından Türk iç siyasetindeki otoriterliğe doğru eğilim ve gücün şahsileştirilmesine ve 2016 darbe girişimi ile ülkedeki hukuk düzeninin yerle bir edilmesine kalkışılmasına Batı'nın çok cılız bir sesle tepki göstermesine kadar birçok mesele bu hoşnutsuzluklara misal verilebilir.

Ankara’nın Batı'ya karşı duyduğu jeopolitik hoşnutsuzluğun ise birçok kaynağı bulunmaktadır. Washington’un PYD çatısı altındaki Suriyeli Kürtlere destek vermesi ve Türkiye ile AB ve Avrupalı güçlerin Doğu Akdeniz meselesindeki fikir ayrılığı bu hususta zikredilmesi gereken iki büyük başlıktır. Batı, Türkiye’nin Suriye’deki askeri operasyonları ve Doğu Akdeniz’deki tartışmalı sularda gerçekleştirdiği tatbikatları ve askeri duruşunu kendi açısından bir sorun olarak algılamaktadır. Türkiye’nin Rus S-400 hava savunma sistemini satın alması Batılı birçok insan tarafından sadece savunma ihtiyaçları doğrultusunda gerçekleştirilen bir ithalat değil daha çok Türklerin denge politikası üzerine kurulu yeni bir jeopolitik kimliğin kendini göstermesi olarak görüldü. Bu noktada, Türkiye’nin son dönemde Batılı kaynaklardan askeri ekipman satın almak için bazı hamleler yaptığından bahsetmekte fayda var. Ankara yönetimi 40 yeni F-16 ve halihazırda elinde bulunan uçaklar içinse modernizasyon paketleri satın almak için ABD’ye bir talepte bulundu ve buna ilaveten Fransa ve İtalya’ya da Eurosam SAMP/T savunma sistemlerinin ortak üretimi hususunda olası bir iş birliği için teklif götürdü. Bu girişimler önemlidir ve Rusya ile savunma sanayii hususunda iş birliği de dahil olmak üzere Ankara’nın denge politikasının sınırlarını dolaylı da olsa tanıdığını gösteren bir emare olarak görülebilir.

Bugün hem Türkiye hem de Rusya’daki Batı karşıtlığının temelinin tamamına yakını ABD merkezlidir. Her iki devlet de ABD/Batı merkezli uluslararası nizam içinde bir statü kaygısı içindedir. Ancak yukarıda izah edildiği üzere buradaki önemli nokta iki devletin politika tepkileri ve emelleridir.

Her ne kadar Erdoğan ve Putin, küresel siyasette çok kutupluluğu övme, Batı hegemonyasını eleştirme, ulus devlet çerçevesinin önemini vurgulama ve uluslarüstü kurumlara şüpheyle yaklaşma hususlarında benzer söylemler kullanıyor olsa da bu durum, iki liderin ortak bir uluslararası sistem vizyonunu paylaştığı veya Batı'ya karşı duydukları hoşnutsuzluk konusunda ortak bir politika istikametine sahip olduğu anlamına gelmez. Üçüncü dünyacılık ve tarafsız hareketler üzerinden görece daha evrensel bir söylemi ve olası bir ortak küresel nizam vizyonunu doğuran, özellikle 2. Dünya Savaşı’nın hemen ardından gelen dönem olmak üzere geçmişteki emperyalizm karşıtlığının aksine günümüz emperyalizm karşıtlığı daha milliyetçi bir duruş sergilemekte olup evrensel bir vizyona sahip değildir. Hatta son dönem emperyalizm karşıtlığı, evrenselciliği ve küreselleşmeyi reddeder veya alternatif evrenselcilik çeşitlerini savunur. Konuyu daha geniş bir seviyede ele alacak olursak, emperyalizm karşıtı eski Afrika ve Asya devletleri 1955 yılında Endonezya’nın Bandung şehrinde bir araya gelip alternatif bir dünya nizamı tesis edilmesini görüştüğünde bu girişim tüm dünyada yankılanmıştı. Peki bugünün emperyalizm karşıtı aktörleri Bandung Konferansı’nı tekrar toplasalar ortak bir küresel nizam vizyonu üretebilirler mi? Bu sorunun cevabı hayırdır. Bu devletler, Batı'ya karşı şikayetlerinde ve halihazırdaki uluslararası sisteme yönelik haklı eleştirilerinde bazı ortak noktalarda buluşmalarına rağmen kendilerini bu ortak zeminde buluşturan bugünkü Batı karşıtlığının büyük bir kısmını uluslardan büyük hayaller veya küresel fikirler değil milliyetçilik ve belli bir gruba bağlılık güdüleri oluşturmaktadır. Günümüz Batı karşıtlığı, geçmişin emperyalizm karşıtlığının mirasını tamamen kabul etmek yerine sadece sembollerini ve biraz da dilini kullanmakta ve bunu biçimsiz bir şekilde yapmaktadır.

İlaveten, Rusya, başlattığı işgali haklı göstermek için medeni ve değer merkezli bir dil geliştirmeye çalışırken bizler medeni dilin Türk dış politikasından hızla silindiğine şahit olmaktayız. Bunun yerine daha milliyetçi ve çıkar merkezli istikamet ivme kazanmaktadır. Aynı şekilde, 1. Peter’dan Putin’e (Sovyet dönemini bir kenara bırakırsak) kadar Rusya kendisini hep kültürel Batı'nın bir parçası olarak gördü ve dünyadaki yerini Batı üzerinden tanımlamaya çalıştı. Özellikle 2. Dünya Savaşı sonrası dönemden sonra kurumsal Batı'nın bir parçası haline gelen Türkiye de kimliğini Batı içinde tanımlamaya çalıştı.

Rusya’nın şikayetleri görece daha muhasır ve doğası gereği daha yapısal iken Türkiye’nin itirazları daha seçime dayalı ve genellikle müstakil meseleler merkezlidir. Rusya yıllardır Avrupa’nın güvenliğinin geleceğine Avrupalılarla değil ABD ile birlikte karar vermeyi istedi ve uluslararası ilişkilerde ABD ile eşit kabul edilmek için çalıştı. Sovyetler sonrası döneminde ilk yıllarından itibaren NATO’nun genişlemesine karşı çıktı ancak çok güçsüz olduğu için bu süreci durduramadı. Ankara ise sadece uluslararası ilişkilerde daha saygın bir statü peşinde olup Fransa, Almanya ve İngiltere gibi Avrupalı büyük güçlerle eşit kabul edilmeyi istemekte ve ABD/AB politikalarının sadece bazılarına itiraz etmektedir. Her iki devlet de bir yandan eleştiriyor olmalarına rağmen Batı merkezli uluslararası nizamdan fayda sağlamaktadır. ABD hegemonyası veya uluslararası ilişkilerdeki üstünlüğünü Moskova yönetimi direkt olarak reddederken Ankara’nın sadece huzursuz olması bu iki devletin emellerinin belli bir alanda kesiştiğini gösterir ancak yine de ikilinin Batı'ya karşı duyduğu hoşnutsuzluk bunca zamandır ortaya ortak bir uluslararası nizam sistemi vizyonu çıkaramamıştır. AB ve NATO’nun genişlemesine karşı çıkılması başlığı Rusya’nın uluslararası sisteme yaklaşımında merkezi bir yer işgal etmektedir. Ankara ise tam tersi şekilde her iki süreci de büyük çoğunlukla desteklemiştir. Bunun tek istisnası Türkiye’nin İsviçre ve Finlandiya’nın üyelik başvurularına yönelik halihazırdaki tavrıdır. Ankara onayını şu ön şartların yerine getirilmesine bağlamaktadır; her iki aday ülke de PKK’ya yönelik sözde rahat tavrını değiştirmeli, Suriye’deki Kürt oluşum YPG’ye herhangi bir şekilde destek vermekten kaçınmalı ve Ankara’nın 2019 yılında Suriye’ye askeri olarak müdahale etmesinin ardından getirilen silah ambargosunu kaldırmalıdır. Vaziyet böyle olmasına rağmen Türkiye’nin Stockholm ve Helsinki’nin üyelik hamlesini koz olarak kullanıp bazı kazanımlar elde etmeye çalışıyor olması Ankara’nın NATO’nun genişlemesine karşı olduğundan kaynaklanıyor denilemez. İki taraf bu çıkmaza bir çözüm bulunması hususunda büyük ihtimalle çok yakında anlaşmaya varacaktır. Ancak Türkiye’nin bu yaptığı, NATO üyeleri ile arasındaki güven seviyesini daha da düşürecek ve karşılıklı gerilimleri de arttıracaktır. Dikkate şayan bir diğer nokta da Türkiye’nin BM sisteminin özellikle de Güvenlik Konseyinin reforme edilmesi hususunu defalarca gündeme getirmesine karşılık Rusya’nın bu sistemi ölümüne savunmasıdır.

Rusların revizyon politikası Türkiye’yi jeopolitik Batı'ya yakınlaştırıyor

Batı'ya karşı duyulan hoşnutsuzluk ve Batı karşıtlığı her ne kadar Ankara ile Moskova arasında samimi ve iş birliği yaratacak türden ilişkilerin tesis edilmesine öncülük etse de Rusların revizyon politikası aynı miktarda Türkiye’yi Batı’ya itmektedir. Buradaki mantık düzdür. Öncelikle, Rus revizyon politikası Türkiye açısından direkt bir güvenlik tehdidi oluşturmaktadır. Tarih incelendiğinde Türk-Rus rekabetinin çekim merkezinin genellikle Karadeniz olduğu görülmektedir. Türklerin bakış açısına göre, Rusların yaptığı hamleler -Gürcistan’daki savaş, Kırım’ın ilhak edilmesi ve Ukrayna’nın işgal edilmesi- Karadeniz'deki güç dengesini Moskova lehinde net bir şekilde değiştirdi. Rusya’nın bu meselelerin her biri için kendine has başlıkları ve içeriği olan politikaları var ancak bunların hepsi bir arada değerlendirildiğinde ortaya şu mutlak sonuç çıkmaktadır: Sovyetler sonrası alandaki Rus revizyon politikası ve buraları kendi hükmettikleri bir nüfuz sahasına dönüştürme emelleri. Bu durum Türkiye’nin Moskova kaynaklı tehdit algısını daha da güçlendirecektir.

İkinci olarak, Sovyetler sonrası alan diye tanımladığımız bölge aynı zamanda Türkiye’nin hemen sınırlarının dibidir. Rus politikası, başarılı olması halinde Ankara’nın bu bölgelerde manevra yapabilmesi için gerekli jeopolitik alanı kısıtlayacak ve buna ilaveten Türkiye’nin Karadeniz’den Balkanlara, Güney Kafkasya’dan Orta Asya’ya tüm çıkarlarını baltalayacaktır. Ek olarak, Türkiye ve Batılıların söz konusu bölgelerdeki çıkarları büyük oranda örtüştüğü için Moskova’nın jeopolitik revizyon politikası bu açıdan da Türkiye ile Batı'nın yakınlaşmasına yol açacaktır.

Batı ile yakınlaşma: Ama hangi Batı?

Yakın dönemde zuhur eden krizler Türkiye ile Batı arasındaki ortak zemini genişletmektedir. Burada sorulması gereken soru Türkiye’nin hangi Batı ile yakınlaştığıdır. Genel olarak bakıldığında Türkiye’deki halk ve idareci elit halkanın Batı'yı dört ayrı şekilde anladığı görülmektedir.

Bunların ilki kültürel Batı fikridir. Bu fikir, “Batılı” anlamları ile toplumsal ve siyasi açıdan bir laikleşme ve modernleşme süreci olarak tanımlanabilir. Türk toplumunun laik kesimi bu kültürel Batı fikri üzerinden kendini kimliklendirmektedir. Toplumun İslamcı/muhafazakâr kesimi ise bu hususta daha mesafeli davranmaktadır. Muhafazakâr kesimin Batı karşıtlığının altındaki en büyük etken kültürel Batı'yı anlama şeklidir. Bu grup “Batılı” modernlik ve laiklik konularında eksik bir kabullenme göstermekte ve bazen de tamamen reddetme pozisyonu almaktadır.

İkinci anlayış biçime ise Türkiye’nin dahili dönüşümünün referans noktası olan Batıdır. Bu anlayış tarzı, son iki yüzyıldır Türkiye’nin dahili siyasi dönüşümü, demokratikleşmesi ve ekonomik manada modernleşmesi hususlarında Batı’nın/Avrupa’nın örnek alınan model olduğunu varsaymaktadır. Mesela, 90’lı yıllarında sonu ve 2000’li yıllarında başında Türkiye, siyasi, hukuki ve ekonomik sistemlerini AB’ninkilerle daha uyumlu hale getirme faaliyetlerinin bir parçası olarak bir dizi önemli reform ve demokratikleşme paketini uygulamaya almıştır.

Üçüncü anlayış ise Batı’nın jeopolitik bir çapa olduğudur. Bu anlayış Türkiye’nin dış ve güvenlik politikaları üzerinde büyük etkiler yaratmıştır. Bu bakış açısına göre Batı sadece birçok güç arasındaki güçlerden birisi değildir; yani Türkiye’nin asla vazgeçemeyeceği jeopolitik bir çapadır. Bu anlayış tarzı, Batı'yı son yıllarda gittikçe birçok güç merkezinden bir tanesi olarak görmeye başlayan perspektif ile taban tabana zıttır. Son yıllarda ortaya çıkan bu yeni anlayışın bir kenara bırakılması (bu Avrupalı imparatorlukların dayatmalarının farklı şekillerde zuhur etmesi, NATO üyeliği, jeopolitik/stratejik Batı'nın bir parçası olunması üzerinden yapılmıştır) sürekli son dönem Osmanlı tarihi ve modern Türkiye tarihinin emellerinden birisi olmuştur. Bu anlayışı tanımlarken ifade edilen “vazgeçilemez” kısmı aslında Türkiye’nin Batılı olmayan güçlerle olan ilişkilerini, kendi Batılı jeopolitik kimliği veya NATO jeopolitik kimliği “filtrelerinden” geçirerek idame ettirmesi anlamına gelmektedir.

Son yıllarda ise Batı, Türkiye için ne jeopolitik bir çapa olarak görülmeye ne de ‘vazgeçilmez’ olarak algılanmaya başladı. Türkiye tüm Soğuk Savaş dönemi boyunca Sovyet savunma sanayisinden uzak dururken 2017 yılında bir anda Rus yapımı S-400 füze sistemleri satın aldı. Fakat Türkiye’nin bu hamlesine rağmen Rusların yürütmekte olduğu revizyon politikası Türkiye’yi mecburen Batı'ya yakınlaştırmaktadır. Gelinen noktada Ankara, Moskova’ya stratejik ve güvenlik başlıklarında muamele ederken ortaya çıkacak bedelleri daha fazla önemseyerek hareket edecektir. Rusya, Ukrayna savaşından çıktığında zayıflamış ve yalnız bırakılmış bir halde olacaktır. Türkiye açısından Rusların şu anda oluşturduğu tehdidin doğasının daha direkt olmasına rağmen Rusların yakın gelecekte zayıflayacak olması Türkiye’nin bu tehdidin aciliyet algısının şiddetini azaltabilir. Dolayısıyla, yukarıda da belirtildiği üzere Türkiye açısından bakıldığında Rus tehdidi iyice sınırlarına yaklaştı, gittikçe daha direkt bir hal aldı ancak büyük ihtimalle derhal ilgilenilmesi gerekecek kadar vahim değildir.

Batı dünyasının jeopolitik manada yeniden yükselişe geçmesine rağmen Ankara büyük ihtimalle çok kutuplu dünyanın kendi çıkarlarına daha iyi hizmet ettiğini düşünmeye devam ederek dış politikasında bağımsızlık amacından vazgeçemeyecektir. Bir başka deyişle, jeopolitik denge politikasının fizibilitesini yitirmesi Ankara’nın stratejik bağımsızlık hedefinden vazgeçeceği manasına gelmemektedir ancak bu hedef etrafındaki şerait son dönemde büyük bir değişime uğramıştır. Batı'ya karşı duyulan hoşnutsuzluk hiçbir zaman bu hedefin tek itici ana gücü değildi. Türkiye’nin bu hedefi, Türk-Batılı ilişkileri çok daha iyiyken de canlıydı zira bu hedef uluslararası ilişkilerin belli bir açıdan yapılan analizine dayanmaktaydı. Savunma sanayisi başta olmak üzere Türkiye’nin son yıllarda artan kapasitesi Ankara’nın tek taraflı faaliyetlerde bulunurken normal şartlar altında ödeyeceği bedelleri azalttı. Ek olarak, jeopolitik açıdan devam eden yakınlaşma sürecine rağmen Türk-Batılı ilişkileri hususunda bazı huzursuzluk kaynakları varlığını devam ettirmektedir. Bir diğer deyişle, Rus revizyon politikası her ne kadar Türkiye’yi jeopolitik Batı safına itmeye başladıysa da bu sürecin, Soğuk Savaş dönemindeki gibi jeopolitik Batı'yı Türkiye nezdinde vazgeçilemez kılacağı veya jeopolitik bir çapa statüsüne getireceği hususunda şüpheler mevcuttur.

Dördüncü ve son anlayış tarzı da bir dizi kurumdur (kurumsal Batı). Ankara, NATO, AB Gümrük Birliği ve Avrupa Konseyi (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi dahil) gibi Batılı kurumlardaki üyeliklerine son derece büyük önem atfetmektedir. Bu kurumların doğası ekonomik, jeopolitik ve kuralcıdır. Bu yeni başlayan süreçte, üçüncü anlayışa paralel olarak Türkiye ile jeopolitik kurumsal Batı (kurumsal Batı'nın ‘kuralcı’ kısmı hariç) arasındaki yakınlaşma devam edecektir.

Kapanış notları

Öncelikle, Türkiye ve özellikle ABD başta olmak üzere Batı içine girilen jeopolitik yakınlaşma sürecini sağlamlaştırmak için bazı adımlar atabilir. Biden hükümetinin, Türkiye’nin F-16 uçakları ile modernizasyon paketleri talebinin karşılanmasının Ukrayna’daki savaş da göze alındığında NATO’nun uzun vadeli birliğine hizmet edeceğini Amerikan Kongresine iletmesi bu bağlamda değerlendirilmesi gereken önemli bir gelişmedir. Fakat Türkiye bu hususta kendisine düşmanca tavır sergileyen bir Kongre ile karşı karşıyadır. Eğer Biden hükümeti elindeki siyasi krediyi kullanarak bu satışın gerçekleşmesini sağlarsa bu durum Türk-Amerikan ilişkilerini büyük oranda tamir ederek belki de S-400 krizinin çözümü için bir formül bulunması hususunda kullanılacak daha ciddi bir yolun taşlarını döşeyebilir. Bu kriz büyük ihtimalle kısa süre içinde çözülecek bir mesele değildir ancak Türk-Amerikan ilişkilerinin tümünü zehirlememesi için yine de daha iyi idare edilebilir. Kayda değer bir diğer gelişme ise Türkiye ile ABD’nin, ikili meselelerin gözden geçirerek bağları güçlendirmek için başlattığı “Stratejik Mekanizma” girişimidir. Bu adımlara rağmen Türkiye’nin yeni üye alımı hususundaki sorun yaratan tavrı 30 Haziran’daki NATO toplantısı öncesinde bir çözüme ulaştırılamazsa Rusya’nın Ukrayna işgali ile nedeniyle Türkiye-NATO/Batı ilişkileri hususunda zuhur eden olumlu hava bir anda dağılabilir. Türkiye-AB ilişkileri cephesinde ise AB’nin Ortak Dış ve Güvenlik Politikası (CFSP) hususunda Türkiye’nin oynayacağı olası bir rol dahil olmak üzere ikili arasında daha yapısal bir dış politika diyaloğu başlatılması ve Türkiye, İngiltere ve ABD gibi NATO’daki Avrupalı olmayan üyelerin yeni Avrupalı güvenlik sistemi içindeki rollerinin AB nezdinde daha net şekilde belirlenmesi bu yakınlaşma sürecini güçlendirip idame ettirebilir. Açıkça konuşmak gerekirse bu üç aktörün varlığı veya katkısı olmadan ciddi bir Avrupa güvenlik sistemi tesis edilmesi mümkün olmamasına rağmen Avrupalıların bu muhtemel sistem hususunda kendi aralarında yaşadıkları tartışmalar nedeniyle bu ülkelerin rolleri hala tanımlanabilmiş değildir.

İkinci olarak, Türkiye-Rusya-Batı ilişkileri üçgeni çerçevesinde Batı karşıtlığı ve Batı'ya karşı duyulan hoşnutsuzluğun iyice hissedildiği göz önüne alındığında Batı karşıtçılığının duygusal, söylemsel ve tepki politikaları başlıkları arasında ayrım yapılması elzemdir. Batı'ya karşı duyulan hoşnutsuzluk Ankara ve Moskova’da her zaman benzer söylemler üretmesine rağmen bu hoşnutsuzluğu cevaben uygulamaya alınan politikalar çoğu zaman farklı olmuştur. Bu iki ülkenin hoşnutsuzluklarını aynı Batı karşıtçılığı şemsiyesi altında değerlendirmek ve bu hoşnutsuzlukların kaynakları ve kendini gösterme şekillerindeki farklılıklara gerektiği ilgiyi göstermeden çıkarımlarda bulunmak bu iki devletin halihazırdaki uluslararası sisteme yaklaşımlarının daha iyi anlaşılması hususunda bir fayda sağlamayacaktır. İlaveten, Türkiye’deki Batı karşıtçılığı doğası gereği büyük ölçüde Amerikan karşıtçılığına dayanmaktadır. Mesela, NATO karşıtı bir pozisyon aslında Amerikan karşıtı yaklaşımın bir vekili niteliğindedir. Şunu hatırlatmakta fayda var ki NATO ve Amerikan karşıtlığının sesi her ne kadar gür çıkıyor olsa da anketler göstermektedir ki halk, Türkiye’nin NATO içinde yer almasını ve AB üyeliği hedefine daha çok önem verilmesini desteklemektedir. İşte bu nedenle Batı karşıtı duygular ve söylemler genellikle Batı karşıtı politika tepkilerine dönüşmemektedir. Bu daha çok maliyet-fayda analizi üzerinden okunması gereken bir meseledir.


Galip Dalay tarafından kaleme alınan ve SWP Berlin'de yayınlanan bu analiz Mepa News tarafından tercüme edilmiştir. 

Kaynak: Mepa News

HABERE YORUM KAT