1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. PKK’nın Suriye'deki hezimeti
PKK’nın Suriye'deki hezimeti

PKK’nın Suriye'deki hezimeti

Bazı PKK unsurlarının anlaşmayı ihlal etmeye yönelik girişimleri olsa da, ellerindeki imkânların büyük ölçüde alınmış olması bu ihlallerin SDG'nin diplomatik ve kamuoyu nezdindeki pozisyonunu daha da zayıflatmaktan başka bir sonuç doğurmadığını gösterdi.

07 Şubat 2026 Cumartesi 20:14A+A-

MUHAMMED ATTA’nın yazısı:

Halep’in Şeyh Maksut ve Eşrefiye mahallelerinde konuşlanan ve yıllar boyunca ciddi tahkimatlar inşa eden PKK’nın yenilgisi, birçok taraf açısından sürpriz niteliği taşıyordu. Ancak bu yenilginin ardından Suriye’nin kuzeydoğusunda adeta bir çorap söküğü gibi gelen hezimetler zinciri, neredeyse hiç kimsenin öngörmediği bir gelişme oldu. Bu yazıda, saha gözlemleri ışığında yaşanan sürecin gelişimini ve sonuçlarını ele almaya çalışacağız.

Halep’in PKK unsurlarından temizlenmesinin ardından Suriye Ordusu, SDG kontrolündeki bölgelere doğru askeri yığınak yapmaya başladı. Aynı süreçte ABD’nin arabuluculuğunda SDG ile görüşmeler yürütüldü. Fırat’ın batısında yer alan Deyr Hafir bölgesinin durumu ve örgütün Fırat’ın doğusuna çekilmesi üzerine pazarlıklar sürerken, SDG lideri Mazlum Abdi’nin X üzerinden yaptığı “Deyr Hafir’den çekiliyoruz” açıklaması sahadaki dengeleri altüst etti. Bu durumu fırsata çeviren Suriye Ordusu, hızla harekete geçerek Deyr Hafir’e girdi.

Anlaşmanın ayrıntılarından haberdar olmayan Suriye Ordusu askerleri ile SDG unsurları, şehir içinde beklenmedik şekilde karşı karşıya geldi. Ancak ordu komutanlarının, bir anlaşmanın mevcut olduğu ve ateş açılmaması yönündeki talimatları, muhtemel bir çatışmanın önüne geçti. Bu süreçte 1200’ün üzerinde SDG unsuru esir alındı; tamamlanmamış bir anlaşmaya rağmen, silahlarıyla birlikte bölgeden çıkmalarına izin verildi.

Bu ani hamle sonrasında SDG’li milisler ne olduğunu dahi anlayamadan Tabka’nın arka hatları açılmış oldu. Nüfusun ezici çoğunluğunu oluşturan Arap aşiretleri, Tabka içinde harekete geçti. Kritik noktalar tutuldu, tünellere sıkışan SDG unsurları apar topar Tabka’dan çekilmek zorunda kaldı. Aşiret güçlerinin çağrısı üzerine Suriye Ordusu da vakit kaybetmeden bölgeye ilerledi ve böylece SDG, Fırat’ın doğusuna itilmiş oldu.

Beklenmeyen bir diğer gelişme ise Tabka’daki olaylarla eş zamanlı olarak, yine nüfusunun büyük bölümü Araplardan oluşan Rakka’da yaşandı. Aşiret güçleri SDG milislerini tünellerde sıkıştırmaya başladı. SDG içerisindeki PKK’lı milisler için asıl yıkıcı gelişme ise, Arap unsurların saf değiştirerek Suriye Ordusu tarafına geçmesi oldu. Bu durum SDG’nin bölgede tutunmasını iyice zorlaştırdı ve küçük çaplı çatışmalar dışında ciddi bir direniş gösteremeyen örgüt, Kürt nüfusun nispeten yoğun olduğu Haseke, Kamışlı ve Aynul-Arab (Kobani) bölgelerine çekilmek zorunda kaldı.

Bu bölgelere sıkışan SDG’nin hareket alanı ciddi biçimde daraldı. Yıllar boyunca hazırlanan ön savunma hatları çöktü; örgüt içinde, “şahin kanat” ile Mazlum Abdi’ye yakın isimler arasında derin görüş ayrılıkları yaşandığı artık medyaya yansıyacak boyuta ulaştı. Yapılan anlaşmalara uyulmaması, komuta kademesine itaatsizlik, düzensiz geri çekilmeler, sivillerin ve mahkûmların katledilmesi ve işlenen vahşetin bizzat örgüt tarafından medyaya servis edilmesi, sahadaki kaosun açık göstergeleri oldu.

Dışarıdan oluşturulmaya çalışılan kamuoyu desteği de benzer biçimde ters tepti. Türkiye’de düzenlenen gösteriler kolluk kuvvetleri tarafından engellendi. Somut hiçbir veriye dayanmayan “Kürt katliamı” iddiaları, PKK medyası tarafından üretilmiş söylemler olarak kaldı; bu uğurda başvurulan açık yalanlar örgütün itibarını daha da zedeledi. Avrupa’da gerçekleştirilen araç yakma ve Suriyelilere ait dükkânların basılması gibi eylemler ise, Batı kamuoyunda PKK’nın vahşi bir örgüt olarak algılanmasını pekiştirdi. Hem içeride hem de dışarıda sergilenen pratikler bu algıyı doğruladı.

Bu gelişmelerin ardından Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara, ABD Başkanı Trump ile bir telefon görüşmesi gerçekleştirerek son durumu aktardı ve arabuluculuk rolü nedeniyle kendisine teşekkür etti. Trump da bu “son derece olumlu” görüşmeyi kamuoyuyla paylaştı. Bunun üzerine PKK yanlısı liderler ve medya organları, Trump’ı ve Suriye temsilcisi Tom Barrack’ı ihanetle suçlayarak kendilerini yüzüstü bırakmakla itham etmeye başladı. Aynı çevreler başta İsrail olmak üzere Batılı ülkelerden yardım talep etti. Ancak bu çabalar, sahadaki büyük hezimeti telafi edemediği gibi PKK’yı kamuoyu nezdinde daha da istenmeyen bir aktör hâline getirdi.

Sahada ve diplomaside yaşanan ağır kayıpların ardından, 10 Mart Mutabakatı’nı reddeden SDG, 18 Ocak Anlaşması’nı kabul etmek zorunda kaldı. Anlaşmaya göre; SDG askeri yapısından üç tugayın Haseke’de, bir tugayın ise Aynul-Arab’da olmak üzere toplam dört tugayın Suriye Ordusu’na entegre edilmesi, bu katılımın toplu değil bireysel olarak yapılması, petrol sahaları, Kamışlı Havalimanı, güvenlik, sınırlar, kamu binaları ve belediye işletmelerinin Suriye yönetimine devredilmesi karara bağlandı.

Her ne kadar süreç kusursuz ilerlemese de, anlaşma maddeleri aşamalı olarak hayata geçirilmeye başlandı. Bazı PKK unsurlarının anlaşmayı ihlal etmeye yönelik girişimleri olsa da, ellerindeki imkânların büyük ölçüde alınmış olması bu ihlallerin SDG liderliğinin diplomatik ve kamuoyu nezdindeki pozisyonunu daha da zayıflatmaktan başka bir sonuç doğurmadığını gösterdi.

Yüzeysel bakıldığında mucize ya da karmaşık bir entrika gibi görünen bu gelişmeler, daha derinlemesine incelendiğinde aslında son derece doğal sonuçlar olarak karşımıza çıkıyor. Deyr Hafir, Tabka, Rakka ve Kobani gibi bölgeleri bizzat ziyaret ettiğimde, yaşananların bir medya söylentisi değil, SDG açısından gerçek bir felaket olduğu açıkça görülüyordu. SDG, yaklaşık on yıl boyunca ne Arap nüfusun yoğun olduğu bölgelerde ne de Kürtlerin yaşadığı alanlarda halka yönelik elle tutulur hiçbir yatırım yapmıştı. Belediyecilik neredeyse sıfır düzeyindeydi; devrik rejimin yirmi yıl önce yaptığı yatırımların üzerine tek bir tuğla dahi konmamıştı. Yollar harap, kamu hizmetleri yok denecek kadar azdı. Zorunlu askerlik uygulamaları, eğitim müfredatında halkın değerleriyle uyuşmayan ideolojilerin dayatılması, Araplara yönelik ırkçı politikalar, din ve namus gibi toplumsal değerlerin hiçe sayılması halkın tepkisini derinleştirmişti. Halktan bu denli kopmuş ve nefretini kazanmış bir yapının böylesi bir çöküş yaşaması kaçınılmazdı.

Öte yandan, tünel altyapısına yapılan yatırımların boyutunu yerinde görme imkânı buldum. Kıbeyne ve benzeri bölgelerdeki çalışmalarla kıyaslandığında, son derece ileri, karmaşık ve maliyetli bir sistem inşa edildiği net biçimde ortadaydı. Havalandırma ağlarından bağlantı koridorlarına kadar oldukça kompleks tünel yapıları oluşturulmuştu. Öyle ki bazı karargâh altı tünellerin takibi mümkün olmayınca belirli noktalardan duvar örülerek kapatıldığı, krokilerinin çıkarılmasının sonraya bırakıldığı gözlemleniyordu. Bu tünellere harcanan kaynağın onda biri halka hizmete ayrılmış olsaydı, tablo belki de farklı olabilirdi.

Sonuç olarak PKK, tarih boyunca büyük devletlerin doğrudan desteği olmaksızın girdiği tüm çatışmaları ağır yenilgilerle kaybetmiştir. DEAŞ karşısında, Afrin’de, Barış Pınarı bölgesinde, Şeyh Maksut’ta ve Suriye’nin kuzeydoğusunda benzer bir çöküş ve hezimet tekrar etmiştir. Suriye’nin kuzeydoğusunun PKK’dan temizlenmesi, örgütün tabutuna çakılan son çivilerden biri niteliğindedir.

Önümüzdeki süreçte Müslüman Kürt halkına yönelik yeni bir davet ve öz kimliğe dönüş çabaları başladığında, Sünni Kürt halkı tarih boyunca olduğu gibi İslam sancağını taşıyan bir topluluk olarak İslam ordusu saflarında yerini alacaktır. Bu noktada Kürt âlimlere ve davetçilere büyük sorumluluklar düşmektedir. Kürtler, Şeyh Said’den sonra yüz yıldır kaybettikleri bir fırsatı yeniden yakalamıştır. Türkiye’nin güneydoğusunda, Suriye’nin kuzeydoğusunda ve Kuzey Irak’ta İslam davetinin önündeki en büyük engel olan PKK ideolojisi çökmüş, sahada kaybetmiş ve Kürt halkına sunabileceği hiçbir şey kalmamıştır.

Bilâd-ı Şam’da yükselen İslam sancağı, ırk ayrımı gözetmeksizin bu kutlu davetin önünü açmıştır. Hem Sünni Kürtlerin hem de bölgedeki diğer Sünni Müslümanların bu imkândan istifade ederek, bu şanlı davayı omuzlamaları ve Selahaddin Eyyubi’nin torunları olmanın sorumluluğunu yerine getirmek üzere saflardaki yerlerini almaları gerekmektedir.

Surda bir gedik açtık, mukaddes mi mukaddes

Ey kahpe rüzgâr, artık ne yandan esersen es!

HABERE YORUM KAT