
Özgürlük ve ölüm arasında seçim: Direniş neden boş duranlardan onay istemiyor?
Adaletin terazisinin bir kenara atıldığı ve “güç”ün “hak”ı belirlediği derin küresel dengesizliklerin yaşandığı bir çağda, direnişin bir aptallık ve pervasızlık eylemi olup olmadığı sorusu ortaya çıkıyor.
Adnan Hmidan’ın Middle East Monitor’de yayınlanan yazısı, Haksöz Haber için tercüme edilmiştir.
Mağdur, zalimin öfkesinden sorumlu tutulmalı mı? Bugün, bilinçli ya da bilinçsiz olarak gerçeği tersine çevirmeye çalışan bir anlatıya tanık oluyoruz; evini ve onurunu savunan kişi pervasız olarak damgalanırken, acımasız saldırgan ise tolere edilmesi gereken bir gerçeklik olarak gösteriliyor.
Kurbanı suçlamanın aldatmacası: Ahlaksızlıkta ortaklık
Bugün gördüğümüz en büyük bilinç kaybı, kurbana yapılan zulümlerden onu sorumlu tutma çabasıdır. Yorumcular ortaya çıkıp, olayları soğuk bir mantıkla analiz ederek şu soruları soruyorlar: “Neden düşmanı kışkırttılar? Neden bu yıkımı kendilerine çektiler?” Bu tür bir mantık, saldırganla ahlaksızlıkta açık bir ortaklıktan başka bir şey değildir. Gerçek şu ki, saldırganın saldırısından tek başına sorumlu olan saldırgandır ve işgalci, sonraki tüm şiddet biçimlerinin asıl kaynağı olmaya devam eder.
Sadece hayır demeyi seçtikleri ve saldırgana karşı gelmeye çalıştıkları için kurbanları kendi yıkımlarından sorumlu tutmaya çalışmak, ciddi bir siyasi hata olmanın ötesinde, insan onuruna bir hakarettir. Baskıcıların katliam yapmak için hiçbir bahaneye ihtiyaçları yoktur; öldürme arzuları durgunlukla doyurulmaz, aksine boyun eğmeyle beslenir. Bu nedenle, bıçağı aklayan ve boynu suçlayan mantık, itaatkâr olanlara aittir; başını eğerek katilin elinden barış satın alınabileceğini düşünerek kendilerini kandıranlara.
Direniş, sandıkların sonucu değildir
Satışa sunulan bir başka yanılsama da, direniş konusunda karar vermek için uzlaşma veya çoğunluğun gerekliliğidir. Burada, tereddütsüz olarak gerçeği söylemeliyiz: Direniş demokratik bir seçim değildir ve kırılma anlarında çoğunluğun kaprislerine tabi değildir, çünkü özgürlüğün bedeli son derece yüksektir ve insan ruhu doğal olarak güvenliğe ve fedakârlıktan kaçınmaya meyillidir. Direniş, inanan bir elitin seçimidir; anlık acıyı aşan bir haysiyet ve öngörüye sahip olanların, gurur dolu bir geleceğe doğru attıkları adımdır. Tarih boyunca peygamberler, reformcular ve devrimciler, adaletsizliğe karşı çıkmadan önce halk oylamasını bekleseydiler, hiçbir ülke özgürleşmez ve adalet yerini bulmazdı. Kitleler güvenlikten yana olabilir, bu onların hakkıdır, ancak öncü kesim ruhlarıyla yolu çizer ve geri kalanlar ancak zafer yaklaşınca onları takip eder.
Zalimlerin katliam yapmak için hiçbir bahaneye ihtiyacı yoktur; öldürme arzuları durgunlukla doyurulmaz, aksine boyun eğmeyle beslenir.
Direniş, yok olmayı reddeden ulusların tercihi ve kaderidir. Uluslar var olma hakları konusunda anketlere tabi tutulmadıkları için, istatistikleri veya kamuoyu yoklamalarını beklemezler; aksine, bu hakkı sahada eylemlerle kullanırlar.
Boyun eğenlerden bilgelik aramak
Her çağda, yenilgiye uğramış rehberlik sanatında üstün olan bir sınıf ortaya çıkar. Bu kişiler, yenilmez bir güce karşı gelmenin pervasızlığı konusunda uyarıda bulunurken, bilgelik ve tarafsızlık iddiasında bulunurlar. İşgalcinin emirlerine boyun eğmenin bir tür siyasi gerçekçilik veya stratejik manevra olduğunu ve sefil bir varoluşun kırıntılarına tutunmanın, onur uğruna fedakârlık yapmaktan daha iyi olduğunu bize ikna etmeye çalışırlar.
Oysa insanlık tarihi, hiçbir ulusun baskıdan kurtulmak için dilekçe vererek veya yalvararak özgürlük kazandığını açıkça göstermektedir. Ne Vietnamlılar, ne Cezayirliler, ne de sömürgecilik ve zulmün pençesine düşen diğer halklar. Gerçekten de özgürlük ve onur ancak mücadele ve fedakârlıkla elde edilir, haklar ise ancak zorla ele geçirilerek geri kazanılır. Bu nedenle, boyun eğenlerin ihtiyatlılığı ve bilgeliği, aşağılanmanın acısını hafifletmek için kullanılan bir lokal anesteziden ve sonsuz köleliğe giden bir yoldan başka bir şey değildir.
Pervasızlık ve kahramanlık
Direnişi pervasızlık olarak tanımlamak, olayları yalnızca maddi bir ölçekle ölçmek demektir. Direniş intihar eylemi değil, inanç eylemidir; fedakârlığın gerekliliğine olan mutlak inançtır. Hatta pervasızlığın, sessiz kalarak topraklarınızı, haklarınızı, özgürlüklerinizi ve halkınızı teslim etmek olduğunu, sessizliğin sizi bir şekilde koruyacağı yanılsamasına kapılmak olduğunu bile söyleyebiliriz.
İşgalciyle yüzleşen, güç dengesizliğinin tamamen farkında olan bir kurban, hiç de pervasız değil, aksine son derece gerçekçidir; boyun eğmenin bedelinin her gün ödenmesi gereken bir bedel olduğunu ve bir kez ödenen bir bedel olan tam bir çatışmanın bedelinden çok daha büyük olduğunu anlamıştır.
Ahlaki bir eylem ve tarihsel kader olarak direniş
Direniş, özünde, makineye karşı insanın yanında yer alan ahlaki bir eylemdir. Dünyaya, satın alınamayacak ve satılamayacak ruhlar olduğunu hatırlatan bir haykırıştır. Bir halk direniş yolunu seçtiğinde, ölümü seçmiyor. Özgürlere yakışan bir yaşam tarzını seçiyor.
Elbette yolun uzun ve bedelinin ağır olduğunu biliyoruz. Dökülen kan, gelecek nesiller için dönüş yolunu aydınlatan yakıttır. İronik bir şekilde, bugün direnişi kurbanların acısı için suçlayanlar, yarın zafer geçit töreninde ön saflarda yer alacak ve direnişin destekçileri olduklarını iddia edecek olanlardır.
Direniş, yok olmayı reddeden ulusların tercihi ve kaderidir. Ulusların var olma hakları konusunda anket yapılmadığı için, direniş istatistikleri veya kamuoyu yoklamalarını beklemez; aksine, bu hakkı sahada eylemlerle kullanır.
Hiçbir aklı başında insan cellâdı kurbanla eşitlemez ve özgürlüğe inanan hiç kimse kararını mağlup olanların emirlerine rehin veremez. Direniş kalıcıdır, çünkü işgalci yok olmaya mahkûmdur. Bu tartışmaya açık bir konu değildir; varoluşsal bir gerekliliktir.
Boyun eğmenin barış getireceğini düşünenler hayalperesttir. Teslim olmak, düşmanın vahşiliğini daha da artırır. Direniş ise, zor ve acı olsa da, işgal, zulüm ve baskı tümörünü ortadan kaldırmak için gerekli olan ilaçtır.
Tüm dünya ve tarih, onurlu yaşamaya karar veren insanların bunu yapmak için kimseden izin ve ruhsat istemediklerini, alarmistlerin çığlıklarına kulak asmadıklarını bilmelidir. Çünkü özgürlük hediye edilmez; zorla ele geçirilir ve kazanılır.




HABERE YORUM KAT