Öyle bir dünya ki, 'deliler köyünden bir menzil aşkın'
Medya organlarında yer alan bazı havadis haberleri var ki, onların komikliği ile dehşet-engîzliği arasında, insan karar vermekte zorlanabiliyor.
Bir polisiye vak'asından medyaya aktarılan iddiaya göre, 2 otomobil birbirleriyle yarış halindeyken, dikiz aynaları birbirine sürtünmüş ve hasar meydana gelmiş.. Taraflar arasında tartışma yaşanmış ve -fotoğrafına göre-, 65-70 yaşın üstünde olduğu tahmin edilen sürücülerden birisi, tabancasını çekmiş, diğer arabadaki 2 kişiyi vurarak öldürmüş..
Katil olan o kişi yakalanınca, 'Kimse benden öne geçmeye çalışamaz; aksi halde öldürürüm..' demiş.. 'Pişman mısın?' şeklindeki sorulara ise, 'Niye pişman olayım, bir de onur duyuyorum.. Kimse benden öne geçmeye cesaret etmemelidir..' buyurmuş..
*
Siz bu manyakça izahları okurken, aklınıza Trump da gelebilir.. Çünkü o da, 'insan hakları, özgürlük ve demokrasi vs..' adına, Müslüman coğrafyalarına karşı ve onlardan da ilk planda diğer Müslüman halklarla aralarında bazı noktalarda parantezler bulunan İran toplumunu hedefine koyarak, 'Dünyanın en güçlü ordusu bizim ordumuz.. Kimse bizimle rekabet etmeye kalkışmamalıdır.. Yoksa, başlarına gelecek olanları tasavvur etmeleri mümkün değil.. Kendilerine yazık etmiş olurlar..' şeklinde sözlerle kendisini mâkul ve haklı göstermeye ve kendi toplumuna yeni bir üstünlük aşısını şırınga etmeye çalışıyor.. Diğer taraftan da Avrupa ülkeleri ile arasında meydana geldiği sanılan soğukluğun bertaraf edilmesi için, 'defne dalı' uzatıyor..
Nitekim, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun, Münih Güvenlik Konferansı'nda evvelki gün yaptığı konuşma, sıradan diplomatik konuşmalarının, bir 'gönül alma' çabası olarak görülmeyi gerektiriyor..
Bu açıdan Rubio'nun '62. Münih Güvenlik Konferansı'nda yaptığı konuşmada, 'ABD'nin Avrupa'nın çocuğu', olduğunu belirtip, 'Biz birbirimize aitiz' demesi; 'ABD ve Avrupa olarak, biz birlikteyiz. Biz tek bir medeniyetin, Batı medeniyetinin parçasıyız. Yüzyıllarca süren ortak tarih, Hristiyan inancı, kültür, miras, dil, atalarımız ve atalarımızın birlikte yaptığı fedakârlıklarla şekillenen, ulusların paylaşabileceği en derin bağlarla birbirimize bağlıyız; biz her zaman Avrupa'nın çocukları olacağız.. (...) 'Biz Amerikalılar için vatanımız Batı yarımkürede olabilir, ancak biz her zaman Avrupa'nın çocukları olacağız. (İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra) 'Her ulus liberal demokrasi olacak, ticaret bağları 'ulus-devlet'i aşacak, kurallara dayalı düzen, nasyonal çıkarların yerini alacak ve sınırsız bir dünyada herkes dünya vatandaşı olacaktı. Zafer sarhoşluğu bizi 'tarihin sonu'na inandırdı. Bu aptalca bir fikirdi, insan doğasını ve 5 bin yıllık tarihi hiçe saydı ve bize çok pahalıya patladı.." diye konuşması, üzerinde bilhassa ve tekrar durulması gereken ilginçlikteydi.
Özellikle, Rubio'nun konuşması, geçen yıl aynı konferansta Trump'ın Başkan Yard. Vance'in Avrupa'yı sert bir dille eleştirdiği ve 'Avrupa'ya karşı en çok endişelendiğim tehdit, Rusya, Çin veya başka bir dış aktör değil, endişelendiğim şey, içeriden gelen tehdit" diyerek yaptığı konuşmasından çok farklıydı. Ve hele de, 'Biz aynı inancın ve medeniyetin çocuklarıyız..' demesi Avrupalıları ikna edip etmediği konusunda söz söylemek için henüz erken..
*
Sadece şu kadarını belirtmek için, bu konuşma yeteri kadar izah edici mahiyettedir.
Yine de ekleyelim.. Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, 'ABD Dışişleri Bakanı'nın konuşması beni çok rahatlattı. Onu tanıyoruz. İyi bir dost, güçlü bir müttefik. Yönetimde bazı kişilerin bu konularda daha sert bir üsluba sahip olduğunu biliyoruz ancak Dışişleri Bakanı çok netti. Diğer yandan Avrupa, daha bağımsız olmalı, savunması için daha fazla çaba göstermeli..' diyor..
Madam Ursula'nın bu konuşması hemen yankılandı denilebilir. Çünkü, Fransa Başkanı Emmanuel Macron'un, 'Daha güçlü bir Avrupa'nın, ABD dahil müttefikleri için de daha iyi olacak. Sınırlarında agresif bir Rusya varken, Avrupa'nın nasıl bir geleceği olabilir? Şu anda bu sıkıntımız var. Kritik mineraller, silahlanma, teknoloji alanlarında bağımsız bir Avrupa olması gerekiyor' demesi ve ellerindeki nükleer silahların, yine kendi ellerinde kalması ve amma kullanılması yetkisinin Avrupa Birliği'nin kararına bırakılması görüşünü ortaya atması' ABD'yi beklenmedik bir hamle olarak biraz düşündürmüşe benziyor.. (İngiltere ve Fransa'nın Avrupa kıtasında açıkça nükleer silah sahibi olan 2 ülke olması ve Fransa'nın bu çıkışıyla, -ABD'nin anavatanı durumundaki- İngiltere'yi ABD'ye daha bir yaklaştıracağını gündeme getirdiği gibi; AB ülkeleri de, Macron'un bu teklifinin kabul edilmesinin, Fransa'yı Avrupa Birliği'nde tek nükleer güç durumunda bir ağabey konumuna yükselteceğini düşündürtüyor..
*
Kezâ, Almanya Başbakanı Friedrich Merz de, 'Kurallara dayalı bir düzen artık yok dünyada... Çin ve ABD gibi ülkelere olan bağımlılıkları azaltmak amacıyla yeni ortaklıklar kurmalıyız. Türkiye, Kanada, Japonya, Hindistan ve Brezilya gibi ülkelerle uzun vâdeli bir perspektifle daha da yakınlaşmalıyız..' demek noktasına geldi..
Bu vesileyle hatırlanması gereken bir tarihî hadiseyi de zikredelim: 1990'lı yılların başında, Napoli'de yapılan bir NATO Liderler Toplantısı'nda, zamanın Fransa Başkanı F. Mitterrand, 'Sovyetler Birliği dağıldığına ve Varşova Paktı da feshedildiğine göre, NATO'ya gerek kalmadığını ve Avrupa'nın kendisini kendi gücüyle savunabileceğini ve Amerikan güçlerinin de Avrupa'dan çekilmesinin düşünülmesi vaktinin geldiği'ni açıklayınca, dönemin Amerikan Başkanı (Baba) Bush, 'Biz Amerika olarak istenmediğimiz yerde kalmayız..' şeklinde bir konuşma yapmış ve bu açıklama Fransa ve Almanya'yı bir hayli heyecanlandırmıştı.. Ama, aynı toplantının ertesi günü, Amerikan Başkanı, 'Savaş sonrası Avrupa'yı biz kurduk ve buradan gidici de değiliz!' deyince başlar öne eğilmişti..
Şimdi de benzeri durumlar ortaya çıkarsa, Trump'ın patavatsız konuşmaları daha da ağır olabilir..
*
Evet, ABD Dışişleri Bakanı Rubio'nun evvelki gün Münih Güvenlik Konferansı'nda dile getirdiği görüşleri, çok uzak değil, 35-36 yıl öncelere ait dünya güç dengeleri açısından da ele almakta fayda olsa gerek..
Ancak, Fransa Başkanı Macron'un Münih'teki konferansta evvelki gün yaptığı konuşma, Avrupa'nın hele de geçen sene Trump Yönetimi'nin 'geçmişte dünya liderlerinin yaptığı hataları düzeltmek istediği' ve 'Bunu Washington'un tek başına yapmaya hazır olduğu' şeklindeki siyasetlerinden rahatsız olduğunun en belirgin özelliği sayılabilir..
*
Bizim açımızdan ise.. Bütün bu konuşmalar ve gelişmelerden hareketle, Dünya Müslümanları'nın da kendi hakikatlerini hâkim kılmak mücadelelerine bakıp; düşünce ve duygu dünyalarını süzgeçten geçirmeleri ve İslam Birliği fikrini, sadece bir ideal değil, kaçınılmaması gereken imanî bir gereklilik ve mesuliyet olarak ele almaları gerekir..
**
Ve, Ramazan Tebriki..
*Hesaplara göre yerkürenin üzerinde bulunduğumuz kesiminde, yarından itibaren mübarek Ramazan başlıyor; -elbette bizim üzerinde bulunduğumuz coğrafya..- kaydıyla.. Çünkü, Endonezya'daki Müslümanlarla Afrika'nın batı sahillerindeki Fas veya Norveç'in kuzey noktalarındaki Müslümanların aynı günde yaşamaları konusu her zaman tartışıla-gelmiştir..
Bir 'Hadis-i nebevî' rivayetinde, 'Ramazan'ın başlaması için 'ru'yet-i hilâl' (yeni hilal'in gözetlenmesi- görülmesi); yani, gözetlemenin, yeni hilâlin çıplak gözle görülmesi -tavsiyesi vardır. Ama, havanın kapalı olduğu durumlarda , herhalde, ru'yet de olunamayacağından, hesaba başvuruluyordu..
*
Üzerinde hassasiyetle durulması gereken ikinci husus..
Ramazan, daha rengarenk sofralar hazırlamak ve daha çok yemek Ay'ı değildir.
Tam tersine, az yemek idmanının bedenî ve ruhî faydalarından da nasiplenmek zamanıdır.. Ve amma, sanki bu manevî ve itikadı idmanın tersi yapılır, bir çok yerde..
Bu vesileyle anlatılan bir ibretli 'kıssa'yı da aktaralım..
Bir adam, oruca niyetlenir ve akşam iftar sofrasına da garip, fakir bir kimseyi davet etmeyi düşünür..
O şekilde iftar sofrası hazırdır.. Oruçlu kişi, yoldan geçen bir yoksulu davet edecektir sofrasına..
Ama, birinci gün kimseyi bulamaz..
*
İkinci gün yine aynı niyet.. Ama, o gün de kimseyi bulamaz..
*
Ve üçüncü gün orucunda.. Bir yoksul görüp sofrasına davet eder.
İftar vakti eriştiğinde, sofra sahibi, misafirine, 'Haydi Allah'a dua edelim..' der ..
Ama, misafir, 'inançsız' olduğunu söyler..
Ev sahibi, kızar ve 'Be adam.. Ben 3 gündür senin gibi birisi gelsin diye bekledim.. Sen de imansız çıktın.. Kalk soframdan!.' der..
O sırada o kişinin kalbine gelen ilham ile Allah'u Tealâ'nın kendisine şöyle hitap ettiği idraki uyanır:
'-Ey kulum.. Ne kadar acelecisin? Onun bana inanmadığını bildiğim halde, ben onu 50 yıldır rızıksız bırakmadım.. Sen ise, hemen sofrandan kovdun!' idraki..
Bu, ârifâne bir yaklaşımdır..
*
Evet, biz - şer'ân sorumlu olduklarımız dışında- kimsenin inançları üzerinde teftiş hakkı olan insanlar değiliz ve olamayız.. Ve Allah'ın nimetlerinin, fakir kimsesiz insanlar arasında bölünmesinde öncülük yapabilirsek ne mutlu..
Müslüman okuyucularıma, Mübarek Ramazan dolayısıyla tebriklerimi, onun bereketini idrak etmeleri ve ona nail olmaları temennilerimle arz ediyorum efendim..
*
STAR




YAZIYA YORUM KAT