
Önce Gazze, sonra dünya: İsrail'in küresel tehlikesi
Kendini demokrasi olarak tanımlayan İsrail'in hala resmi bir anayasaya sahip olmadığı sık sık tartışılır, çünkü böyle bir belge onu sınırlarını tanımlamaya zorlayacaktır.
Dr. Ramzy Baroud’un Counter Punch’da yayınlanan yazısı, Haksöz Haber için tercüme edilmiştir.
Birçok ülke geçici krizlerle başa çıkmak için zaman zaman “olağanüstü hal” ilan ederken, İsrail sürekli bir olağanüstü hal içinde yaşamaktadır. İsrail'in bu istisnai durumu, Orta Doğu'yu saran istikrarsızlığın temel nedenidir.
Olağanüstü hal kavramı, sivil kargaşa dönemlerinde yasaları askıya almak için kullanılan bir hukuki mekanizma olan Roma justitiumuma (Çev.Notu: yargının askıya alınması) kadar uzanır. Ancak, modern anlayış Alman hukukçu Carl Schmitt tarafından şekillendirilmiştir. Schmitt, “olağanüstü hali kararlaştıran kişi egemendir” şeklinde ünlü bir söz söylemiştir. Schmitt'in Üçüncü Reich'ın hukukçusu olarak kendi geçmişi, bu tür teorilerin nereye varabileceğini ürpertici bir şekilde hatırlatırken, çalışmaları da ham gücün inkâr edilemez bir şekilde doğru bir analizini sunar: Hiçbir anayasanın olası her krizi öngöremeyeceği bahanesiyle, yasaları koyan bir hükümdarın bunları iptal etme gücüne de sahip olduğunu ortaya koyar.
Kendini demokrasi olarak tanımlayan İsrail'in hala resmi bir anayasaya sahip olmadığı sık sık tartışılır, çünkü böyle bir belge onu sınırlarını tanımlamaya zorlayacaktır - bu da, genişlemeye doymak bilmeyen bir iştahı olan yerleşimci-sömürgeci bir rejim için sorunlu bir ihtimaldir. Ancak başka bir açıklama daha vardır: Anayasa yerine “Temel Yasalara” göre hareket ederek, İsrail kendisini uluslararası hukukun küresel olarak kabul edilen temelleriyle uyumlu hale getirecek kapsamlı bir hukuk sisteminden kaçınmaktadır. Anayasası olmayan İsrail, “istisna”nın kural olduğu bir yasal boşlukta varlığını sürdürmektedir. Bu boşlukta, ırkçı yasalar, toprak genişlemesi ve hatta soykırım, devletin acil gündemine uygun olduğu sürece izin verilmektedir.
Bu noktayı açıklamak için belirli örnekleri ayırmak zor bir iştir, çünkü İsrailli yetkililerin neredeyse tüm ilgili açıklamaları, özellikle Gazze'deki soykırım sırasında, İsrail'in istisnacılığının ders kitabı niteliğinde örnekleridir. İsrail'in, milyonlarca Filistinli mültecinin hayatta kalmasından sorumlu olan BM'nin görevlendirdiği kurum olan UNRWA'ya yönelik amansız saldırısını düşünün. On yıllardır İsrail, tek bir nedenden ötürü UNRWA'nın lağvedilmesini istemektedir: UNRWA, Filistinli mültecilerin haklarının tamamen ortadan kaldırılmasını engelleyen tek küresel kurumdur. Bu haklar sadece şikâyetler değildir; özellikle BM'nin 194 sayılı kararıyla uluslararası hukuka sıkı sıkıya bağlıdır.
UNRWA işlevsel anlamda siyasi bir örgüt olmasa da, varlığı son derece siyasi niteliktedir. Birincisi, belirli bir siyasi tarihin kurumsal mirasıdır; ikincisi ve daha da önemlisi, varlığı Filistinli mültecilerin tanınan bir siyasi varlık olarak kalmasını sağlar. UNRWA, varlığıyla mültecilerin tarihi Filistin'e geri dönme talebinde bulunma yasal hakkına sahip birer özne olarak statülerini korur; bu talep, “istisnai durum”un kalıcı olarak susturmaya çalıştığı bir taleptir.
Ekim 2024'te İsrail, BM'nin tüm çerçevesine bir kez daha “istisna” uygulayarak, tek taraflı olarak UNRWA'nın kapatılmasını yasallaştırdı. Başbakan Binyamin Netanyahu, 31 Ocak 2024'te, “Uluslararası toplumun UNRWA'nın misyonunun sona ermesi gerektiğini anlamasının zamanı geldi” diyerek, yaklaşan ortadan kaldırılmayı işaret etmişti. Bu retorik, 20 Ocak'ta, işgal altındaki Kudüs'teki UNRWA genel merkezinin, Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir'in huzurunda İsrail ordusu tarafından yıkılmasıyla fiziksel olarak sonuçlandı.
Ben-Gvir aynı tarihte “Tarihi bir gün!” diye duyurdu. “Bugün terör destekçileri kovuluyor.” Bu korkunç eyleme, devletlerin kendilerini kanunların üstünde konumlandırmalarını önlemekle görevli güçler tarafından utangaç tepkiler, sessiz endişeler veya tam bir sessizlikle karşılık verildi.
Uluslararası toplum, İsrail'in bu “istisnasını” sorgulamadan kabul ederek, kendi yasal temellerinin yıkılmasını fiilen onaylamış oldu.
Geçmişte İsrailli liderler, şiddet, etnik temizlik ve askeri işgal uygularken, “uluslara ışık” söylemiyle gerçek niyetlerini gizlemişlerdi. Ancak Gazze'deki soykırım, bu sahte görünüşü ortadan kaldırdı. İlk kez, İsrail'in söylemleri, hukukun sadece göz ardı edilmediği, yapısal olarak askıya alındığı bir istisna durumunu tam olarak yansıtıyor.
“Dünyada hiç kimse, rehineleri bize iade edene kadar, iki milyon vatandaşımızı aç bırakmamıza izin vermez, bu haklı ve ahlaki olsa bile,” diye itiraf etti Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, 5 Ağustos 2024 tarihinde. Bu “haklı ve ahlaki” tutum, bir nüfusun yok edilmesini etik olarak savunulabilir bir eylem olarak gören yerel bir ahlak anlayışını ortaya koyuyor. Ancak Smotrich yalan da söyledi; dünya, İsrail’i Gazze’yi vahşice yok etmekten vazgeçirmek için hiçbir pratik adım atmadı.
Smotrich 6 Mayıs 2025'te Gazze'nin “tamamen yok edileceğini” ve nüfusun “dar bir şeritte yoğunlaşacağını” ilan ettiğinde bile küresel toplum hareketsiz kaldı. Bugün bu vizyon gerçeğe dönüştü: soykırımdan yorgun düşen nüfus, toprakların yaklaşık %45'ine hapsedilmiş durumda, geri kalanı ise İsrail ordusunun kontrolü altında boş kalıyor.
Olağanüstü halin süresini tüm öncüllerinden daha fazla uzatan Netanyahu, 26 Ekim 2025'teki kabine toplantısında bu yeni gerçeği şöyle tanımladı: “İsrail egemen bir devlettir. Güvenlik politikamız kendi ellerimizde. İsrail bunun için kimsenin onayını istemiyor.” Burada Netanyahu, egemenliği uluslararası hukuk veya insan haklarını hiçe sayarak hareket etme gücü olarak tanımlıyor — soykırım da dâhil.
Tüm devletler bunu benimserse, dünya kanunsuz bir çılgınlığa sürüklenecektir. Giorgio Agamben, çığır açan eseri State of Exception'da, hukukun askıya alındığı ancak “hukukun gücü”nün saf şiddet olarak kaldığı bu “boşluğu” teşhis etmiştir. Son dönemdeki tutumları akademik camiayı ikiye bölmüş olsa da, yönetimin kalıcı bir aracı olarak istisnayı eleştirmesi, Filistinlilerin hayatlarının silinmesini anlamak için vazgeçilmez bir bakış açısı olmaya devam etmektedir.
İsrail bu boşluğu çoktan yaratmıştır. Soykırımcı bir yerleşimci-sömürgeci toplumun elinde, istisna durumu Filistin sınırlarında durmayacak acımasız bir kâbustur. Bu “istisna”nın kalıcı bir bölgesel kural haline gelmesine izin verilirse, Orta Doğu'daki hiçbir ülke bundan kurtulamayacaktır. Zaman çok önemlidir.
*Dr. Ramzy Baroud; gazeteci, yazar ve The Palestine Chronicle'ın editörüdür. Altı kitabın yazarıdır. Yakında çıkacak olan kitabı “Before the Flood” Seven Stories Press tarafından yayınlanacak. Diğer kitapları arasında “Our Vision for Liberation”, “My Father was a Freedom Fighter” ve “The Last Earth” bulunmaktadır. Baroud, İslam ve Küresel İlişkiler Merkezi'nde (CIGA) misafir kıdemli araştırma görevlisidir.




HABERE YORUM KAT