
Ömer Lekesiz’le Hasan Aycın'ın Çizgilerindeki Dil ve Mesaj Üzerine
Ömer Lekesiz’le Hasan Aycın Çizgilerinden Örneklerle Çizgi Sanatında Dil ve Mesaj Üzerine konuştuk:
Bu hafta Cemal Reşit Rey'de bir sergi açıldı: 30. Sanat yılında Hasan Aycın ve Karikatür Sergisi Çizgizâr. Bu, Hasan Aycın'ın 30. sanat yılı doğrultusunda gerçekleştirilen bir etkinlikti. Umarım tek etkinlik olarak yetim kalmaz. Aycın belgeseliyle, tanıtıcı konuşmalarıyla, açılan sergisiyle-eksiklerine rağmen- anlamlı bir etkinlik. Serginin açılışına düşünce ve edebiyat dünyası başta olmak üzere pek çok kişi
katıldı. Aycın'ın çizgi sanatı dalındaki çalışmalarını amatörce izleyenler bu vesile ile bir kez daha bir araya gelme olanağı buldular. Sergi açılışına katılan konuşmacılardan biri de eleştirmen Ömer Lekesiz'di. Lekesiz sergide yaptığı kısa ve özlü bir konuşmayla Aycın'ın sanat ve hayat dünyasını çerçeveledi. Lekesiz'in yapıtları arasında Hasan Aycın'ın çizgi dünyasını inceleyen bir çalışmasının olduğunu da hatırl(t)amak gerekiyor: Hasan Aycın Çizgilerinden Örneklerle Çizgi Sanatında Dil ve Mesaj ( 2. Baskı Hece Yayınları, 2003) Bu çalışma Lekesiz'in diğer kitapları gibi, üzerinde durulması gereken çalışmalardan birisi. Ömer Lekesiz, Hasan Aycın çizgilerini merkeze alarak yaptığı bu çalışmada, bir yandan çizgi sanatına ilişkin kuramsal bir çerçeve oluşturmayı deniyor, öte yandan kimi imge ve simgelerin de İslami karşılıklarını veriyor. O'nun çizginin anlamlandırılması, çözümlenmesine ilişkin çabaları, kılı kırk yararcasına, sabırla oluşturulmuş birikimin, olabildiğince samimi bir tavırla ifadesidir hakçası. Özellikle bizim koşullarımızda, görsel okuma eksikliğinden dolayı yeterli sayıda okuyucuya ulaşmayacak olması, onun söyleşiyle de olsa üzerinde durulmasını daha da önemli kılıyor. Bu çerçevede Ömer Lekesiz'le Hasan Aycın'ı ve çizgilerini konuştuk.
Kitabınızın giriş kısmında çizgi sanatına kuramsal açıdan yaklaşan bir bakış var. Bu bakış çizgi sanatı ile karikatür sanatı arasında temel bir fark olduğunu ortaya koyuyor. Çizgi sanatının hem kuramsal yanıyla, hem de örnekleriyle ilgilenenler için paha biçilmez birer kaynak durumunda olan giriş kısmıyla başlayalım istiyorum. Çizgi sanatının kuramsal temelleri denildiğinde neler söylenebilir?
-Karikatürle çizgi arasındaki fark nicel olmaktan çok nitel bir farktır. Ki bu fark plastik sanatları Antik Yunan'la, Sümer'le ya da Mısır'la başlatmamıza göre de değişmez. Çünkü hangisine yönelirsek yönelelim bir mağara duvarına, kil ya da taş üstüne yapılan ilk modellemenin, figüratif çizimin veya konturlarla belirlenmiş bir gölgenin hayati / insani bir nedeni vardır. Örneğin Sikyonlu Butades'in yaptığı ilk modelleme, kızının aşk acısını azaltma amacını taşır; uzaklara gitmiş olan sevgilinin mağara duvarına yansıyan yüz gölgesi hatırası ebedileştirilmek, varlığı somutlaştırılmak ve sanki hep "burada"ymış gibi kılınmak için konturlarla belirlenmiştir.
Hasan Aycın'ın öncelikle "lisanına hürmeten" çizgi kelimesini kullanması benim de taşıdığım aynı hürmetin bir sonucudur. "Hatt" yani "çizgi" İslam sanatlarının kullandığı ortak bir terimdir. Ayetlerin teker teker inişini hatırlatırcasına, onlarla "hüsn-ü hatt" olarak mekanlarımızı donatır, her bir yönde sanki yeni inmiş gibi okuruz ayetleri. Hal böyle olunca, karikatür gibi yabancı bir sözcüğü kullanmak yerine kendi kültürümüzün, dilimizin kelimesini kullanmak öncelikli bir tercih olmalıdır. Hasan Aycın bu tercihi yapmıştır; bize de onu izlemek düşmüştür.
Konunun teknik boyutuna gelince: Çok fazla eğip bükmeye gerek yok; bizim konumuzun öznesi olan "çizgi" karikatürün kullandığı imkânları kullanmaktadır. Ancak, sadece İslam sanatı açısından değil, Akdeniz'in doğusundaki figüratif sanatlar açısından baktığımızda konu farklı bir boyut kazanmakta ve tam burada "çizgi" tanımlması özel bir nitelik ve nicelik yüklenmektedir. Karikatürün imkânları, hatt, bezeme, desen, nakış, minyatür gibi doğulu sanatlarla birleştirilerek kullanıldığında yepyeni bir söyleme ve eyleme tarzı ortaya çıkmaktadır. Karikatürün imkânından söz ediyorum, karikatürün kendisinden değil. Karikatürün kendisi kültürel olarak doğu sanatlarıyla bütünleşemez ancak onun imkânlarını kullanan çizgi sanatı bu şansa sahiptir. Hasan Aycın'ın çizgilerini bu anlamda bir yenilik saymak, onu bulunduğu noktadan alıp ideal noktaya taşımak gerekir.
Aycın çizgileri gülmece dergilerinde yayımlanan kıvrak ve yumuşak gülmece anlayışıyla çizilen çizgilerden hangi noktalarda farklılık gösteriyor?
-Karikatür yığınların ortak dilini, bakışını, muhalefetini temsil eder. "Yığın"sa ya kahkaha ya da nara atanlar topluluğuna verilen bir isimdir. Ezelden bize intikal eden, son olarak da Şeyh Galip tarafından sınırları netleştirilen anlayış odur ki, sanat yığınlar için yapılmaz. Hasan Aycın'ın çizgileri tam da bu nedenle gülmece dergilerindeki benzerlerinden ayrılır. Öncelikle onun derdi güldürmek değil, tebessüm ettirerek düşündürmek, deyim yerindeyse düşünmeye onu sevimli kılarak yöneltmektir. Düşünmek ve düşündürmek insanın görevidir; tebessüm etmek ise Nebevi bir tutumdur. Hasan Aycın'a insana en yakışanı, Nebevi olana denk düşene izlemek düşmüştür.
Benzer duyarlılıkları paylaşan, insan ve toplum adına benzer kaygıları taşıyanların, ilgi alanları içinde çarpıcı çalışmalardan etkilenmemeleri neredeyse olanaksız. Görmeyle düşünme arasındaki ilişki, görülenin anlamlandırılmasıyla ilgili bir sürecin anlatımıdır bir bakıma. Düşündüren çizgileri anlamlandırmak da düşünsel bir çabayı gereksinir. Hasan Aycın çizgilerini kitap düzleminde okuma düşüncesi nasıl oluştu sizde?
-Görmenin, İslami anlam ve terbiyesi, batılı anlayıştan çok farklıdır. Batılı anlayış görmekten "zahir" olanı kasteder. Ama İslami anlayışta gözle görmek sadece görüş biçimlerinden biridir. Hemen her duyu İslami anlamda bir görüşü ifade eder ve bunların hepsi "zahiri" olanı kadar muteberdir. Aynı fark düşünme konusu içinde geçerlidir. Biz düşünürüz yani fikrederiz ama aynı zamanda tecessüste, tefekkürde, tefehhümde de bulunuruz. Hasan Aycın'in çizgilerini görürken, harama bakma konusunda menedilen ancak Allah'ın işaretlerini anlamak için gerekli sayılan "iki gözüyle birlikte bakmak" esasını izlememiz gerekir. Bu esas sözünü ettiğim tüm bakışları zaten kendiliğinden peşinde sürüklemektedir. Benim Hasan Aycın'ın çizgilerini anlamaya çalışma niyet ve eylemimin bir kitaba dönüşmüş olması, tümüyle batılı eğitimden geçmiş biri olarak İslami bakış ve düşme konusundaki çelişkilerimi öncelikle kendim için ortadan kaldırma çabasının bir sonucudur. Kitaptaki metinler yazılarak Hasan Aycın'a sunulmuştur. Onun, söz konusu aynı çelişkileri taşıyanlara da ışık tutabileceği kanaatinden hareketle kitap olarak yayınlanmasına karar verilmiştir ki, kitap olarak yayınlanmasaydı da ne Hasan Aycın için ne de benim için değişen bir şey olmazdı sanırım.
Çizgide göz şüphesiz bir ana organ. İmgeye, imgelemeye, imge gücüne eksenli bir okuma, sonra da yazma çatısı. Seçtiğiniz alanın malzemesinin ağırlıklı olarak yazı olması, yazının da görsel dille taban tabana zıt olduğu yönündeki rivayetler hatırlandığında yazılı bir metni okumakla çizili bir metni/çizgiyi okumak arasında, görme ve yazma arasındaki ilişkinizi nasıl açıklarsınız?
-Hangi kültürün şartlanmasıyla bakıyorsunuz; bakışınıza ve imgelere hangi kültürün penceresinden ışık düşürüyorsunuz bu öncelikle çok önemli. Evet görünen dünyanın dili hiçbir zaman yazılı dile çevrilemez. Biz bu çevirilememeyi iki şekilde anlarız: Öncelikle böyle bir eylem, işlem gerekli değildir çünkü görünenlerin dünyası bir tecelliler dünyasıdır; tecelliler ise sizi onun asıl sahibine, halk edicisine götürmekle yükümlü birer araçtır; bu anlamda her şey bir araç olduğuna göre onların araçlığını Sahibinin varlığından dolayı idrak etmek varken çevirisi ile uğraşmak gereksiz bir tutum olacaktır. Konunun diğer boyutu ise, imgelerin pornografiyi hatta giderek asıl yasak olan put ve putçuluğu beslemesidir. Bunun için Akdeniz'in doğusundaki kültürlerde, özellikle de İslami kültürlerde imgeler somutlaştırılmaz bilakis imha edilir. Çok gerilere gitmeye gerek yok, Sezai Karakoç'un şiirlerine bakınız örneğin. İslami düşüncesinin seyyaliyet mantığını ve başlangıç için gerekli olan imgelerin bitiş noktasında, bitiş noktasında gerekli olan imgelerin başlangıçta imha edilişini onun tüm şiirlerinde görebilirsiniz. Hal böyle olunca imhası gerekli olan şeyin çevirisiyle uğraşmak da kendiliğinden gereksizleşmez mi?
Yaptığınız konuşmalarda Hasan Aycın'ın hayatının ve sanatının vahdete işaret ettiğini ve "hayatının sanatı, sanatının da hayatı" olduğunu özellikle vurgulama gereği duymanızın nedeni nedir?
-"Hayat / sanat; sanat / hayat" ikilemesini ilk kez Attar için kullanmıştım. Çünkü Attar'ın, ağırlığınca altın teklif edenlere değil, bir çuval samanı verene satılmayı istemesi kölesi olduğu Moğol çerisine saçlarını yoldurmakla kalmamış, yine onun tarafından salt bu nedenle şehit edilmesi sonucunu getirmişti. Aslında Attar'ın söylemek istediği, Nevruzi'nin şu beyitinde söylemek istediği şeydi: "Ehl-i irfan olanın bil hatırı virân gerek." Ben Hasan Aycın'ı Attar'ın torunu olarak tanıdım, sevdim ve onun sanat çabasıyla Nevruzi'nin sözüne tabi olduğunu gördüm. Divan edebiyatımızın en çok şiir yazan şairi "La edri"dir ve bizim tarihimizin en meşhur olanlarının mezar taşı yoktur. Müslüman için sanat da hayat da suya yazılandır; fenadan devşirilip, fenaya savrulandır. Ben de vurgulamadığımı sanırım bunun için vurgulamışımdır.
Aycın çizgilerinin beslenme kaynakları denildiğinde neler söylenebilir?
-Ezanın okunduğu mekanlar, o ezana yürüyen insanlar, sadece ve sadece o ezanın sesini pekiştirmek için söylemiş ve yazmış olanlardır.
Hasan Aycın'ın çizimlerindeki simgelerin ontolojik kaynağının İslâm tasavvufu olduğunu ifade ediyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?
-Birkaç gün önce, beni tüm sanatların alanında tutmak için özel gayret gösteren bir sevgili arkadaşımın ısrarıyla Nacer Khemir'in Baba Aziz filmini izledim. Orada, bir ceylanın peşine düşüp çölde kaybolan prensin hikâyesi de anlatılır. Ceylanı avlayayım derken kaderine avlanan prens aklını yitirmiş ve çöl ortasında bir su öbeğindeki suretine dalıp gitmiştir. Aslında anlatılan İslami bir hikâyedir ancak Narkisoss'un metaforu kullanılır. Bu nedenle, tasavvufun "İslam" kavramıyla sınırlı bir düşünme ve yaşama biçimi olduğunu sanmıyorum. Sanki bizim İslam tasavvufu olarak adlandırmaya çalıştığımız düşüncenin sınırları İskenderiye'den başlayıp, Japonya'da bitiyor. Hasan Aycın'ın bendeki genişlikte olmasa da yine geniş bir tasavvuf algısının olduğunu sanıyorum. Kurtuluşu için kuyudaki Hintli'ye sarkıtılan ipin, onun tarafından yılan gibi oynatılışını içeren bir çizgisi aklıma geliverdiği için şimdi bunu söylüyorum. Daha net bir söyleyişle, Hasan Aycın'ın da her doğulu sanatçı gibi bir ayağı İslam dairesine çakılı olarak, tüm dünyayı dolaştığını sanıyorum. Çizgilerinde çoğunlukla kullandığın su, kuş, balık, kayık, merdiven gibi simgelerinde buradan beslendiğini sanıyorum.
Çocukluk edebiyat başta olmak üzere sanatçılar için yoğun bir "background" sayılabilir. Aycın'ın çocukluk yıllarının sonraları, çizgi yaşamını usulcacık beslemiş olduğunu söylemek olanaklı mı?
-Mümkündür sanırım. Çünkü yedi yaşına kadar tarlada, dağda, bayırda tekrar alınmak üzere bırakıldığı dünyayı otuyla, çöpüyle, börtü böceğiyle şenlendirmek düşmüş kendisine. Zaman zaman bırakıldığı yerde unutulup, karanlıklara kalmış yine aynı şekilde siyahı, beyazı, ayı, yıldızı, samanyolunu inceden inceye ancak bu vesileyle keşfetmiş olmalı.
İlk çizgisi Yeni Devir'de çıkmış Hasan Aycın'ın. Yetmişlerin sonunda. Kimilerine göre Postmodern çağın/zamanların başlangıcı. Yaşadığımız coğrafyanın ise acılarının katlandığı tarihlerin birbiri ardı sıra gelmeye başladığı yıllar... Bu noktada; siyasal, insani durumlar Aycın'ın çizgi dünyasında ne tür etkiler bırakmıştır, sizce?
-Her sanatçı kendi zamanının çocuğudur. Hasan Aycın'ın yaşadığı coğrafyayı ve hadisatı doğal olarak kendi inancının penceresinden, perspektifinden görmüştür. Filistin başta olmak üzere bu coğrafyada kanayan her yerin önce onun mü'min gönlünde kanaması ve sanatına yansıması kaçınılmaz bir sonuçtur.
Çizgilerin birbiri ardına sökün eden çağrışımları gerek yaşantı içeriği, gerek görsel dil açısından çözümleme isteği kaçınılmaz... Kimlik bunalımı, paradoksallık ve yabancılaşma sorununa epey dirsek atan epeyce çizgisi var Aycın'ın. Yabancılaşma sorunu ile Hasan Aycın çizgileri arasındaki etkileşim üzerine neler söylersiniz?
Yabancılaşma sorunumu var yoksa kendi kimliği ve anlayışıyla kendisi olma çabası mı var yeniden bakmak gerekir. Ben daha çok ikincisini doğru olacağını sanıyorum. Değişim Sünnetullahın bir gereğidir. Ancak yabancılaşma terketme, maddileşme, nefsini kurtarma niyet ve eyleminin bir sonucudur. Deyim yerindeyse bile isteye yabancılaşma kafirleşme, fasıklaşma niyetinin bir uzantısıdır. Hasan Aycın, hem Sünnetullah üzere bir değişmenin, hem de yabancılaşma olgusunun bu anlamda bir tanığıdır, sanatına yansıttıkları da tanıklıklarıdır.
Aycın çizgilerinin çocuk kitapları dışında siyah-beyaz olarak çizilmiş /basılmış oluşunu nasıl açıklarsınız?
-İşin tekniğiyle ve evrenselliğiyle açıklanacak bir durumdur sanıyorum.
Aycın çizgileri ile yeryüzünün başka yerlerindeki çizgiler arasında akrabalık kurulabilir mi? Örneğin Hasan Aycın çizgilerinin Naci Ali çizgilerine yakın yanları var mı?
-Naci el-Ali, meşhur müstearıyla Hanzala, Filistin özneli bir eylem ve çabanın içinde olmuş ve bu hal üzre şehadet şerbetini içmiştir. Hasan Aycın son tahlilde bir Osmanlı'dır; onun Filistin'i sadece işgal edilmiş kutsal beldemiz değildir, dünya coğrafyasında kanayan her yerdir. Bu nedenle Hasan Aycın'ın çizgileri teknik açıdan Hanzala'nın çizgileriyle benzeşir ama yüklendiği içerik ve mesaj düzeyinde onunkinden farklılaşır.
Aycın'ın ilk albümlerine yazı odaklı olarak katkıda bulunan isimlerden biri de sizsiniz. Son yıllarda Aycın'ın albümlerinin yazıya yaslanmadan yayımlanmasını nasıl karşılıyorsunuz?
-Ben dahil artık kimsenin söyleyecek bir sözünün olmamasına bağlıyorum bunu. Hasan Aycın albümlerini söylenecek doğru sözlere kapalı tutmaz bilakis o sözlerin muhataplarıyla buluşması için özel bir çaba gösterir sanıyorum.
Hasan Aycın'ı çocuklar hem yazar hem de çizer olarak tanıyorlar: ünlü Keloğlan masallarını bambaşka bir biçimde yazmış ve çizmişti. Yine çocuklar için kırk hadis ve başka çalışmalarda çizgilerini gördük Aycın'ın. Onun çocuklar için çizdiği çizgileri inceleme imkanınız oldu mu?
-Hasan Aycın'ın sanat çabasının tümü içinde evet, özel olarak hayır.
Sanat, edebiyat dergilerinin bazı özel sayıları/dosyaları gerçekten "özel"dir. Hazırlayanların kotarmakla, iyi sanat-edebiyat izleyicilerinin de sahip olmakla övündükleri kimi özel sayılar bulundukları kitaplıkları zenginleştirirler. Siz, çizgi kertesinde, belki ondan da çok edebiyat özellikle de öyküyü, öteki sanatları izleyen, dergicilikte özel sayı denen sunuşun önemini bilen bir eleştirmen olarak Hasan Aycın odaklı dergi sayıları için neler söylersiniz?
-Elzemdir derim elbette ama bir üzüntümü de bu vesileyle dile getirmeliyim: Bilim Sanat Vakfı geçen yıl vefakarlık gösterip Hasan Aycın üstüne bir oturum düzenledi. Orada benim dışımda İhsan Kabil ve nesir çalışmaları üstüne Sibel Eraslan konuştular. Çizgizar'ın açlışında da sizinle birlikteydik, konuşmacıları siz gördünüz. Biz bir iki kişi konuşuyoruz başka kimse konuşamıyor kibriyle söylemiyorum bunu. Bir yazıyla, şiirle şöhret olmanın özendirildiği günlerdeyiz; ekranlarda lafla peynir gemisi yürütmenin maharet olduğunu sananlarımızın sayısı gün geçtikçe artıyor. Bu nedenle adlarına özel sayılar çıkarılabilecek bir sürü değer sessiz sedasız kenarda bekliyor. Süheyl Ünver, Peyami Gürel, Hasan Aycın... Siz bunlar üstüne yazabilecek babayiğitleri bulun ben hem tüm yazdıklarını yakmaya hem de yeni bir dergi çıkarmaya hazırım.
Aradan geçen yıllar içinde Hasan Aycın Çizgilerinden Örneklerle Çizgi Sanatında Dil ve Mesaj kitabınızla ilgili olarak "şu da girseydi iyi olurdu," gibi, ya da "şurası şöyle tasarlansaydı daha mı otururdu acaba?" türünden bir şeyler geçti mi içinizden?
-Geçmedi çünkü yukarıda da söylediğim gibi o çalışmayı ben kendim için yaptım. Ama düşünce dediğimiz şey su gibi, akması da sürer, mecra da değiştirir. O yazıları şimdi yazıyor olsaydım elbette daha farklı yazardım. Buna rağmen benim sözlüğümde "keşke" sözcüğü yer almadığı için, o kitabı layık olduğu rafta bırakıp, yenisini yazmayı tercih ederim.
Çizgizâr sergisinin açılışında sunucu, "Hasan Bey konuşmayı düşünür müydünüz,"dediğinde, Aycın'ın sessizce konuşmayayım dediği fark ediliyordu. Salon hep birden büyük bir coşku ile konuşma istediğini belirtince, Hasan Aycın, mahcup bir eda ile kürsüye geçti: "Konuşmayı bilseydim çizmezdim. Hepinize teşekkür ediyor, saygı ve sevgilerimi sunuyorum" dedi. Ama şöyle bir şey de var: Hasan Aycın yazıyla da tanışık biri. Bu çerçevede Hasan Aycın'dan örneğin Semih Balcıoğlu gibi Önce Çizdim Sonra Yazdım benzeri bir kitap beklentisi içinde olmak abes bir beklenti midir?
-Hasan Aycın'ın telefonu vardır sizde, hadi bu soruyu ona birlikte soralım.
Zaman ayırdığınız için, yanıtlarınız için teşekkür ediyorum.
Röportaj: ASIM ÖZ
Haksöz-Haber
