1. YAZARLAR

  2. Şevket Kotan

  3. Tarihselciliğin İslam Düşünce Geleneğinde Bir Karşılığı Yoktur

Tarihselciliğin İslam Düşünce Geleneğinde Bir Karşılığı Yoktur

Şubat 2021A+A-

Tarihselcilik meselesi günümüzde bazı kesimlerce çokça tartışılıyor. Meselenin Müslümanlarca ele alınış biçiminde ise birçok farklılık söz konusu. İlahiyat camiasından Doç. Dr. Şevket Kotan ile tarihselciliğin İslami düşünce zeminindeki karşılığı, tarihsellikle olan farklılıkları, modern bir yaklaşım olarak Kitab-ı Kerim’i anlamada karşıt tezleriyle birlikte ele alınış biçimi ve deizm, sekülerizm gibi tanımlamalarla olan irtibatı konusunda yaptığımız röportajı ilginize sunuyoruz.

Doç. Dr. Şevket Kotan Kimdir?

1963 yılında Ağrı’da doğdu. 1978 öğretim yılında Muş İmamHatip Lisesinden mezun oldu. Aynı yıl Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesine başladı ve 1985 yılında mezun olarak lisans eğitimini tamamladı. 1978-1981 yılları arasında Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde görev yaptı. Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslam Bilimleri Anabilim Dalı Tefsir Bilim Dalında başladığı yüksek lisans eğitimini “Kur’an’a Göre Yahudilik ve Hristiyanlığın Geçerliliği Sorunu” başlıklı teziyle 1994 yılında tamamladı. Aynı enstitüde yürüttüğü doktora çalışmasını ise “Kur’an ve Tarihsellik Tartışmaları” başlıklı tez çalışmasıyla 2001 yılında tamamladı. Kaleme aldığı bilimsel çalışmaları Tezkire, Bilimname, Milel ve Nihal ve İslami İlimler gibi dergilerde yayımlandı. Halen İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tefsir Anabilim Dalında öğretim üyesidir.

Röportaj: Yasir Bayram

--------

- Tarihselcilik tartışması modern dönemle beraber neşvünema bulmuş olmakla birlikte İslam düşünce geleneğinde de izleri aranan ve çeşitli atıflara konu olan bir mesele. Tarihselciliğin İslam düşüncesinde bir karşılığının olduğunu düşünüyor musunuz? 

Bu soruyla şayet “tarihsellik” kavramını kastediyorsak, tarih kavramının modern tartışmalar içerisindeki bağlamına tam olarak uymasa da bu kavramın İslam geleneği içerisinde bir karşılığının olduğuna ilişkin bazı göstergelerin olduğunu söyleyebiliriz. Yok eğer günümüzde Kur’an’ın tarihselliği tezi etrafında dönen tartışmalarla ortaya çıkan, bilinen olguyu kast ediyorsak -ki biz buna tarihselcilik diyoruz- bunun İslam düşünce geleneği içerisinde bir karşılığının bulunduğunu söylemek mümkün değildir.

Başta Fazlur Rahman olmak üzere tarihselcilere göre, ilk zamanlarda Müslümanlar Kur’an’ın tarihselliği düşüncesine bağlıydılar ve mesela Hz. Ömer’in bazı tatbikatlarında görüldüğü gibi Hz. Peygamber’den sonraki uygulamalarında bu düşünceye uygun davranmışlardır. Onlara göre ilk nesiller, Kur’an’ın lafzî manasına dayanan formları/hükümleri aynen tekrar etmek yerine daha uygun gördükleri yeni çözümler, tatbikatlar geliştirmişlerdir. Onlar bu görüşlerini, Hz. Ömer’in, Hz. Peygamber’in uygulamasına rağmen, zekâttan “müellefe-i kulûb”a verilen payı kesmekle ve fethedilen araziyi savaş gazilerine dağıtmakla Kur’an’ın açık hükümlerini uygulamadan kaldırdığını öne sürerek örneklendirmektedirler. Aynı şekilde bazıları da tarihselciliğin İslami kökenine kanıt diye İmam Malik, İmam Şatıbî, İmam Mâturîdî gibi ulemadan bazı şahsiyetlerin kimi görüşlerini örnek göstermektedirler. 

Tarihselci düşüncenin İslam geleneğinde bir karşılığının olmadığı hususunda iki şey söylemek yeterli fikir verebilir. Bunlardan ilki, Fazlur Rahman ve bazı takipçilerinin Hz. Ömer hakkında aktardıkları bilginin yanlışlığıdır. Onların verdikleri örneklere göre Kur’an’da Allah’ın açık hükümleri yer almasına rağmen, Hz. Ömer bu hükümlerin aksine kendi görüşüyle amel etmiştir. Oysa bu, doğru bir bilgi değildir. Zira onların aktarmalarının aksine, bu örneklerden biri olan müellefe-i kulûbla ilgili rivayetlere göre olayın aslı şöyledir: Hz. Peygamber, çeşitli maslahatları gözeterek diğer bazı şahıslar gibi kabilesinin güçlü reisi olan sahabeden Akra b. Habis’i de seçmiş ve kalpleri İslam’a ısındırılmak istenenler adı altında onlara zekâttan pay vermiştir. Bu kimseler fetihlerde büyük başarılar elde ediyorlardı. Nitekim bir gün Halid bin Velid’in yanında yalancı peygamberler ile yapılan savaşlara katılan Akra, hilafeti döneminde irtidat hadiselerinin devleti oldukça zorladığı bir sırada Ebu Bekir’in yanına gelip: “Bahreyn’in haraç vergisini bize verirsen, biz de kavmimizin itaatini, bağlılığını sana garanti ederiz.” diyerek ek mali bir talepte bulunur. Hz. Ebubekir de bu talebe olumlu yanıt vermiş, bir evrak tanzim ederek onay için bunu Hz. Ömer’e göndermiştir. Hz. Ömer bu kâğıdı okuduktan sonra yırtıp atmış, bir başka rivayete göre de ilgili kısmı silmiştir. Yine rivayete göre Hz. Ömer, “Hak belli batıl belli olmuştur; biz size bunu vermeyiz.” diyerek bu talebi reddetmiştir. Fakat bu olayda Hz. Ömer’in reddettiği şey bu sahabiye zekâttan pay vermek değil, onun ek olarak istediği haraç vergisidir. Tarihselciler de bu olaydan hareketle, Allah’ın beyan ettiği, Peygamber’in de uyguladığı bir dinî kuralı Hz. Ömer’in kaldırdığını iddia ederek bu tür hükümlerin tarihsel olduğunu, dolayısıyla Kur’an ahkâmının değiştirilebileceğini iddia ediyorlar.

Bu olayın aslına bakılınca, tarihselcilerin Kur’an’dan ve İslami literatürden seçmeci bir şekilde birtakım parça bilgileri alarak tarihselci düşünceye bir temel inşa etmek için arayışta oldukları ama dürüst davranmadıkları görülmektedir. Yukarıdaki olayı sanki Hz. Ömer’e göre artık müellefe-i kulûba zekât verilmeyeceği şeklinde aktarmaktadırlar. Hz. Ömer’in Kur’an’da yer almasına karşın fethedilen Irak arazilerini gazilere dağıtmadığını örnek göstermelerindeki durum da aynıdır. Orada da olay anlattıkları gibi değildir. Hz. Ömer bu olayda Kur’an’daki başka bir ayeti hatırlatarak o ayetle amel edilmesi gerektiğini söylemiştir. Dolayısıyla burada da Hz. Ömer’in bir ayetin açık hükmünü uygulamadan kaldırdığı iddiası temelsizdir. Çünkü Hz. Ömer’in başka bir zaman fethedilen arazileri savaş gazilerine dağıttığını görmekteyiz. Bu bakımdan, Hz. Ömer’in bu uygulamaları İslam fıkhında şekillendiği gibidir. Zira fıkıh zaten Hz. Ömer ve diğer ileri gelen ilim sahibi sahabenin yorum ve uygulamaları doğrultusunda teşekkül etmiştir.

Onların İmam Malik’in Medine tatbikatlarını örnek göstermelerine gelince bunun üzerinde durmaya bile gerek yoktur. Sadece şunu söyleyelim: İmam Malik’in Medine’deki sahabe cemaatinin icmasına dayanarak ortaya koymuş olduğu çözümleri tarihselciliğe hiçbir şekilde köken olamaz. Çünkü sonuç itibarıyla İmam Malik’in fıkhı ortadadır. İmam Malik’in kendisi İslam fıkhının kurucularından biridir. Eğer o, tarihselci ise o zaman zaten tarihselcilerin İslam geleneği hakkında söyleyecekleri bir şey kalmaz; bunun yerine onun fıkhını geliştirmeleri, Maliki mezhebine intisap etmeleri gerekir. İmam Malik’te usul “edille-i şeriyye”dir.  (Kitap, Sünnet, icma, kıyas, mesalihi mürsele vd.). İmam Malik’in fıkhında tarihselliğin iddialarına zemin teşkil edecek herhangi bir şey bulunmamaktadır. Ne var ki onlar, demin söylendiği gibi, tarihteki bazı uygulamaları eksik bir şekilde alıp yorumlayarak buradan tarihselci düşünceye İslam içinden, Hz. Peygamber döneminden, Hz. Ömer döneminden, İmam Malik’ten bir dayanak, köken aramaya gayret etmektedirler.

İkinci nokta ise daha önemlidir. Zira tarihselciler bu düşünceye İslam geleneği içerisinde bir köken arayarak ona meşruiyet kazandırmak isterlerken, hem tarih bilincinden uzaklaşıyorlar hem de içinden çıkılmaz bir anakronizmin içine düşüyorlar. Böylece İslam geleneğini tarih bilincinden uzaklaşmakla ve şer’i delilleri kullanarak tarihsel formları/hükümleri evrenselleşmeye zorlamakla eleştirirken, eleştirdikleri duruma en çok kendileri düşüyorlar. Tarih bilincinden uzaklaşıyorlar; çünkü tarih bilincinde ve yorumunda geleneğin göz ardı edilemeyecek rolünü hesaba katmak yerine modernite koşullarının tarihsel aklıyla yeni bir tarih inşa ediyorlar.  Böyle olunca çok farklı bir yola girmiş oluyorlar. Mesela tarihselciler Kur’an’ın asıl itibariyle bir hitap olduğunu, bir bağlamının bulunduğunu, onun doğru manasının ancak bu bağlam içinde anlaşılabileceğini sıkça ifade eder, bu hususun altını çizerler. Kur’an’ın gerçek manasının ilk muhatapların anladığı mana olduğunu söylerler. Ama bu vurgularına rağmen, Hz. Peygamber’in, sahabenin, tabiinin ve ondan sonraki nesillerin bu manada Kur’an’ın tarihsel bir boyutu olduğunun şahitleriyken kendilerinin tarihselci anlayışına benzer herhangi bir bakış açısına sahip olmadıkları şeklindeki tarihsel olguyu göz ardı ederler. Bu tarihi adeta yok sayarlar. Bu tarihi temel alma yerine bazı karine türünden şeylerden hareketle o dönemlerden tarihselci ideolojiye mesnet teşkil edecek şekilde yeni bir tarih inşa ediyorlar. Modernite tarihselliğinde inşa etmekte oldukları bu tarih, ihtiyaç duydukları bir tarihtir. Hâlbuki İslami ilimlerin ve fikriyatın göz ardı edilmeyecek bir teşekkül tarihi vardır. Bu teşekkül tarihi, Müslümanların dinin peygamberinden tevarüs ettikleri anlayış üzerine kurulmuştur. Mesela o nesiller, sorunların çözümünde Peygamber’in ayetleri delil olarak kullandığını görmüşler, fıkıh da böyle teşekkül etmiştir. 

Anakronizme düşüyorlar; çünkü Orta Çağ koşullarındaki tarihsel olaylar bağlamında ortaya çıkan olgularla günün olgularını tarihsel değişimin rolünü adeta sıfır düzlemine çekerek ilişkilendiriyorlar. Temel paradigma farklılıklarını göz ardı ediyorlar. Mesela İmam Mâturîdî gibi bir müfessir ya da İmam Şatıbî gibi bir usul âliminin bazı görüşlerini tarihselciliğin gelenekteki temelleri diye aktarırlarken, onların Kur’an anlayışıyla Kur’an’ı tarihsel bir örneklik olarak gören tarihselci anlayış arasındaki temel paradigmatik farkı görmezden geliyorlar. Hâlbuki bu iki bakış açısı hem paradigmatik hem de tarihsel/bağlamsal açıdan tamamen farklı yerlerde duruyorlar. İslam geleneğine ve bu geleneğin ulemasına göre Kur’an’ın her ayeti form itibariyle şer’i delil olup kıyamete kadar geçerliyken, tarihselcilere göre  satır aralarında bulunan evrensel mesajı haricinde Kur’an nazil olduğu döneme ait olan tarihsel bir metindir.

- Çeşitli konuşmalarınızda ve yazılarınızda tarihsellikle tarihselciliğin farklı şeyler olduğunu söylüyorsunuz. Bu yaklaşımınızı nasıl temellendirdiğinizi kısaca anlatabilir misiniz? 

Öncelikle belirtmek gerekir ki modern dönemde ortaya çıkan diğer İslami düşünce akımları gibi, tarihselcilik de bir kurtuluş söylemi, bir “kurtuluş teolojisi”dir. Müslümanların gerilemesi ve giderek gâvurlar karşısında kaybetmeye başlaması, Müslüman ulema ve entelektüeli dünyevi kurtuluş için Kur’an’a dönmeye sevk etmişti. Çünkü onlara göre Kur’an, ümmetin dünyevî kurtuluş ve terakkisinin iksirini derununda saklayan, bunun için de yeniden yorumlanması gereken bir kitaptı. Bu durum Kur’an’ı araçsalcı okuma sürecine sokuyordu. 

Dünyevî kurtuluşun Kur’an’da, onun şu ana kadar yapılmamış olan yeni yorumunda olduğuna inanan modern dönem İslam bilginleri, yeni metotlarla yeni tefsir türleri geliştirme ihtiyacı hissettiler. Özellikle Osmanlı dönemindeki terakki tartışmalarında geçtiği gibi, dinin hurafelere bulanmış olduğu ve bunun Kur’an’ın gerçek anlamını bulmayı perdelediği ve sonuçta ortaya çıkan yanlış din telakkisinin insanları atalete sürükleyerek geri kalmalarına sebep olduğu fikri, Kur’an’ın modern istihdamında yeni bir çığır açarak Kur’an’a dayalı çeşitli fikir akımlarının ortaya çıkmasına neden oldu. İşte tarihselcilik de bu modernist fikir akımlarından biridir ve İslam modernizmi olarak isimlendirilen düşünce eğiliminin tarihselci versiyonundan başka bir şey değildir. 

Modernizm genel anlamda Kur’an’ın akıl ve bilimin rehberliğinde yeniden yorumlanması gerektiğini önerirken, tarihselcilik, aynı şeyin İslam’ın tarihselliği temelinde yapılması gerektiğini önermektedir. Zira tarihselciliğin Müslümanlara önerdiği bakış açısı, İslam modernizmine karakter kazandıran bakış açısından temelde farklı değildir. Dayandıkları felsefe açısından ikisi de objektivist, pozitivist düşünce sistemleridir. Bu bakımdan Kur’an’ı anlama çabası, epistemolojik bir çaba olarak görülür. Fazlur Rahman’ın nüzul ortamına giderek o atmosfere girmek ve o günleri yaşayarak Kur’an’ın nesnel anlamını bulmak için önerdiği ikili hareket metodu, Kur’an’ın anlaşılması yolunda bir hazırlık, gerekli bir giriş olmasına karşın, gerçekleşmesi imkânsız bir hayaldir. Bunun imkânsızlığına rağmen böyle bir sübjektivite üzerine nesnel/radikal bir proje inşa etmek oldukça sorunludur. Böyle bir yöntem/usulü Kur’an’ın nesnel anlamı konusunda mutlak bir düzeyde görmek de aynı şekilde sorunludur. Bu oldukça kartezyanist bir yaklaşımı ifade etmektedir.

Görünen o ki tarihsellik meselesi bazı modernistler tarafından keşfedilince, bununla modernizmin İslam’a ilişkin taleplerinin yeni felsefi bir jargonla daha güçlü temellere kavuşacağı düşünüldü. Daha önce, akla ve bilime uygun olmadıkları mülahazasıyla mucize, kadın-erkek eşitsizliği gibi bazı konular tartışmaya  açılmış ve itiraza konu olmuştu. Tarihselcilikle birlikte ise bu görüşlerin, “Kur’an’ın tarihselliği” teziyle felsefi bir temele kavuşturulacağı düşünüldü. İlahî kelam tarihsel bir mahiyet olarak kodlandı; böylece satır aralarından birtakım ahlaki ilkelerin çıkarılacağı bir Kur’an anlayışı öne çıkarıldı. 

İşte modernizmin başka bir versiyonu olan bu fikrî argümana, tarihsellikten farkını vurgulamak için tarihselcilik demek gerekiyor. Varoluşsallığı temelinde insanın tarihselliğini ifade etmek ise tarihselliktir. Fakat Aydınlanmacılar gibi insanı tarih üstü mutlak özne, yani tarihten etkilenmeyen salt akıl varlığı gibi görüp buna mukabil insan eserlerini tarihsel mahiyetler olarak gören, hatta daha ileri giderek metafiziksel boyutunu göz ardı edip tarihsel boyutuna bakarak Kur’an’ı da tarihselleştiren bakış açısı ise tarihselciliktir. Yani tarihsellik düşüncesinin ideolojik istihdamıdır. Böyle olunca bu kartezyanist bakış açısı, tarihselcileri bir paradoksun içerisine düşürerek tarihsel dedikleri kutsal metinlerden evrensel sonuçlar çıkarmaya zorlamaktadır. Nitekim İslam dünyasında 15 asırlık tarihi ters yüz ederek Kur’an’ı tarihselleştiren ve içindeki bilgilerin yanlış olabileceğini, ahkâmının da Orta Çağ koşullarının ahkâmı olduğunu ileri süren tarihselcilerin hesabında insanın tarihsel bir mahiyet olduğuna dair en ufak bir imaya rastlanmamaktadır. Zaten eğer aklın tarihselliğini temel alan bir tarih bilinci esas alınacak olursa, Kur’an hakkında bu kadar cesaret isteyen iddialarda bulunmak mümkün olmaz. 

Kur’an’ın tarihselliğini temellendirmeye çalışan tarihselciliğin en önemli parametrelerini üç maddede toplamak mümkündür:

1. İslam’ın bidayetinden itibaren yerleşik anlayışın aksine Kur’an’ı tarihsel metin olarak görmeleri.

2. Nesnelci olmaları. Yani insan zihnini, genelde varlığı, özelde ise metinleri objektif olarak, yani metin için varsaydıkları özü olduğu gibi anlama imkânını ileri sürmeleri.

3. Tarih yorumunda, Batı felsefesinde bir dönem revaç bulan romantik anlayışta olmalarıdır. Romantik akımın da tarihselciler gibi hayali şuydu: Geçmiş bir tarihi, gerekli koşulları yerine getirerek zihinsel olarak o tarihin yaşandığı gibi tekrar yaşayabilir, o tarihte yaşayan insanlar gibi kavrayabiliriz. Mesela gerekli bilgi donanımını sağlayarak sahabe dönemine gidip zihinsel olarak sahabenin dünyasına girebiliriz. 

Hülasa tarihsellik, tarih bilincine, insanın kendisine, aklına, anlama imkânının içinde bulunduğu tarihsellik dolayımında düşünülmesine yönelik bir soruşturma ve eleştiri kültürüne işaret ederken, buna mukabil tarihselcilik, tarih üstü saf akıl varsayımıyla tarihsel dünyayı nesnel/objektif olarak kavrayabileceğine dair bir iyimserliğe işaret etmektedir.

- Tarihselcilik karşısında üretilen tezlere baktığımızda ‘evrensellik’ kavramı karşımıza çıkıyor. Evrensellik de sonuçta modern ve Batı düşünce geleneğine ait bir kavram. Bu bağlamda modern, post-modern anlama yöntemleri Kur’an’ı anlamak için kullanılabilir mi?

Kavramları farklı anlamlarda kullanma hususunda ciddi bir sorun var. Tarihselcilik karşıtları, evrenselcilik kavramını genelde İslam’ın ya da Kur’an’ın bütün insanlık için ve kıyamete kadar geçerli olması manasında kullanmaktadırlar. Böyle olunca, onların zihninde evrensellikle Müslümanlık aynı manaya gelmiş oluyor. Tarihselcilerin geleneksel İslam anlayışına sahip olan Müslümanları tanımlamak için tarihselciliğin karşıt kavramı olarak konumlandırdığı evrenselcilik, tarihselciliğin icat ettiği bir efsaneden başka bir şey değildir. Onların İslam ilim ve düşünce geleneğini ‘evrenselcilik’ şeklinde tanımlayarak yadsımaları, Hz. Peygamber zamanından başlayarak Kur’an’ı ve İslam’ı anlama faaliyetinin, bunun sonucunda geliştirilen usullerin, üretilen aklın, entelektüel birikimin ve son olarak Müslüman hafızanın yok sayılmasıdır. Gerçekçilikten uzaklaşarak inşa ettikleri bu evrenselciliği, hiç kimsenin sahiplenemeyeceği tarih dışı, hatta kriminal bir öteki şeklinde tasarlıyorlar. Sahiplenilmesi akıl dışı olan bir ötekilik suretinde var ettikleri böyle bir evrenselcilikle, ileri sürdükleri tarihselci tezlerine meşruiyet kazandırmaya çalışmaktadırlar. Bu nedenle de söz konusu evrenselciliği savunan hayalî ve sanal bir Müslüman üretme yoluna başvuruyorlar, sonra da tarih dışı, bağnaz, kafası çalışmayan, bugünün ve hatta gelecek tarihlerin tüm sorunlarını Orta Çağ’daki bir zaman diliminde küçücük bir kasabada geçen bir hikâyeye sığdıran, acınası müzelik bir tip olarak resmediyorlar. Hâlbuki geleneksel anlayışa bağlı Müslümanların evrensellik kavramıyla basitçe ifade etmeye çalıştığı, Kur’an’ın bütün tarihlerde tüm insanlığa gönderilmiş olmasıdır.

Hakikatte Kur’an’ın, tarihselcilerin çerçevesini çizdiği manada tarihsel ya da evrensel olması gerekmez. Bütün imalarıyla birlikte bir düalizme sıkıştırılan tarihselcilik gibi evrenselcilik de modern kategorilerdir. Dolayısıyla Kur’an’ı bu arka planla tarihsel ya da evrensel diye kategorize etmek eşit şekilde sakıncalıdır ve daha başta modernizme yakalanmaktır. Bu nedenle sağlıklı ve iyi niyetli bir soruşturma için tarihsellik, tarihselcilik, evrensellik ve benzeri temel kavramların anlam alanlarının karışıklığa mahal vermeyecek şekilde ortaya konması şarttır. İlaveten Kur’an’ın hangi bakımdan tarihsel ve hangi anlamda evrensel olduğunu ayrı ayrı ele almak gerekir. Kur’an’ın evrenselliği ile onun kıyamete kadar insanlığa rehberlik edeceği, helal ve haramlarının zamana bağlı olmaksızın geçerli olacağı ve ibadet ile ahlaka  dair beyanlarının dinî bir içeriğe sahip olduğu kastediliyorsa o takdirde Kur’an’ın evrensel bir kitap olduğu kabul edilmelidir. Şayet bununla, Kur’an ahkâmının koşullar ne olursa olsun her zaman uygulanması gerektiği kastediliyorsa, o durumda Kur’an’a, tarihsel ya da evrensel demek gerekmez. Burada konu, artık fıkıh alanına giren teknik bir konu olur. Kur’an ile pratik hayatın irtibatını doğru kurarak her tarih ve zamanda hayatı Kur’an’a göre yaşamanın usulü olan fıkıh ise hayat kadar esnektir. Müslümanların karşılaştıkları sorunları çözmek için daha da gelişebilir. İslam fıkıh usulü, tarihsel, yerel, özel ve diğer koşulları gözeterek Kur’an ahkâmını uygulamak kadar, onu iptal etmeden, uygulamadan kaldırmanın ve bunun yerine yeni bir uygulamayı ikame etmenin de usulüdür. Dolayısıyla tarihselcilik-evrenselcilik dikotomisi için ihtiyaç olarak üretilen evrenselcilik de evrenselci Müslüman da hayalî bir inşadan, bir efsaneden başka bir şey değildir.

- Türkiye’de tarihselci görüşü savunanlar arasında görüş farklılığı var mı? Varsa bu farklılığı nasıl yorumlamak gerekir?

Türkiye’de tarihselciliği sahiplenen şahsiyetlerin arasında pek çok noktada görüş farklılıklarından söz edilebilir. Fakat bu, çok doğal ve insani bir durumdur. Bazı kimseler tarihselciliği Kur’an’ı anlama/yorumlama konusunda bir imkân olarak görüp bunu entelektüel bir düşünme ve tartışma çerçevesinde tutarken, diğer bazıları ise bunu, modernitenin insanlığa dayattığı hayat tarzına uyumlu bir İslam düşüncesi geliştirmek için kullanmaktadır. Bazıları bunu felsefi bir düzeyde tartışırken diğer bazıları ise fıkhî/amelî düzeyde çağdaş bir hayat modelinin geliştirilmesi amacına yönelik tartışmaktadırlar. Bu nedenle tarihselciler diye bir genelleme yapmak dahi aslında oldukça sakıncalıdır. 

Mesela Fazlur Rahman’ın bazı takipçileri, ondaki duruşu da aşarak daha ileri düzeyde, sonraki zamanlara söz söyleyebilme açısından Kur’an’ın tarihsel olduğunu kanıtlamak için ilgili ilgisiz ne bulurlarsa kullanmaktadırlar. Bunun için düşüncelerinin odak noktasına aldıkları tarihsel metodu her ihtiyaç duyduklarında bir kenara bırakarak eleştirdikleri lafızcılığa sığınmaktan geri durmamaktadırlar. Söz gelimi Kur’an’daki, “Biz seni, bütün insanlara ancak müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik.” (Sebe, 28) ayetindeki “bütün insanlara” peygamber olarak gönderildiği manasını ifade eden “kaaffe” kelimesini tarihsel arka plan ve bağlamla alakası olmayan bir manaya zorlayarak Kur’an hitabının yerelliğini ispat etmeye çalışıyorlar. Bunun için de mesela “Ey insanlar! Hepiniz topluca İslam’a girin.” (Bakara, 208) ayetindeki ve kelimenin geçtiği benzeri ayetlerdeki tarihsel/bağlamsal manaları da göz ardı ederek söz konusu ifadeyi “engel” olarak yorumlamaktadırlar. Bu iddiayı desteklemek için kelimenin dilimizde de kullanılan “kîlu kal” ile geçen geçersiz yan anlamlarına başvurmaktadırlar. Başka bir örnek de Kalem Sûresi’nde geçen “zenim” kelimesine verdikleri manadır. Burada Kur’an’ın lafzen Peygamber’e ait olduğunu kanıtlamak için kelimenin “babası belli olmayan” manasında olduğunu söylemektedirler. Müşriklere “babası belli olmayan” manasına gelen kelimeyle hitap etmesinin Allah’a yakışmayacağını, olsa olsa sinirlendiği için bir beşer olan Peygamber’in onlara böyle hitap etmiş olacağını ifade etmektedirler. Burada da açık şekilde tarihsel metodu bırakıp lafızcılık dedikleri yönteme başvuruyorlar. Eğer ayetin içerisinde yer aldığı ayetler grubunun indirilmesindeki tarihsel arka plana, ayetin bağlamına ve kelimenin sevk edildiği manaya bakılacak olursa ayete böyle bir mana vermenin zorlamadan öte bir mana ifade etmediği görülecektir. Kelime burada, bir kimsenin bir kavimden olmadığı halde kendisini o kavme nispet etmesi gibi, kendisini olduğundan daha büyük göstererek bununla maddi manevi çıkar elde etme manasına gelmektedir. Burada söz konusu kişi olan Velid Bin Muğire, Kureyş’in en itibarlı adamıdır. Uzatmamak için sadece şunu söylemekle yetineyim: Eğer Mekke’nin o günkü koşullarında Hz. Peygamber Halid bin Velid’in babasına böyle çirkin bir kelime kullanmış olsaydı tabir yerindeyse kendi ayağına kurşun sıkar ve Mekke’de kendisini bitirirdi. Kaldı ki Hz. Peygamber asla böyle çirkin kelimeler kullanmazdı. Bu ona yakışmazdı da. İşte bu örnekler, onların yeri geldiğinde nasıl ideolojik bir tutumla doğru diye öne sürdükleri metotlarını terk ettiklerinin,lafızcılığa sığınarak Kur’an’ı yorumladıklarının bariz örnekleridir.

- Tarihselciliği; yaşadığımız kültürel, düşünsel, siyasal tartışmaların içerisinde bir bütünlük kategorisinde değerlendirdiğimizde insanların doğrudan hayatlarına müdahale eden anlayışlarla (deizm, sekülerizm vs.) irtibatı konusunda neler söylersiniz? 

Daha önce Bilimname dergisinde yayınlanan bir makalemde, tarihselciliğin İslam geleneğini dönüştürebilme potansiyelini tartışmış ve sonuç olarak, İslam tarihi içerisinde ortaya çıkan fikir akımı ve mezheplerin hiçbirisinin geleneği dönüştüremediğini, fakat tarihselciliğin böyle bir potansiyele sahip olduğunu söylemiştim. Çünkü Şia dâhil, geçmiş fikir akımı ve mezheplerin tamamı, temel bir paradigmada ortaklaşıyorlar. Buna göre Kur’an, Allah tarafından vahiy meleği vasıtasıyla Peygamber’e gönderilen ve kendi diliyle okunan bir vahiydir. Bu vahiy bütün insanlığa hitap etmektedir ve önerdiği inanç ve hayat sistemi kıyamete kadar geçerlidir. İşte bütün İslam mezheplerinin geliştirmiş olduğu İslam bilgi sistemi, bu temel üzerine kuruludur. Fakat tarihselcilik tam da bu temel paradigmaya itiraz ederek İslam bilgi sisteminin temel kodlarını değiştiriyor. Onlara göre vahiy, Peygamber’in dış dünyasından, Allah tarafından melek vasıtasıyla gönderilmemiştir. Aksine vahiy üstün meziyetlere sahip şahsiyetler olan peygamberlerin iç dünyasından feyezan eden, coşup taşan bir olaydır. O, Allah’tan gelen bir ruh olarak onun kalbine yerleşmiştir. Kalbine gelen bu ruhla Peygamber, kendi iç dünyasından feyezan eden bu olguyu dışardan kulağına gelen bir ses, hatta gözüne insan suretinde görünen bir melek şeklinde görebilir. Nitekim İslam vahyinde de durum budur. Bu bakımdan Kur’an’ın sözü, lafzı Peygamber’e aittir!  

Lafzın tarihsel bir şahsiyet olan Peygamber’e ait olması, Kur’an’ın lafzı yanında manasının da tarihsel olmasını icap eder. Peygamber’in ufku ve bilgisi kendi döneminin imkânlarıyla sınırlı olup o dönemin tarihselliği/kültürelliği ile şekillendiği için; mesela kıssa anlatımlarındaki gibi Kur’an’da yer alan bilgilerin bir kısmı efsanevî/mitolojik olabilir. Çünkü Peygamber’in içerisinde bulunduğu Arap toplumunda bu kıssalarla anlatılan olaylar hakkındaki tarihî bilgi o şekildeydi. Kaldı ki kıssaların anlatılmasındaki amaç da tarih bilgisi vermek değil mesajın aktarılmasıdır. Kur’an ahkâmı, hatta ahlaki ilkeler dahi o günün toplumunun anlayışı ve kültürü bağlamında şekillenmekteydi. Zaten o günün dünyasında toplumsal temayüllere göre bu uygulamalar, adaleti sağlayan uygun uygulamalardı. Bu bakımdan Kur’an’ın muhtevası, tarihsel bir şahsiyet olan Peygamber’in ve içinde bulunduğu toplumun tarihselliğinde şekillenen tarihsel bir muhtevadır.

İşte Kur’an’a, vahye ve Peygamber’in konumuna ilişkin bu yeni anlayış, Kur’an’ı hakkın ve doğrunun ta kendisi diye gören, vahyin Cebrail vasıtasıyla seçilmiş ümmi bir peygambere gönderilen Allah’ın kelamı olduğuna inanan Müslüman için, hayallerinin yıkılması ve imanının derin bir sarsıntıya uğraması manasına gelmektedir. Çünkü eğer böyleyse, asırlardır gerçekler saptırılarak kendilerine yanlış dinî bilgiler verilmiş, bir bakıma kandırılmışlardır. Kandırılmışlık hissinin din konusunda bir güven bunalımına yol açması ve bunun sonucunda deizm, sekülerizm ve hatta ateizm benzeri inanç yapılarına eğilimi artırmasını öngörmek kehanet olmaz.

- Son olarak Kuran’ı önemseyen, anlamaya çalışan bir Müslüman için ne önerirsiniz? 

Eğer meslekten olmayan ortalama duyarlı bir Müslümandan bahsediyorsak, bir müfessir havasına girmeden sahabenin yaptığı gibi bol bol Kur’an okumalarını, onun sesine kulak vermelerini, anlamaya çalışmalarını ve yapabildikleri kadar yaşamalarını öneririm. Her okuyucunun Kur’an’dan mutlaka kendi payına düşen bir nasibi vardır. Bu nasibi aramalarını, Kur’an’ı bir araştırma nesnesine dönüştürmekten uzak durarak onun manevi havasında huzur bulmalarını tavsiye ederim. 

BU SAYIDAKİ DİĞER YAZILAR