1. YAZARLAR

  2. Gülden Sönmez

  3. Şehitlerin Bereketi İsrail’i Bitirecek!

Şehitlerin Bereketi İsrail’i Bitirecek!

Haziran 2010A+A-

İsrail'in, Gazze'ye insani yardım götüren Mavi Marmara gemisinde gerçekleştirdiği katliamın tanıklarından olan İHH yetkilisi Av. Gülden Sönmez ile saldırı sırasında yaşananlar ve olay sonrası gelişmeler üzerine konuştuk.

Röportaj: Esra Çiftçi Dindar / Zuhal Özyurt 

İsrail’in Gazze’ye uyguladığı ambargoyu kırmak için İHH geçen yıl Aralık ayında Gazze’ye karayolu ile yardım götürmüştü. Sizin de  görev aldığınız konvoy, İsrail ve Mısır’ın tüm baskılarına rağmen yardımları Gazze’ye ulaştırmayı başarmıştı. Karayolu ile Gazze’ye gitme fikrinden gemiler ile yardım götürmeye karar veriş arasındaki süreci bize özetleyebilir misiniz?

Deniz yoluyla Gazze’ye gitmek önceden de var olan bir projeydi. Biz 2008’in sonunda yapılan saldırının hemen öncesinde böyle bir plan yapmış, hatta hazırlıklarını tamamlamıştık. Gemiler araştırıyorduk. Türkiye’den de yurt dışından da birkaç gemiyle gitmeyi planlamıştık. Gazze ambargosu hem karadan Mısır tarafından hem de denizden uygulanıyor. Denizden uygulanan ambargoda tamamen İsrail’in fiilî müdahalesi söz konusu. Ancak bir şekilde bu ambargonun ortadan kalkması için karadan ve denizden birlikte çalışmak gerekiyor. Ambargoyu ortadan kaldırmak için, özellikle belirtmek isterim ambargonun şeklini değiştirmek için değil, tamamen ortadan kaldırmak için yapılan çalışmaların hepsi yine hem denizden hem de karadan sürecek.

“Rotamız Filistin, Yükümüz İnsani Yardım” sloganıyla yola çıktınız. Bu hareketin oluşumunda İHH’nın yanı sıra başka insan hakları derneklerinin de katkısı ve katılımı vardı. Bu kuruluşlar ve onlarla ilişkiniz anlamında bizi kısaca bilgilendirir misiniz?

Normalde dünyanın birçok yerinde pek çok kuruluşla bazen birlikte bazen tek tek işbirliği yaparak birtakım çalışmalar yapıyoruz. Özellikle kriz bölgelerine yaptığımız çalışmaları bildikleri için dünyanın dört bir tarafında bazı yardımları bizim üzerimizden götürmeyi tercih eden, kendileri gidemeyen ve İHH’nın götürmesini isteyen kuruluşlar var. Ama bu organizasyonda birleştiğimiz kuruluşlar tamamen Filistin ve özellikle Gazze’de ambargoyu kırmak için kurulmuş olan hareketler. Onlar kara konvoyunda olduğu gibi bizimle beraber bu çalışmayı yürütmek için teklifte bulundular.

Biz İHH olarak da zaten farklı bir insani yardım kuruluşuyuz. Hem kriz bölgelerinde hem kritik bölgelerde çalışıyoruz. Bilinç oluşturmaya yönelik bir politikamız, bir misyonumuz var. Temel ilkelerimizde anlaştığımız sürece bütün kuruluşlarla işbirliği yapıyoruz. Kendi kimliğimizden kaynaklanan, kendi kuruluş ilkelerimizle ilgili bir problem yoksa işbirliği yapmakta kaygı duymuyoruz. Müslüman olsun ya da olmasın fark etmez işbirliği yaptığımız kuruluşlarla kampanya büyüdü, yaygınlaştı ve bizleri destekleyenlerin sayısı yüzleri aştı.

Mavi Marmara gemisiyle 27 Mayıs’ta Antalya’dan Gazze‘ye doğru yola çıktınız. Farklı inanç ve ideolojilerden insanlarla bir arada yaklaşık 3-4 günlük bir gemi yolculuğu yaptınız. Nasıl bir hissiyat taşıyordunuz? Saldırıdan önce gemideki atmosfer nasıldı?

Gemide tam anlamıyla kardeşçe bir muhabbet söz konusuydu. Herkes bir araya geliyor, akşamları, sabahları sohbetler oluyordu. Türkçe, Kürtçe, İngilizce marşlar, ezgiler, ilahiler söyleniyordu. Gece yarılarına kadar denizin üzerinde seyrettiğimiz ve beklediğimiz zaman tüm filo olarak bir araya geldiğimiz zaman hep insanlar birbirlerine ikramda bulunuyorlar, birbirleriyle tanışıyorlar, birbirleriyle farkı farklı organizasyonlar yapıyorlar, birisi sohbet veriyor öbürleri dinliyordu. Çok farklı cemaatlerin, farklı yapıların temsilcileri birbirlerini dinliyordu. Farklı dinden olan insanların aralarında hiçbir problem olmadı, hatta o kadar güzel bir dayanışma, o kadar güzel bir muhabbet vardı ki bir keresinde gemide bulunan başpiskopos, İncil’ini aldı  ve namaz kılan arkadaşlarımızın yanında saf tutarak dua etti.

İsrail’in muhtemel bir saldırıda bulunacağı önceden öngörülmüş müydü? Ya da İsrail herhangi bir müdahalede bulunursa nasıl bir tavır takınılacağı konusunda gerek İHH yönetimi olarak gerekse gemideki diğer katılımcılarla karar verilmiş bir kararınız var mıydı?

Açıkçası böyle bir saldırı açık denizde düşündüğümüz bir şey değildi. Ama tedbir anlamında ihtimalini hesap etmemiz gereken bir şeydi. Yük gemimize saldırı olabileceği zannı taşıyorduk ama İsrail’in, açık denizde donanmasıyla, askeriyle yolcuların olduğu sivil bir gemiye saldırı düzenleyeceğini düşünmedik. Yine de İsrail’in ne kadar vahşileşeceğini bildiğimiz ve bizim sesimizi, canlı yayınımızı keseceğini hesap ettiğimiz için buna dair tedbirler almıştık.

Direkt ateş ederek saldıracağı ihtimali olmadığı için daha çok İsrail eğer gemimize el koymaya kalkarsa ya da çarparsa insanların can yeleklerini giymeleri ve kendilerini ona göre korumaları vb. noktada tedbirler alındı, plan yapıldı. Nitekim bundan önce 40 mil’in ötesine kadar İsrail, kimseye böyle bir müdahelede bulunamamıştı.

Açıkçası akşamki tacizlerden dolayı o gece bir şeyler yapabileceklerini hesap ettik. Fakat alabileceğimiz tüm tedbirleri aldık. Evet, sonuçta biz insani yardım taşıyoruz. Sivil toplum kuruluşlarının oluşturduğu bir gemiyiz. Daha ötesinde bir şey yapmamız mümkün değildi. Böyle bir saldırı olacağını bilebilseniz de silah taşımayacağınız için fark eden bir şey olmayacaktı. Ama medyanın, kamuoyunun bilgilendirilmesi anlamında aldığımız tedbirin ne kadar haklı bir tedbir olduğu ortaya çıkmış oldu.

İsrail’in Gazze’ye yardım malzemesi taşıyan sivil insanlara ve gemilere saldırısı onun hak hukuk tanımaz zorba tutumunu tüm dünyanın gözleri önüne serdi. Saldırı sonrası karşılaşılan direnişin İsrail’in hiç hesaplamadığı bir şekilde gerçekleştiği ve sonuç verdiği çokça dile getiriliyor. Sizin bu konu ile ilgili değerlendirmeniz nedir?

İsrail bize yaptığını Filistinlilere her gün, daha fazlasını yapıyor. Filistinliler bizim yaşadıklarımızdan çok daha ağır şeyler yaşıyor. Bir şekilde Filistinlilerin ne yaşadığını dünya bizim üzerimizden görmüş oldu. Filistinliler bizim kadar şanslı olup tüm dünyanın odaklandığı şekilde yaşadıklarını duyuramıyorlar.

Sivil, sadece insani yardım taşıyan 36 ülkeden insanın olduğu bir gemide bunlar yapılıyorsa Filistinlilerin ne yaşadığını siz düşünün. Bizler Filistinlilerin yaşadığı işgali gemimiz işgal edilerek yaşadık, esaretleri yaşadık, işkenceleri yaşadık ki onlardan çok daha hafif bir şekilde yaşadık. Katledilmeyi yaşadık, yaralılara nasıl muamele edildiğini gördük, hepsi bir nevi bizim üzerimizden dünyaya gösterilmiş oldu.

Ben bedeli ağır olsa da bu filonun Müslümanlar, insanlık ve Filistinliler için en faydalı şekilde, Allah’ın yardımıyla sonuçlandığını düşünüyorum. Yaşananları anlamayan, bilmeyen, duymayan, duymak istemeyen herkesin bilmesini, duymasini ve görmesini sağlamış olduk.

Siz geminin hangi bölümündeydiniz? Diğer kadınlar neredeydiler? İsrail askerleri kadınlara nasıl davrandılar? Saldırı anını bize kısaca aktarır mısınız?

Ben en üst kattaydım. Diğer kadınlar alt kısımdaydı. Bizzat bütün saldırılara bir şekilde şahit oldum. Esasen ben telsizden diğer gemileri, yük gemilerimizi ve Yunanistan gemilerini kontrol ediyordum. Çünkü onlara saldırabilirlerdi ve çıplak gözle çok net bir şekilde gelen bütün botları, gemileri ışıklarından seçebiliyorduk. Silahları bize doğrultulmuş, tahminen 15’er kişilik hücum botları yaklaştılar ve her taraftan bizi sardılar. Ellerinde çok yüksek demir kancalı çubuklar vardı. Onlarla kanca takıp çıkmaya çalışıyorlardı ama ondan daha önce yaklaşır yaklaşmaz ateş açmaya başladılar. Önce korkunç bir gürültü çıkaran ses bombaları, ardından gaz bombaları ve sürekli bir makinalı tüfek sesiyle ateş eder gibi bir ateş sesi. Geminin her tarafını sararak ateş açtılar. Bu esnada helikopterler geldi. Bir taraftan hücum botlarından, bir taraftan da helikopterden ateş açıyorlardı. Bu esnada birçok arkadaşımızı vurdular. Şunu da çok net söyleyebilirim, hedef alarak ve direkt öldürmek niyetiyle vurdular. Mesela Cevdet kardeşimiz “Hani ola ki frekans çalışmadıysa ve görüntülerimiz gitmediyse bir kare olsun saldırı olduğunu fotoğraflayayım, internetten gönderebilirsem göndereyim ve dünya duysun ki bu gemi böyle bir saldırıya uğradı.” diyerek yukarı çıkmıştı. Elinde fotoğraf makinası vardı, sadece bir iki kare fotoğraf çekecekti ve inecekti. Tabi oraya geldiğinde de benim yanımdaydı ve geldiğinde diğer insanların nasıl katledildiğini de gördü. Fotoğraf çekerken alnından vuruldu. İsrail askerleri eğer sadece etkisiz hale getirmek isteselerdi çok rahatlıkla onu bacağından ya da kolundan vurabilirlerdi. Direkt öldürmeye yönelik olarak ateş açtılar ve bunu devam ettirdiler.

Saldırı sonrası yaralılarımız, şehitlerimiz vardı. Gemiyi ele geçirince kadınlar güverteye çıktılar ve yaralılarımızı tedavi etmeye başladılar.

İslami mücadelede kadının rolü, yeri teorik düzeyde hep tartışılır bir meseledir. Mavi Marmara gemisindeki kadınlar bir anlamda bu teorik tartışmaların üstüne çıkarak bize kadınların en zor koşullarda ve en çetin mücadele şartlarında dahi yüklenmesi gereken İslami ve insani sorumluluklarıyla ilgili önemli bir mesaj verdiler. İslami sorumlulukların her alanda kadın ve erkek tarafından paylaşılması gerektiğine dair güzel bir şahitlik sergilediniz. Siz İsrail saldırısı ve sonrasında gemideki kadınların direnişleri, cesaretleri ve fedakârlıkları noktasında neler anlatmak istersiniz?

Kesinlikle herkes çok metanetli ve cesurca yaralılarla ilgilendi. Kadınlar soğukkanlılıklarını korudular ve doktorlara yardım ettiler, şoka girmiş insanlarla ilgilendiler. Onların bu cesur ve örnek duruşu birçok yaralı için moral oldu. Ateş açılıyor ve bizler ortada duruyoruz. Yurt dışından gelen kadınlar çok cesur davrandılar. Özellikle de İsrail’den gelen Arap milletvekili kadını tüm dünya tanımalı. Saldırı ve sonrası süreçteki görüşmeleri hep o yaptı. Yine herkesi açık hedefe aldıkları, teslim aldıktan sonra kıpırdayanı vuracakları bir anda Keşmirli Ferrin isimli İngiltere’den katılan bir kadın da cesurca ayağa kalktı ve onlara ateş açmamaları gerektiğini söyledi. Yaralı askerlere yardım eden doktoru durdurdukları sırada bunu yaptı. Kadınlar bu anlamda gerçekten çok istisnai bir duruş sergilediler.

Kadın ve erkek olarak sorumluluklarımızı aynı hassasiyetle yerine getirmek adına mücadelenin içinde birlikte var olmak durumundayız. Allah’ın kulları kadınlar olarak bize emredilen emirleri tıpkı erkekler gibi hayata geçirmek sorumluluğunu taşıyoruz. Görevler, yerine getireceğimiz sorumluluklar, üstlendiğimiz şeyler farklı olabilir ama kendi pozisyonlarımıza göre mücadelede yer almalıyız. Kadınlar burada birçok şeyi göstermiş oldular.

Gülden Hanım, siz İsrail'den döner dönmez şehit ailelerini ziyaret ettiniz. Burada da aslında başka bir kadın olgusu var. Siz oradayken acaba ne oldu diye kaygılanan eşler, çocuklar ve aileler var. Şehit eşleri, şehit anneleri var. Onların duygularıyla ilgili gözlemlerinizi bizlerle paylaşır mısınız?

Onlar şehit olanların niçin orada olduğunu çok iyi anlamışlar, bu çok mutluluk verici bir şey. Demek ki hepsi, genç olanı da yaşlı olanı da yaşadıkları hayatın amacını etraflarına çok iyi anlatmışlar, çok iyi örneklemişler. Ve bu gemide niçin olduklarını da çok iyi anlatmışlar. Ki ailelerde şu tepkiyi görebiliyorsunuz: “İnsanlığın derdini omuzlayarak gitti. Çok kutsal, ulvi bir görev için gitti.” Şöyle diyen kadınlar, aileler var: “Her şeyin olabileceğini tahmin ediyorduk, Allah’tan geldi, başımız üstüne, gurur duyuyorum.”

Bu çok müthiş bir şey, birçok çocuğunu aynı anda kaybeden Filistinli anneleri hatırlatıyorlar. Onlar ile karşılaştırılmaktan utanıyorlar. “Onlar varken biz ağlayamayız!” diyorlar. Bu şekilde konuşmaları, gerçekten şehitlerimizin hayatlarını güzel yaşadıklarını anlatıyor bizlere. Çok iyi örnek olmuşlar hem evlatlarına, hem çevrelerine.

Bu gemide şehit olanların hepsi gittikten sonra da hizmetlerini, kendi misyonlarını taşıyan insanlar. Hayatlarını nasıl yaşadıkları ve hayatları karşılığı ödüllendirildikleri sonuç da çok önemli. Bunu iyi anlamamız gerekiyor. “Bu çağda bu anlaşılamazdı.” gibi geliyordu insanlara. “Ne yapabiliriz ki? İsrail’in bu tutumu ve devletlerin mevcut politikaları karşısında, Amerika karşısında...” Şimdi bir avuç insan hayatlarıyla ve şehadetleriyle gösteriyorlar neler yapabileceğimizi. Çok şey yapabiliriz, bunu gösterdi şehitler ve onların bereketleriyle de İsrail inşallah bitmeye doğru gidiyor.

Saldırıdan sonra Hükümetin olaya tepkisini nasıl yorumluyorsunuz? Sizce yeterli miydi? Sizce somut hangi adımların atılması gerekmektedir?

Birçok şeyi geldikten sonra duyduk ve gördük. Duruş anlamında gerçekten olması gereken çok doğru bir duruş sergilenmiş. Kendi misyonumuzu gölgelemeyecek, o gemilerin Gazze’deki ambargoyu kaldırmak için orada olduğunun önünü kapatmayacak şekilde çok net açıklamalar yapılmış. Bundan çok mutlu olduk. Başbakan’ın ve Davutoğlu’nun açıklamalarını ben memnuniyetle dinledim ama esasen bundan sonraki süreç önemli. Bu duruşun fiilî olarak da pratik sonuçlarıyla beraber devam etmesi gerektiğini düşünüyorum ve halkımızın da yediden yetmişe her kesimden insanın da iradesinin bu yönde olduğunu çok net bir şekilde gördüm. Zaten aksi olursa da hükümet kim olursa olsun kaybeder. Tüm dünya halklarının ve Türkiye’nin gösterdiği yönün pratik olarak da devlet politikalarına yansıması gerekiyor.

İHH’ya İsrail ile diplomatik yolların yeterince denenmediği, böyle bir girişimden önce İsrail’den izin alınmasının gerektiği yönünde eleştiriler yapıldı. İzin almadan gerçekleştirilen bu tür kampanyaların devletleri, hükümetleri zor durumda bırakacağı da bu eleştirilere ekleniyor. Bu eleştirilerle ilgili düşünceniz nedir?

Birincisi biz bir sivil toplum kuruluşuyuz. Bir yere yardım götürürken kimseden izin almak durumunda değiliz, kaldı ki ambargoyu uygulayan İsrail iken İsrail’den izin alıp yardım götürmek çok çelişkili. Buna ragmen İsrail'in “Sivil yardımlara izin veriyoruz.” şeklindeki beyanatlarının yalan olduğunu ispatlamak için biz, İsrail’e bir başvuru yaptık; “Gazze’ye yardım götürmek istiyoruz.” diye. Bu başvurumuz cevapsız kaldı. Biz İsrail eliyle Filistin’e yardım götürmeyiz, çünkü İsrail’in götürmediğini biliyoruz. İkincisi biz Filistin’e yardım götürürken bir tek muhatabımız vardır, o da Filistin. Filistin yönetiminden başka hiçbir muhatabımız yok. Ve yola çıkarken de biz bunu ilan ederek çıktık. Biz Filistin’e gidiyoruz. İsrail’in kara sularına girmeyeceğiz, İsrail’le bir alakamız olmayacak. Açık denizden devam edeceğiz, Gazze hizasına geldiğimiz zaman ise direkt Gazze’ye yöneleceğiz. İsrail’le muhatap değiliz, o sular İsrail’in suları değil, Akdeniz İsrail’in çiftliği değil.

Öte yandan biz bu yardımları çıkarırken ve bu organizasyonu yaparken Akdeniz’e kıyısı olan bütün bölge devletlerini bilgilendirdik. Muhatabımız Filistin devletini ve çıktığımız ülke olan Türkiye’yi de bilgilendirdik. Bu da normal prosedürdü. Sadece insani yardım taşıdığımız, Türk yetkilileri tarafından biliniyordu.

Ambargonun ortadan kalkmasını sağlama amacımızı yanlış yöne çevirecek hiçbir teklifi kabul etmedik. Çünkü biz bütün dünyaya ve halkımıza bu organizasyonu yaparken ne yapacağımızı ilan ettik. Bu bir mutabakattır, bu bir sözleşmedir. Bizim ne yapacağımız belli, ne taşıyacağımız belli, risklerimiz belli, bize yardım eden insanlar, bu gemileri satın alan insanlar her şeyi bilerek ve bizimle mutabakata vararak bu işe girdiler. Avrupa’daki partnerlerimiz de aynı şekilde her şeyi biliyorlardı. Biz ortaklaşmış sivil bir mutabakatla yola çıktık.

İsrail’in Gazze'ye gidecek hiçbir yardıma izin vermeyeceğini, İsrail'e teslim edilen yardımların Gazze'ye ulaştırılmayacağını aslında bütün dünya kamuoyu biliyor. Sizce niçin böyle açıklamalar yapılıyor?

Yaşanan sonuçtan İsrail çok rahatsız hatta kendi askerlerinin yayınlanan görüntüsünden dolayı bile kendi içlerinde çok büyük tartışmalar yaşıyorlar. Dünyaya çok güçlü, yenilmez bir ordu izlenimini vermişlerdi ama pet şişe, sopa vs. araçlarla yenilmiş bir İsrail ordusu imajı var. Ağlayan İsrail askeri imajından dolayı çok ciddi rahatsızlık yaşadıkları haberleri geliyor bizlere. Öte taraftan bütün dünyanın gözü önünde, sivil, barışçı bir grup insan tarafından, medya gözüyle de tescillendiği şekliyle bütün dünyaya rezil edilmenin, vahşi görünmenin sıkıntısını yaşıyorlar. Bu sıkıntıyı bertaraf etmek için de İHH’yı, filoyu karalama kampanyaları başladı. İHH’ya attıkları çamurlar, karalama kampanyalarıyla bazı insanların akıllarına sorular oluşturabilirler, ama bu çok önemli değil İHH ve diğer bileşenlerinin yapıp ettikleri çok açık bir şekilde ortadadır. İftiralar atabilirler, tek tek bu işin organizasyonu içinde yer alan insanlarla uğraşabilirler.

İsrail’i sadece İsrailliler olarak düşünmüyorum ben. Amerika’dan, Avrupa’dan, Türkiye’den İsrail’in bu politikasını destekleyen işbirlikçileri olmasa zaten İsrail bunları bu hadsizlikle yapamaz. Nereden bu haddi buldu kendinde? Açık denizde 36 ülkenin vatandaşının olduğu bir insani yardım gemisine donanmayla saldırarak, gemiyi işgal etme cürretini nasıl gösterdi? Bu cürreti veren işbirlikçilerdir. Onlara hizmet eden yerlere, kişilere ve kuruluşlara çok güveniyorlar. Ama biz de Rabbimize çok güveniyoruz, şehitlerimize, Filistinli şehitlerimize, bu filoda olan şehitlerimizin ortaya koyduğu tutuma çok güveniyoruz. Şu an kaybeden İsrail oldu. Bundan adımız gibi eminiz.

İnsani yardım mı İslami yardım mı? Türkiye kamuoyunda bu açıdan da eleştiriler var. Filistin meselesine daha çok Müslümanların sahip çıkması bir eleştiri sebebi haline geldi. İHH’yı da bu noktada eleştiriyorlar. Ne demek istersiniz?

Yapılan eylemlere, filoya Müslümanlar çoğunlukla katılmış olabilirler, bu bir vakadır. Eğer başka görüşteki insanlar daha çok sahip çıkmak istiyorlarsa, kimse engellemiyor. İslami duruşu açısından yaptığı çalışmaları kimliğinden taviz vermeden yapan bir İHH var. Sadece insani yardım kuruluşu olmayan; insanları yardıma muhtaç duruma getiren bütün politikalarla mücadele eden bir kuruluş. Bu aslında Müslümanca bir duruş. Biz sadece insanlara ekmek taşıma sorumluluğunda olan, bu şekilde inananlardan değiliz. Bizim bir adalet derdimiz var. Bunun gereği olarak da yardım çalışması yaparız. İHH’nın gerek kampanya sloganlarıyla gerek diğer bütün yaptığı işlerde ortaya koyduğu çizgi, renk çok ciddi rahatsızlık veriyor. Yani İHH’nın sloganlarının, yapmış olduğu işlerin biçimlerinin, yöntemlerinin -oluşturulmak istenen tehlikesiz, sorunsuz İslam imajı karşısında- bir bilinçlilik hali oluşturduğunu sürekli söylüyorlar, bu haberler geliyor bize. Bu çizgide sözünden, çizgisinden, kimliğinden hiçbir taviz vermeyen bir kuruluşun çağrısına Yahudi, Ateist, Budist, Hıristiyan herkes destek veriyor. Böyle bir birlikteliği böyle bir kimliğin içerisinde ve çatısı altında buluşturabiliyorsunuz ve bundan çok korkuluyor. İslami, insani tartışmalar buradan yola çıkıyor. Biz başından beri söyledik, bizimle beraber çalışanlara da söylüyoruz. Biz Müslümanlarız, yaptığımız işi Türkiye hukuku ve uluslararası hukuka muhakkak ki uygun şekilde yapmamız gerekiyor. Ama esasen biz yaptığımız tüm işleri İslami hassasiyetlere göre yapıyoruz. Kriterlerimiz bunlara göredir. Onun için bizimle yolculuk edecekseniz mesela alkol yasaktır. Biz işimizi kendi hukukumuza göre çiziyoruz. Birbirimize saygı göstereceğiz, kimse kimsenin inançlarıyla ilgili bir şeye müdahale etmeyecek, hakaret etmeyecek. “Siz bizimle yaptığınız iş sürecinde mutabakatımıza, işinizle ilgili anlaşmanıza uyduğunuz sürece kendi değerlerinizi yaşama konusunda serbestsiniz.” diyoruz. Kurduğumuz bu mutabakattan çok ciddi şekilde rahatsızlık duyuluyor. Türkiye’de bazı kişi ve çevrelerin rahatsızlıkları var. Ateistler, Hıristiyanlar bizim bu duruşumuzda kesinlikle hiçbir şekilde rahatsız değiller.

Ambargoyu kırmak için Gazze’ye yardım götürme hedefi taşıyan gemiler İsrail saldırısıyla engellendi ve yaklaşık 10 bin ton yardım malzemesi İsrail’in engellemesi nedeniyle Gazzelilere ulaştırılamadı. Ama tüm dünyaya Gazze ambargosunun gayrimeşru olduğunu ifşa ettiniz ve İsrail terörünü gündemleştirmeyi başardınız. Bunun için 9 şehit verildi. Tüm dünya kamuoyu ve BM başta olmak üzere uluslararası kuruluşlar ambargonun kalkması gerektiğinin altını çizmeye başladılar. Bir anlamda Gazze’ye başka bir açıdan yardım ettiniz. Bu açıdan hedefinize ulaştığınızı düşünüyor musunuz? Gelinen noktada bu hareket ambargonun kalkmasına giden yolu kısaltmada nasıl bir katkı sağlamıştır?

İnşaallah kısa sürede bu ambargo kalkacak gibi gözüküyor. Ama sonuçta şu var ki, kalkmasa da çabalar devam edecektir. Mesela şu an İHH’ya tekrar Filistin’e gidelim diyen 200’ün üzerinde gemi sözü verilmiş. Biz hiçbir şey söylemedik, çağrıda bulunmadık. Ama düşünebiliyor musunuz dünyanın dört bir tarafından 200 civarında geminin şu an Gazze’ye gitmek için parası hazır. Ambargoyu kaldırmak için bu sefer çok daha güçlü bir şekilde gidilmesi gerektiğini bizi arayıp söylüyorlar. Bu durumda şunu çok net söyleyebiliriz: Bu ambargo çok kısa bir sürede kalkacak!

İsrail’in el koyduğu gemiler ve yardım malzemeleriyle ilgili son durum nedir? Bu konu ile ilgili İHH olarak halihazırda bir girişiminiz var mı?

Şu an İsrail’le malzemeleri Filistin’e götürmek, gemilerimizi geri getirmek için yazışmalarımız var. BM yazışmalarımız var. Türkiye Hükümeti de takip ediyor. Gelişmelere göre süreçle ilgili bir karar alacağız.

Gülden Hanım, siz aynı zamanda bir avukatsınız. Uluslararası hukuk nezdinde İHH olarak İsrail’e karşı bir girişimde bulunacak mısınız?

Dünyanın en büyük avukatlar ordusu bu dosyayı takip edecek. Şu an yüzlerce avukat dünyanın dört bir tarafında bu dosyalara destek vermek için bize ulaşıyor. Türkiye’de de çok büyük bir avukat grubu yolcuların uğradığı mağduriyetleri (çalınan malları, kelepçelenip esir edilmeleri, işkence görmeleri, gemilerin ve İHH’nın kurumsal olarak uğramış olduğu bütün saldırı ve zararlar, hayatını kaybedenler, yaralananlar, sakat kalanlar) hem Türkiye hukuk sisteminde hem de kendi içerisinde İsrail’i yargılama yetkisi olan devletlerin hukuk sistemleri içerisinde ve Uluslararası Ceza Mahkemesinde takip edecek. Dünyanın dört bir tarafından onlarca avukat bir araya gelip yakında yol haritasını tüm dünyaya açıklayacaklar. Yüzlerce avukatın, belki de en çok yabancı katılımcının yer alacağı bir avukat ordusu dosyaları takip edecek. Sonuna kadar uğraşacağız. İsrail’in hiç değilse yaşananlardan sorumlu üst düzey yetkililerinin bazı ülkelere gidememesini, İsrail’den çıkamamasını sağlamak istiyoruz.

BU SAYIDAKİ DİĞER YAZILAR