1. YAZARLAR

  2. Rıdvan Kaya

  3. Mahremiyetin Korunması

Mahremiyetin Korunması

Mart 2022A+A-

Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de “Ey iman edenler! Kendinizi ve ehlinizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.(Tahrim, 66/6) emriyle müminlere ailevi sorumluluklarını hatırlatmaktadır. Şüphesiz ifsadın her yönden ve türlü araçlarla adeta sağanak gibi yağdığı bir ortamda nefsimizi ve ailemizi haramlardan, şirkten, zulümden beri tutmak öncelikli vazifemiz olmalıdır. Hayatımızın anlamını teşkil eden değerlerimizi, kimliğimizi, davamızı üzerlerine düşebilecek her türlü zaaflı, çirkin görüntüden muhafaza etmek için çaba sarf etmekle mükellefiz. Bunu ise ancak Rabbimizin belirlediği sınırlara azami ölçüde dikkat kesilerek, fıtratımızla çelişen hallerden, ortamlardan ısrarla kaçınarak yapabiliriz.

Hiç kuşkusuz fıtratımızla çelişen hallerden biri yaşadığımız ortamlarda mahremiyet duygusunun çok yönlü bir saldırının hedefi haline gelmiş olmasıdır. Ne yazık ki fıtri, insani bir haslet olan mahremiyet duygusunun hızla aşındırıldığı bir atmosferi solumaktayız.

Mahrem kavramı kök itibariyle haramdan gelir. Fıkhi zeminde yakın akrabalıkları dolayısıyla birbirleriyle evlenmeleri yasak olanları niteler. Bu kapsamda olmayanlar ise ‘namahrem’ statüsündedirler, yani aralarında evlilik ilişkisi kurulabilecek olan, evlenmeleri mümkün olanlar demektir. Bu sebeple birbirlerine namahrem olanlar için bir arada oldukları ortamlarda örtünme zorunluluğu ve birtakım kısıtlamalar vardır.

Mahremiyet Alanının Belirsizleşmesi

Toplumsal alanda mahremiyet kavramının ise biraz daha hususi bir anlamda kullanıldığını görmekteyiz. Buna göre mahremiyet denildiğinde kişinin sadece kendisine ait olan, başkalarının bilgisine, müdahalesine kapalı olması gereken ve sınırları Rabbimiz tarafından belirlenmiş alan kastedilmektedir. Ve iman edenler her durumda Allah Teâlâ’nın sınırlarını korumakla yükümlüdürler.

Günümüzde çeşitli araçlarla insanların mahremiyet alanının belirsizleşmesi olgusu yaşanmaktadır. Sadece Rabbu’l-Âlemin’in belirlediği haram sınırlarının çiğnenmesiyle de kalmayan, geleneksel değerlerin, örfün, fıtri duygu ve hassasiyetlerin süratle aşındırıldığı süreçler kamusal-sosyal hayatın her alanına damgasını vurmuş durumdadır. Ve bu hal İslami ölçülerle hayatlarını tanzim etme iddiasındaki Müslümanların ilişki ve davranışlarına da bir biçimde yansımaktadır.

Oysa mümin ve mümineler sınırları koruma hususunda azami dikkat içinde olmak zorundadırlar. Allah Teâlâ, Nur Suresi’nin 30. ayetinde “Mümin erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar…” emrinden hemen sonra 31. ayette de “Mümin kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar...” buyurmaktadır. 

Çok dikkat çekicidir ki aynı ayetin devamında “Gizledikleri ziynetler bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar.” hatırlatmasıyla iman etmiş hanımlardan ayaklarını yere sertçe vurmaktan bile kaçınmaları istenmektedir. Bu şekilde toplum içinde dikkat çekmemeye özen göstermeleri, karşı cinsi tahrik etme ihtimalinin ortaya çıkmasına hiçbir şekilde sebebiyet vermemeleri talep edilmektedir.

Modernleşme süreçleri ve sanayileşme olgusunun erkek ve kadın rollerinde meydana getirdiği farklılaşmanın beraberinde bir dizi sonuç doğurduğu malumdur. Aynı ortamların paylaşılması ve iç içelik hali zamanla sınırların aşılmasını beraberinde getirmiş, hayâ duygusunun zayıflamasına bağlı olarak selim bir fıtrata sahip insanın kendiliğinden geliştirdiği örtme, örtünme hassasiyeti aşınmıştır.

Oysa setri avret fıtridir. Araf Suresi’nin 22. ayetinde Âdem ve eşinin şeytanın ayartmasıyla yasak ağacı tatmaları üzerine bir anlamda avret yerlerinin açığa çıkması haliyle cezalandırıldıkları ifade edilir. Karşılaştıkları bu zor durum üzerine Âdem ile eşinin derhal bulabildikleri şeylerle örtünmeye çalıştıkları beyan edilir: “Bu suretle onları kandırarak yasağa sürükledi. Ağaçtan tattıklarında kendilerine avret yerleri göründü. Derhal üzerlerini cennet yapraklarıyla örtmeye başladılar…

Bulundukları ortam itibariyle yalnız olmalarına rağmen Âdem ve eşinin bu çabası örtünmenin fıtri bir duygu olduğunu bize hatırlatır. Nitekim Tirmizi’nin naklettiği bir hadiste, “kişi tek başına olunca ne kadar örtünmelidir?” sorusuna cevaben Resulullah’ın (s) örtünmenin mantığını kavratacak şekilde şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Kendisinden hayâ edip utanılmaya en layık olan Allah’tır.1

Evlerimizin Yıkılan Duvarları

Bu fıtri hassasiyetin giderek zayıfladığı, zayıflatıldığı ortamları yaşıyoruz. Süreç maalesef sadece kamusal alanla da sınırlı kalmayıp teknolojik aletlerin gelişiminin neticesi olarak evlere de sirayet etmiş haldedir. Mahremiyetin kalesi konumunda olması gereken meskenlerde dahi mahremiyet ve hayâ duygusu zayıflamaya, gerilemeye yüz tutmuştur.

Mevcut durum itibariyle ailenin koruyucu zırh niteliği büyük ölçüde delik deşik edilmiştir. Bu noktada internet ve sosyal medyanın yaygınlaşmasının yol açtığı dejenerasyon ve çürüme üzerinde hassasiyetle durulması gereken, acil tedbirler almayı zorunlu kılan büyük bir tehdittir. Bir kuralsızlık hali adeta almış başını gitmektedir. Oysa İslam’a uygun bir hayat ancak Kitab’ın hükümlerine, emirlerine, yasaklarına bihakkın riayetle gerçekleşir.

Rabbimiz Nur Suresi’nin 27-28. ayetlerinde evlere nasıl girileceğini belirlemiştir: “Ey iman edenler! Kendinizi tanıtıp izin almadan ve içinde oturanlara selâm vermeden kendi evlerinizden başka evlere girmeyin. Sizin için daha iyi olanı budur; umulur ki düşünüp anlarsınız. Eğer o evlerde bir kimse bulamazsanız -size izin verilmedikçe- oralara girmeyin. Size ‘Kabul edemiyoruz, dönün.’ denirse hemen dönün; bu sizin için daha nezih bir davranıştır. Allah bütün yaptıklarınızı bilmektedir.

Hatta Allah’ın kitabında aile fertlerinin dahi ebeveynlerin odalarına belli vakitlerde ancak izin alarak girmeleri gerektiğinin belirlendiğini görmekteyiz. Aynı surenin 58. ayetinde şöyle buyrulmaktadır: “Ey iman edenler, sağ ellerinizin malik olduğu ile sizden olup da henüz erginlik çağına ermemiş olan (çocuk)lar, (odalarınıza girmek için şu) üç vakitte izin istesinler: Sabah namazından önce, öğleyin üstünüzü çıkardığınız vakit ve yatsı namazından sonra. (Bu) Üçü sizin için mahrem (vakitleri)dir. Bunların dışında size de onlara da bir sakınca yoktur; onlar yanınızda dolaşabilirler, birbirinizin yanında olabilirsiniz. İşte Allah, size ayetleri böyle açıklamaktadır. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

Allah Teâlâ’nın evlere izin istemeden ve kendini tanıtmadan girilmemesi gerektiğine dair uyarılarını göz önünde bulunduralım ve adeta hiçbir usul, izin, edep gözetmeksizin ve kimi zaman maske de takılarak paldır küldür dalınan internet ya da sosyal medya ortamlarını bir düşünelim. Başkalarına ait ortamlarda istenilmediği halde ısrarla boy göstermek, cevap ya da yorum yazma adına inatla polemik sürdürmek, insanları taciz etmek vb. eylemler “sosyal medyada normaldir” diye savunulmaya çalışılsa da özünde gayet çirkin davranışlardır. Ev içinde ve aile ortamında dahi hassasiyet göstermeleri, usulsüzlük yapmamaları konusunda müminleri uyaran Rabbimizin sosyal medya ve benzeri alanlarda da elbette özen gösterilmesi, hassasiyetle uyulması gereken sınırları mevcuttur.

Biz mi Araçları, Araçlar mı Bizi Kullanıyor?

Toplumsal hayatta, insan ilişkilerinde ortaya çıkan zaafların, usulsüzlüklerin, kuralsızlıkların sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla birlikte adeta patlama yaptığı ortadadır. Gündelik hayatlarında, insanlar arası münasebetlerinde zaten ölçüler hususunda gevşek davranan, hassasiyet göstermeyen tipler bu tür araçların doğrudan yönlendirmesine açık hale gelmişlerdir. Ölçüsüzleşme, yozlaşma had safhadadır.

Sosyal medya aracılığıyla insanların mahremiyet alanlarını uluorta sergileyerek ahlaki yozlaşma olgusunu giderek daha çirkin, daha korkunç bir noktaya vardırdıkları görülmektedir. Bu durum ahlaki değerlerin hızlı bir biçimde aşınmasına, aile mefhumunun sarsıntı geçirmesine, hassaten gençler arasında tam bir umursamazlık ve sınır tanımazlık halinin yaygınlaşmasına sebep olmaktadır.

Toplumsal yapıda ortaya çıkan bu dejenerasyon ne yazık ki iman üzere bir hayat sürme ve takvayı gözetmekle mükellef müminleri de etkilemekte, ahlaki hassasiyetleri ön planda olması gereken kesimler arasında da çeşitli zaafların yeşermesine zemin hazırlamaktadır.

Maalesef pek çok insan bir maslahata binaen kullanmaları gereken araçlara teslim olmuş haldedir. Bilgisayar, internet, cep telefonu vb. araçlar sanki kendi kurallarını dayatmakta ve bunlardan yararlanan insanları sadece alet kullanımı anlamında değil, bu aletlerin, araçların kendi hayatlarında nasıl işleyeceği, kendi hayatlarını nasıl tanzim edeceği hususunda da yönlendirmektedir.

Dolayısıyla sokağa çıkarken, kamusal alanda gözükürken azami dikkat ve hassasiyet içinde olması gereken insanların sosyal medya zeminlerinde neredeyse aile ortamındaymış gibi rahat hareket ettikleri görülebilmektedir. Her vesileyle fotoğraflarını yayınlayanlar, eşlerinin, çocuklarının resimlerini paylaşanlar, kendi özel ortamlarını ulu orta sergileyenler, yediklerini içtiklerini dahi başkalarına göstermekten çekinmeyenlerle sıkça karşılaşabilmekteyiz.

Düşünelim ki dışarı çıktığımızda üstümüze başımıza dikkat ederiz. Sorumluluk alanımızın genişlemesi, görünüm, tutum ve davranışlarımızın başkalarını da ilzam etmesi dolayısıyla dışarıda kendi hanemizdeki rahatlığımızla davranmayız. Nitekim Müslüman hanımların dikkat çekmeme kaygısıyla mescide giderken dahi koku sürünmeleri caiz görülmemiştir. Kimse eşinin, çocuklarının sokakta, çarşıda, pazarda kem gözlere, rahatsız edici bakışlara muhatap olmasına tahammül etmez, etmemelidir. Ama sosyal medya zemininde tüm bunlar fazlasıyla yapılmakta, fıtri, ahlaki kaygılar adeta yele verilmektedir.

Eskiden magazin basınının sosyete sayfalarında karşılaşılan ve toplumun müfsid kesimlerinin tarzı, günahı olarak kabul edilen özel hayatın teşhiri çirkinliği şimdilerde maalesef çok büyük bir alana taşınmış ve geniş kitleleri de kapsayan bir salgına dönüşmüştür. Emri bil maruf ve nehyi anil münker sorumluluğunun ifasına dönük hassasiyet ve çabalar zayıfladıkça bu çirkin ve sapkın eğilimin hız kazanması kaçınılmazdır.

Modern hayat tarzının şekillendirdiği zihinlerin bu ifsada karşı koyması beklenemez. Her ne kadar insana yakışmasa ve fıtri duygularla çelişse de vahyî istikametini kaybetmiş ve tüketim toplumu kültürü tarafından baskı altına alınan, örselenen fıtratın nefsani arzulara yenik düşmesi mukadderdir. Bu yüzden utanma duygusu yıpranmış birileri için sınır belirlemek zordur. Onlar hevalarını ilah edinme zilleti içinde aşağılara, daha aşağılara sürüklenmeyi tercih etmiş durumdadırlar.

Bizi Ayıran Bir Sınır Yok mu?

Peki, her durumda hududullahı gözetmekle mükellef olanlara ne oluyor ki onlar da nefislerine tâbi olanların peşlerinden gidiyorlar? Sözlerinin ve eylemlerinin tâbi olması gereken çerçeveyi, sınırları ihlal ediyor; Allah Azze ve Celle’nin âlim, basir, habir, semi olduğunu nasıl unutuyorlar?

İster erkek olsun ister hanım fark etmez, müminler ve mümineler eşlerinin adeta defilede podyuma çıkmış mankenler gibi giyinmelerinden rahatsızlık duymalıdırlar. Beylerin ve hanımların bir arada olduğu ortamlarda kahkaha seslerinin yükselmesi yakışıksızdır. Ve bilhassa aile içinde özel kalması gereken bilgilerin, görüntülerin bir tıbbi ya da fıkhi maslahata binaen olması haricinde başkalarıyla paylaşılmasından mutlaka kaçınılmalıdır.

Kıskançlık ve sahiplenme duygusu fıtridir ve mümin ahlakına yakışan bir tutumdur. Ama günümüz ortamında kıskançlığın adeta rahatsız edici bir tutum ve şikâyet edilen bir şey gibi sunulduğunu görebiliyoruz. Aynı şekilde utanma, hayâ duyguları aşırı ve gereksiz bir hassasiyet gibi algılanabiliyor. Oysa bunlar insana yakışan fıtri özelliklerdir; örselenmesi değil, bilakis korunması, geliştirilmesi gereken hususiyetlerdir.

Hayâ ve Takvayı Kuşanmak Hayra Götürür!

Bakın Nur Suresi’nin 60. ayetinde Rabbimiz ne buyuruyor? “Artık evlenme ümidi beslemeyen, hayızdan ve doğumdan kesilmiş yaşlı kadınların ziynetlerini göstermeksizin dış elbiselerini çıkarmalarında kendileri için bir günah yoktur. Ama yine sakınmaları onlar için daha hayırlıdır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

Yaşlanmış, cinsel cazibesi kalmamış hanımlarla ilgili belirtilen ruhsatın hemen akabinde Rabbimizin ama “yine de sakınmaları onlar için daha hayırlıdır” (ve en yestea'fifne hayrun lehunne) buyurması iffetin, hayânın, utanmanın ve takvanın her durumda hayra götüren değerler olduğunu bize öğretmektedir.

Sahih-i Buhari’de ‘Cihad’ babında nakledilen bir hadiste Resulullah (s) ribatın, yani İslam topraklarını, kâfirlerin saldırılarından, tasallutundan korumak için sınırlarda nöbet tutmanın önemini, bereketini şöyle bildirmiştir: “Allah yolunda bir gün ribat dünya ve içindekilerden daha hayırlıdır.” (ribatun yevmi fi sebiylillahi hayrun mined dünya ve ma aleyh) İsmail Lütfü Çakan, bu hadisi değerlendirirken şu dikkat çekici yorumu yapmaktadır: “Şeri sınırların süratle yıkıldığı bir ortamda ribat kafalara, gönüllere, ailelere, sokağa yayılmalıdır.2

 

Dipnotlar:

1- Hadislerle İslam, Diyanet İşleri Başkanlığı, 3. Baskı, Ankara, 2015, 4. Cilt, s. 255.

2- İsmail Lütfü Çakan, Hadislerle Gerçekler, M.Ü. İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, 2015, s. 445.

 
BU SAYIDAKİ DİĞER YAZILAR