1. YAZARLAR

  2. İbrahim Sarmış

  3. Kur'an'da Şefaatten Bahseden Ayetler

Kur'an'da Şefaatten Bahseden Ayetler

Temmuz 2007A+A-

Kur'an-ı Kerim'de şefaatten söz eden âyetleri tasniflediğimizde karşımıza konuyla ilgili üç kategori çıkar. Bunlardan ilki şefaatin tümünün Allah'ın olduğunu ve ondan başka hiçbir şefaatçinin bulunmadığını söyleyen ayetlerdir. İkinci küme ayetlerde ise ahirette hiçbir şefaatin olmadığı belirtilir. Son kategoride ise şefaat, şartlara bağlanır.

Her şeyden önce genel bir hüküm olarak Allah, bütün şefaatin kendisinin olduğunu ve ondan başka şefaatçinin bulunmadığını, değişik kişilerden umulan şefaat beklentilerinin boşuna olduğunu söyler. Yüce Allah'ın bu açıklaması, onun genel yasasını belirtir. Allah'tan başka hiçbir şefaatçinin olmadığını belirten muhkem ayetleri öncelikli olarak göz önünde bulundurarak şefaatle ilgili üç grupta toplanan ayetlere bakabiliriz.

1. Şefaatin Bütünü Allah'a Aittir

"Rablerine toplanacaklarından korkanları Kur'an ile uyar, O'ndan başka hiçbir dost ve hiçbir şefaatçileri yoktur, Allah'tan sakınmaları umulur." (En'am, 6/51)

"Gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları altı günde yaratan, sonra arşa istiva eden Allah'tır. Ondan başka hiçbir dostunuz ve şefaatçiniz yoktur. Düşünmüyor musunuz?" (Secde, 32/4) Ayrıca bkz. 39/43,44; 6/51; 40/18.

Görüldüğü gibi Allah, bütün şefaatin kendisinin olduğunu, başka varlıklardan şefaat bekleyenlerin hiçbir dost ve şefaatçilerinin olmadığını, şefaatle ilgili inanç ve beklentilerinin boşuna olduğunu, mülkünde tasarruf etme hak ve yetkisinin sadece kendisinin olduğunu, şefaatçi kabul edilen varlıkların böyle bir hak ve yetkilerinin bulunmadığını kesin olarak belirtmektedir.

Konuyla ilgili çalışması olan Kademoğlu'nun da vurguladığı gibi, Kur'ân'ın şefaat konusunda dikkati çektiği temel gerçek, şefaatin mülk üzerinde ilâhı hükümranlıkla alâkalı bir tasarruf olduğudur. Müşriklerin, kendilerine şefaat edeceklerine inandıkları hayâli şefaatçilerinin mülk üzerinde hiçbir tasarrufa sahip bulunmadıklarını ve bu yüzden şefaatçi olamayacaklarını bildiren âyet (39/43) ile; aynı doğrultuda hemen onu izleyen âyette (39/44) şefaatin bütünüyle Allah'a ait olduğu ifadesinin, göklerin ve yerin hükümranlığının Allah'a mahsus olduğu cümlesini takiben bildirilmiş olması bunu belirtmektedir.1

2. Ahirette Hiçbir Şefaatçi Yoktur

Kur'an'da şefaatten söz eden ayetlerin bir kısmı, görüldüğü gibi Allah'tan başka hiçbir varlığın şe­faat hakkının bulunmadığını belirtirken, bir kısmı da ilke olarak ahirette hiçbir şefaatin olmadığını söyler. Bu genellik ve tümden reddetme, âyetlerin bağlamlarından ve anlatım üsluplarından anla­şılmaktadır. Örneğin, Arapça dil kurallarına göre olumsuz bir cümlede belirtisiz/nekre bir isim gel­diği zaman, genellik/ umum belirtir ve bütün cinsi olumsuzlaştırır. Türkçe tercümede bu, "hiçbir" sözcüğü ile belirtilir. Mesela:

"Kimsenin kimseye hiçbir şey yapamayacağı, kimseden hiçbir şefaatin kabul edilmeyeceği, kimseden hiçbir fidye alınmayacağı ve yardım görülmeyeceği günden sakının." (Bakara, 2/48)

"Kimsenin kimseye hiçbir yarar sağlamayacağı, hiçbir kimseden fidye alınmayacağı, kimseye hiçbir şefaatin yarar vermeyeceği ve onların yardım görmeyeceği günden sakının." (2 Bakara, 2/123)

"Ey inananlar! Hiçbir alışverişin, hiçbir dostluğun, hiçbir şefaatin olmadığı günün gelmesinden önce sizi rızıklandırdığımızdan hayra sarf edin. İnkar edenler ancak kendilerine yazık edenlerdir." (Bakara, 2/254)

"Kıyamet koptuğu gün suçlular umutsuz kalıverirler. Koştukları ortaklan kendilerine şefaatçiler olmadı. Ortaklarını inkar ederler. Kıyamet koptuğu gün, işte o gün, darmadağın olurlar." (Rum, 30/12-14) ayrıca bkz. 30/12-14; 36/03-25; 82/14-19.

"Suçlulara: Sizi bu yakıcı ateşe sürükleyen nedir? diye sorarlar. Onlar derler ki: Namaz kılanlardan değildik. Düşkün kimseyi doyurmuyorduk. Batıla dalanlarla biz de dalardık. Ceza gününü yalanlardık. Ölüm bize o haldeyken geldi. Artık onlara, şefaatçilerin şefaati fayda vermez." (Müddessir, 74/41-48).

Bu ayetlerde anlatılan kişiler, kafirler olup cehenneme atılırken cennetlikler onlara bunun sebebini sormakta, onlar da bu kötülükleri işlediklerini ve böylece ateşe atıldıklarını belirtmektedirler. Böylece "Onlara, şefaatçilerin şefaati fayda vermez." ayetindeki "şefaatçiler"den maksadın gerçekten şefaatçiler değil, şefaatçi sandıklan ilahları/putları olduğu görülmektedir. Çünkü kendileri putperest kafir kişilerdir. Onun için ayetin şefaatçilerden söz ettiğine bakarak ahirette şefaatçiler olacağını söylemek mümkün değildir.

Görüldüğü gibi âyetler, gerek putperestlerin gerekse başkalarının dünyada veya ahiret gününde beklediği şefaatin olacağı inancını kesin olarak reddetmektedir. O gün dünyada şefaat etmesi umulan varlıkların hiçbirinin kesinlikle böyle bir şefaatlerinin olamayacağı ve şefaatle kimseye yarar sağlamalarının söz konusu olmadığını belirtilmektedir.

Allah'ın, şefaatin tümünün kendisinin olduğunu ve hiçbir şefaatin ve şefaatçinin bulunmadığını söyledikten sonra dönüp şefaat etmesi İçin birilerine izin vereceğini söylemesi açık bir çelişki olacağından, şefaati şartlara bağlayan aşağıdaki ayetlerden de şefaatin olacağını çıkarmak mümkün değildir. Çünkü Allah, kendisiyle çelişmeyeceğini ve sünnetinin kesinlikle bozulmayacağını ve değişmeyeceğini belirtmektedir.2 Elbette Rabbimiz bu genel geçer yasasını bozarak kendi kendisini yalanlamaktan münezzehtir.

3. Şefaati Şartlara Bağlayan Ayetler

Kur'an'da şefaati şartlara bağlayan kimi ayetler, bazı şartlar gerçekleşmeden, daha doğrusu Allah'ın her zaman yürürlükte olan sosyal yasası veya ilkesi değişmeden yahut "Hiçbir şefaat yoktur." genel hükmü yürürlükten kalkmadıkça veya mülkünde tasarruf yetkisi başkalarına da verilmedikçe, şefaatin sözkonusu olmadığını, böylece müşriklerin veya başkalarının şefaat beklentilerinin boşuna olduğunu belirtmektedir.

Sözü edilen şartların gerçekleştiğini/gerçekleşeceğini yahut şefaatin olmayacağına ilişkin genel hükmün değiştiğini/değişeceğini belirten Kur'an'da hiçbir delil yoktur. Genel bir hüküm olarak, Allah "Hiçbir şefaatçileri yoktur." dedikten sonra, dönüp başka yerde bu genel hükmünü bozarak veya onunla çelişerek "Bazı şefaatçiler vardır." ve "Bunlar Allah'ın izniyle şefaat edecektir." demesi, bir çelişki olur. Çünkü Allah, şefaat için kimseye izin vermemiştir. Kur'an'da çelişkinin olması da düşünülemez.

Taha, 20/109, Enbiya, 21/28, Necm, 53/26 gibi şefaatin ancak Allah'ın izni ile olabileceğini belirten ayetlerin bağlamı, müşriklerin şirk inançları ve cezaları ile ilgili bağlamdır. Bu âyetlerde yapılan, bu anlayışı reddedici ve işin olmayacağını belirtici soru/istifham-ı inkarı/kınama ve reddetme üslubunu kullanmaktır. Şöyle ki:

"Allah'ın izni olmadan/yasası değişmeden ve genel hükmü bozulmadan onun yanında şefaat edecek kimmiş?'."

veya

"Allah söz konusu kişi ve nesnelerin hangisinden razı imiş veya kimlere izin vermiş/onlar için yasasını ve genel hükmünü değiştirmiş de onun yanında bunlar şefaat edeceklermiş?!"

yahut

"Her işte tasarruf etme ve karar verme hak ve yetkisi yalnız benim olduğu halde hangi hak­la böyle bir şeye inanıyor ve başkalarından bunu bekliyorsunuz?1."

veyahut

"Şefaat etmeleri için bu varlıkların hakkı söylemeleri gerekir, onlardan razı olmam gerekir, benden söz almaları gerekir ve onlara izin vermemgerekir, bunların hiçbiri yokken bu şeylere şefaat için nasıl izin veririm?!"

yani

"Onun huzurunda şefaat etmek kimin haddinedir?"

Sonuç olarak, bu varlıklardan şefaat bekleyen müşrikler, büyük bir yanılgı ve aldanış içindedirler.

Kur'an'da "izin" kelimesinin geçtiği bütün ayetleri" Üslup ve Semantik Açıdan Kur'an ve Şefaat" kitabında değerlendiren Yaşar Düzenli, bu kelimenin bir ön kabul olarak şefaatin olacağını söyleyenlerin anladığının aksine iznin, Allah'ın her zaman ve her uygulaması için işleyen ve hiçbir zaman değişmeyen ve sapmayan sünnetullah/sosyal yasaları anlamında olduğunu, ahiret hayatında da birileri için bu yasasının değişmesinin veya birilerinin bunun dışında davranmasının söz konusu olmadığını ifade ettiğini şu sözlerle belirtilmiştir:

"Şefaate istisna getiren ayetlerde anahtar kavramın "izin" olduğu anlaşılmaktadır. Bundan dolayı biz çalışmamızın önemli bir bölümünü ayırdığımız kavramın analizinde ulaştığımız sonuca göre izin, kullanıldığı alanla ilgili olarak, Allah'ın o şeyle ilgili kendisi için belirlediği yolu, yöntemi, ilkeyi, o şeyi yapan yasayı ifade etmektedir. Ancak "yasa" anlamına gelen başka terimlerin yerine "izin" kelimesinin kullanılmış olması, spontane ve donuk bir ilkelilikten çok, her an Allah'ın denetimi ve gözetimi altında olan, varlığını ve sürekliliğini daima ona borçlu olan, bir yönü ile fizik, diğer yönü ile metafizik boyut taşıyan içiçe/dinamik bir duruma işaret etmektedir. Her durumda Allah'ın izni geçerlidir. Bu izin hangi konuda olursa, o konuda Allah'ın koyduğu yasaları geçerlidir. Bu yasaların hem kefili ve hem de vekili sadece Allah'tır. Öldükten sonra diriliş haktır. Orada Allah mutlak hakimdir. Peygamberlerin etki ve yetkileri bu dünyaya aittir. Bu durum Allah'ın bu çerçevedeki izni, yani temel ilkeleridir."3

Kur'an'da şefaatin izin şartına bağlanması, Allah'ın vereceği izinle bu işin olacağı anlamında değil, onun mutlak otorite ve egemenliğinin vurgulanması ve ortak koşulan şeylerin reddedilmesi anlamındadır.

Söz konusu izin kavramı Allah'ın yasasına işaret ederken diğer yandan, hiçbir şeyin ve kimsenin asla kuşatamayacağı aşkın bir Allah tasavvuruna dikkati çekmektedir. Seyyid Kutub'a göre de bu kavram, kesinlik ve va'din ötesinde, Allah'ın bağımsızlığını ifade etmek için kullanılan bir istisnadır.4

Benzer bir yaklaşımla Menar Tefsiri'nde Muhammed Abduh ve M, Reşid Rıza da şefaatin bütünüyle Allah'a ait olduğunu vurgulayan Kur'an nassıyla beraber; ayrıca izin istisnasının yapılmasını, iznin gerçekleşeceğini belirten bir nass değil, bilakis mizan günü Allah'ın yegane yetki ve güç sahibi oluşunun temsili bir ifadesi olarak belirtirler.5 Konuyla ilgili Menar Tefsiri'nde belirtilen açıklamaların bazılarını aşağıya alıntılıyoruz;

"Sünnetullah'ın gereği doğrultusunda, ilahî hikmete ve şeriatın hükümlerine uygun biçimde hareket etmeyi terk ederek, bâtıl inançlarla özünü kirleten, kötü huylarla içini karartan, yeryüzünde bozgunculuk yapan sünnetten, farzdan yüz çeviren kimseler  için takdir olunan ilahî azabı kaldırtmak için Yüce Allah katında kim şefaatçilik edebilir ki?! Kullarından böyle bir duruma kim yeltenebilir? Bu mümkün mü? "İllâ bi iznihî = ancak izni ile olması müstesna". Mesele, bütünüyle tek bir suret ve hakikatten ibarettir. Bu istisna, iznin vukubulacağına dair bir nass değildir ve o, O gün gelince, Allah'ın izni olmaksızın hiç kimse konuşamaz." (Hud, 11/105) âyetindeki ifade mesabesindedir. Bu âyet, o gün mülkün ve mutlak egemenliğin sadece O'na ait olduğunu temsil yoluyla bildirmektedir: "O gün, kimsenin kimseye hiçbir fayda sağlamayacağı bir gündür. O gün buyruk, yalnız Allah'ındır." (İnfitar, 82/19)

Üstad M. Abduh özetle şunları söyledi: Bu istisna, şefaatçilerin ve müşriklerle ehl-i kitabın kabul ettikleri şekilde bilinen genel manada şefaate güvenip de yan gelip yatanların beklentilerini boşa çıkarmaktadır. Allah Teâlâ, o gün mülkün ve hükümranlığın mutlak anlamda kendisine ait olduğunu, kullarından hiçbir kimsenin O'nun izni olmadan şefaat talebinde bulunma yahut konuşma cesaretinde bulunamayacağını, izninin ise hiçbir kimse tarafından bilinmediğini beyan ile tüm beklentileri iptal etmiş, sonra şöyle buyurmuştur:

"Onların önlerindekini ve arkalarındakini bilir, dilediğinden başka ilminden hiçbir şeyi kavrayamazlar."

"Onların önlerindeki ve arkalarındaki''nden maksat, onlardan öncesi ve sonrası ya da geriye bıraktıkları dünya işleri ile karşılaşacak oldukları âhiret işleri yahut kavrayıp öğrendikleri ile cahil kaldıkları şeylerdir. Bu, şefaatin bilinen manasıyla olmadığına dair bir delildir. Şöyle ki: Allah Teâlâ, kulun geçmişte işlediği, halihazırda işlemekte olduğu ve gelecekte işleyeceği nesi var nesi yok hepsini ve her şeyi bildiğine, onlara verilecek karşılık (sevap ya da azap) da bu ilme müsteniden olacağına göre, bilinen anlamıyla şefaat, Allah Teâlâ hakkında imkânsız (müstahîl) bir hal olacaktır. Çünkü şefaatin gerçekleşebilmesi ancak, şefaatçinin, adına şefaat talebinde bulunan kimsenin durumu ve müstehak olduğu şeyle ilgili olarak, kendisinden şefaati umulan kimseye onun bilmediği bir hususu bildirmesi yoluyla olur...

Kâfirler ve fâsıklar, şefaate aldanırlar ve Allah Teâlâ'nın, içlerinden azaba müstahak olanlara, şefaatini umdukları zevatın hatırı için azap etmekten vazgeçeceği kuruntusunu taşırlardı. Böylesi bir şefaat anlayışı, Allah Teâlâ hakkında kesinlikle muhaldir. Bu, haksızlık ve taşkınlıkta haddi aşmış kimselerin kuruntularından başka bir şey değildir. Böyle bir şefaat anlayışı, Allah Teâlâ hakkında cehaleti gerekli kılar. Oysa ki Allah Teâlâ, bu tür noksanlıklardan münezzehtir ve O'nun ilmi her şeyi kuşatmaktadır, O'nun ilmi dışında hiçbir şey yoktur.

"Dilediğinden başka ilminden hiçbir şeyi kavrayamazlar."

Senden bir şey öğrenen kimsenin, tutup da o şeyi sana bildirmeye yeltenmesi anlamsızdır. Bu durumda, insanlarca bilinen şekliyle ve ahmakların, henüz dünyada iken Allah Teâlâ'nın rızasını kazanmaksızın âhirette kurtuluş sebebi olarak gördükleri türden O'nun katında şefaat edecek olan kimseler acep ne demiş olacaklardır! Üstad M. Abduh şöyle dedi: Bunun anlamı, "şefaat, O'nun iznine bağlıdır; O'nun izni ise ancak O'nun vahyi sonucu bilinir." demektir. O, bu haliyle âyeti, şefaatin olmayacağına dair bir delilden diğer delile geçme olarak değerlendirmektedir. Bu demektir ki, eğer orada başka bir anlamda ve Allah Teâlâ'nın şanına yakışır şekilde bir şefaat söz konusu ise —mahza dua gibi— o dehşetli günde böyle bir şeye dahi hiçbir kimse O'nun izni ile olmadan cüret edemez. O'nun kime izin verdiği ise, sadece kendisinin bileceği bir husustur ve bildirmek istediği kimseler hariç hiçbir kimse bilemez. Sonra şöyle dedi: Allah Teâlâ'nın izni, ancak kitabında belirlemiş olduğu ahkâm ile bilinebilir. Buna göre kimin O'nun azabına müstahak olduğu belirtilmişse artık o, azabı hak etmiştir ve hiçbir kimse, onun kurtuluşu için dua etmeye yeltenme cüretini gösteremez. Kimin de rızasına müstahak olduğunu belirtmişse o kişi de Allah Teâlâ'nın —ilm-i ezelîsinde geçtiği gibi— kitabındaki vaadi ve kullarına olan lütuf ve ihsanı ile kurtuluşa ermiştir. Bu durumda olan kimsenin artık ardı arkası kesilmeyen hatalar içine düşmesi, bunun onu bâtıla sürüklemesi ve fesad içine yuvarlaması, bunlardan etkilenip hatalı şeyler içinde kaybolması ve sonunda ipin ucunu kaçırması söz konusu olmaz.

Üstad M. Abduh şöyle devam etti: Genel olarak "illâ bi iznihî = dilediğinden başka" şeklindeki istisnanın vaki olacağını söylemişlerdir. Şöyle ki: Peygamberimiz (s) mahşerde ilahî yargının başlaması için şefaat edecek ve bu kapı açılacak, arkasından da nebiler, seçkinler gibi diğer şefaat ehli bu kapıdan gireceklerdir. Nitekim hadislerde bu husus sabit bulunmaktadır. Bu konu, Mutezile'nin inkâr ettiği, Ehl-i sünnetin ise kabul ettiği bir konudur. Allah Teâlâ, dilediğine izin verecek, dilediğini şefaati kimin hak ettiğine dair ilmine muttali kılacaktır; nitekim istisnadan da bu mana anlaşılmaktadır. Biz deriz ki: Gerek Mutezile, gerekse Ehl-i sünnet ve diğer Müslüman fırkalar, Allah Teâlâ'nın ilminin kemali ve her şeyi kuşattığı hakkında ittifak halindedirler. Bu ise bilinen manasıyla şefaatin O'nun katında muhal olmasını gerektirir. Nitekim az önce belirtildi. Gene belirtelim ki Kur'ân'da bu tür istisnalar olumsuzluğu tekit için gelmektedir. Böylece herhangi bir istisna olmadan şefaatin olmayacağını belirten âyetlerle bu tür istisnali âyetler arasını cem ve telif etme imkânı da doğmaktadır. Hadislerde varid olan hususa gelince, selef ve halef arasında müteşabihât konusunda görüş ayrılığı bulunmaktadır. Bu itibarla onun (şefaatin) manasını Allah Teâlâ'ya havale ederiz. Yahut "dua"ya hamledilmesi söz konusu olabilir. Bu durumda Allah Teâlâ hemen akabinde, ilm-i ezelîsinde ne yapacağı yazılı ise onu yapar ve bu anlamda şefaatçi olan, kesinlikle O'nun ilminden bir şeyi değiştirmiş, O'nun iradesine bir biçimde etki etmiş olmaz. Allah Teâlâ'nın kuluna verdiği değer (keramet), duası akabinde fiilini ifa etmiş olmakla ortaya çıkar. Ben de şunu ekleyim ki, Şeyhü'l-İslâm İbn Teymiyye de şefaati bu şekilde tefsir etmiştir (Bkz: "Vettekû yevmen..." 2/48 âyetinin tefsiri.) "

Kur'ân'da bu üslupla şefaatin olmayacağını, yani bu konuda da Allah'ın yasasının ve genel hükmünün değişmeyeceğini belirten âyetler şunlardır:

"Allah, ondan başka tanrı olmayan, kendisini uyuklama ve uyku tutmayan, diri, her an yaratıklarını gözetip durandır. Göklerde olan ve yerde olan ancak O'nundur, Onun izni olmadan katında kim şefaat edecekmiş? Onların işlediklerini ve işleyeceklerini bilir, dilediğinden başka ilminden hiçbir şeyi kavrayamazlar. Hükümranlığı gökleri ve yeri kaplamıştır, ikisini gözetmek O'na ağır gelmez. O yücedir, büyüktür." (Bakara, 2/255) ayrıca bkz. Yunus, 10/3; Meryem, 19/85-87; Taha, 20/109-110; Enbiya, 21/26-28; Sebe', 34/22-23; Zuhruf, 43/86; Necm, 53/24-28

Bu ayetlerde Allah, ancak kendisinden izin alan ve söz verdiği kişilerin, kendilerinden razı olduğu kişilere şefaat edeceğini belirtmektedir. Oysa ne müşriklerin şefaat beklediği putlar, ne de müşrikler bu konuma sahiptir. Çünkü Allah ne müşriklerden razıdır, ne şefaat bekledikleri putlara bunun için söz vermiştir ne de onlara böyle bir izin vermiştir. Şefaati şartlara bağlayan ayetlerde verilen mesaj budur.

"Allah'ın razı olduğu ve izin verdiği" ifadelerinden hareketle onun razı olduğu ve izin verdiği kişilerin şefaat edeceği anlamını çıkaranlar ve özellikle de bazı hadis rivâyetlerdeki gibi Hz. Muhammed dışında sözde mazeretler ileri süren peygamberlerin şefaat edemeyeceğini söyle­yenler, acaba Allah'ın bu peygamberlerden razı olmadığı için mi onlara şefaat izni vermediğini söylemek istemektedirler? Acaba bu peygamberler bu âyetlerden bazılarında belirtildiği gibi, hakkı ve doğruyu mu söylememişlerdir? Bu tip Kur'an dışı zanni rivayetlerle gayb alanında akaid oluşturmak Hak'tan bir şey ifade etmez. Şefaati Allah'ın razı olacağı ve izin vereceği kişilerin varlığına bağlamak ve âyetleri tersinden yorumlayarak onlardan şefaatin olacağı anlamını çıkarmak mümkün değildir.

Konu ile ilgili bütün âyetler gerek müşrik Arapların putlardan ve meleklerden şefaat beklentilerinin gerekse Hıristiyan ve Yahudilerin birtakım kişi ve öznelerden şefaat beklentilerinin temelsiz olduğunu, Allah'ın kimseye bu konuda izin vermediğini ve şefaat için umut bağlanan varlıklardan razı olmadığını açıkça ortaya koyar. "Onun yanında şefaat edecek kimmiş?!" diyerek şefaat beklentisi olanların beklentilerinin boşuna olduğunu ve onlara bel bağlamalarının yanlış olduğunu söyler. Bunun aksini söylemek, belirttiğimiz şefaat anlayışlarını âyetlere dayatmaktan başka bir şey olmaz. Kur'an'da şefaatten söz eden ayetlerin bağlamına baktığımız zaman hemen hepsinin belirtilen bu üç sınıf bağlamında geçtiği görülür.

Kur'an'da Şefaatten Söz Eden Ayetlerin Bağlamı

Kur'an'da şefaatten söz eden ayetlere baktığımızda müminler bağlamında değil, hepsinin kitap ehli ve müşrikler bağlamda geçtiğini görüyoruz. Bunlardan biri, kendilerini Allah'ın oğulları ve sevgilileri gören, ne kadar kötü olursa olsunlar ateşin kendilerine ancak birkaç gün dokunacağını iddia eden, Allah'tan söz almış gibi onun yanında kendilerini torpilli ve ayrıcalıklı gören İsrailoğulları ve Yahudilerdir. Ayrıca Hz. İsa'nın çarmıh üzerinde canını feda etmesiyle doğuştan günahtan kurtuldukları gibi, onun ve Papa'dan diğer papazlara kadar din adamlarının şefaatiyle her kötülükten kurtulacaklarına inanan Hristiyanlardır.

Konuyla ilgili diğer ayetler ise değişik varlıkların sembolleri olan putları kendileri ile Allah arasında aracılar/şefaatçiler kabul eden Arap müşriklerinin inanç ve tutumları bağlamında geçmektedir. Kur'an'da şefaatten söz eden bütün ayetlerde ve ayet kümelerinde müfsid ve müşriklerin konu edildiğini görmekteyiz. Onların yanlış ahiret anlayışlarının konu edildiği yerlerde şefaat konusu üzerinde durulur ve farklı üsluplarla kınanır. Kur'an'ın müminlere hitap ettiği ve muhkem ayetler çerçevesinde haber verdiği ahiret hayatında ise şefaat konusu yer almamaktadır. Kur'an'da şefaatin sözkonusu edildiği bu iki bağlam:

a. İsrailoğullari/Yahudiler ve Hıristiyanlar Bağlamı

İsrailoğullarına Yüce Allah büyük iyilik yapmış ve Tevrat'ın söylediğine göre 430 yıl tutsak edip köle gibi çalıştıran Firavunların zulmünden kurtarmak üzere Hz. Musa ve Harun'u göndermiştir. Hz. Musa'nın büyük mücadelesi sonunda İsrailoğulları, Firavun'un zulüm ve köleliğinden kurtulmak için kaçıp Kızıldeniz'i geçerken Firavun ve ordusu denizde boğulmuştur. Ondan sonra İsrailoğulları Allah'a ve peygamberlerine karşı türlü itaatsizlikler, nankörlük ve saygısızlıklar yapmış, Allah da bazen cezalandırmış, bazen de bağışlamıştır. Bu iyilik ve tolerans etkisiyle olsa gerek, İsrailoğulları kendilerinde bir ayrıcalık, üstünlük, seçilmişlik, Allah'la bir akrabalık tevehhüm ermiş ve kendilerini Allah'ın çocukları, dostları, ve kayırılmış kavim görmeye başlamışlardır. Bu anlayışa istinaden ne kadar kötülük yaparsa ve isyan ederlerse etsinler Allah'ın kendilerini ahirette ateşe atmayacağını, atsa bile ateşin ancak birkaç gün kendilerine dokunacağını, dünyada Hz. Musa ve diğer peygamberler bağışlanmaları için Allah nezdinde aracılık ettikleri gibi ahirette de kendilerine şefaat edeceklerini iddia etmeye başlamışlardır.

"Yeryüzünde herhangi bir rüşvet veya tanıdık vasıtasıyla hakimin görüşünün olumsuzdan olumluya dönmesine tanık olanlar, aynı şeyin ahirette de geçerli olabileceğini düşünmektedirler.

Kur'an'ın iniş döneminde İsrailoğulları, ahiret işlerini dünya işleriyle kıyaslayarak, ahirette insanın fidye vererek veya azizlerden birinin şefaatiyle kurtulacaklarını sanıyor ve böylece Allah'ı, nüfuzlu kimselerin huzurunda şefaat edip suçluyu affettirecekleri, ya da insanlara mevki, çıkar sağlayacakları krallara ve prenslere benzetmiş oluyorlardı."6

Yüce Allah, İsrailoğulları'nın iddialarını yalanlayarak çirkin karakterlerini ve serüvenlerini Bakara Suresi'nin 40-81. ayetlerinde detaylı şekilde bildirir.

"...Onlardan birtakımı Allah'ın sözünü işitiyor, ona akılları yattıktan sonra, bile bile onu tahrif ediyorlardı." Onlar, "Ateş bize sadece sayılı bir kaç gün değecektir." derlerdi. Rabbimiz de "Allah katından siz söz mü aldınız?" veya "Yoksa Allah'a karşı bilmediğiniz bir şey mi söylüyorsunuz?" dedikten sonra "Hayır, öyle değil; kötülük işleyip suçu kendisini kuşatmış olan kimseler; cehennemlikler işte onlardır. Onlar orada temellidirler." buyurmaktadır.

"Allah'ın âyetlerini inkar edenlere, haksız yere peygamberleri öldürenlere, insanlardan adaleti emredenleri öldürenlere elem verici bir azabı müjdele. Onlar, dünya ve ahirette işleri boşa gidecek olanlardır. Onların hiç yardımcıları da yoktur. Kendilerine kitaptan bir pay verilenleri, görmedin mi? Onlar aralarında hüküm vermek için Allah'ın Kitabına çağırılmışlar, sonra onlardan birtakımı dönmüşlerdir. Onlar temelli yüz çevirenlerdir. Bu, onların: "Bize ateş sadece sayılı bir kaç gün değecektir." demelerindendir. Uydurup durdukları şeyler, onları dinlerinde yanıltmıştır. Geleceğinden şüphe olmayan günde, onları topladığımız ve haksızlık yapılmayarak herkese kazandığı eksiksiz verildiği zaman, nasıl olacak?" (Âl-i İmrân, 3/21-25)

Hıristiyanlar da aynı şekilde bir şefaat inancı taşımaktadırlar. Bir zamanlar Hıristiyan din adamı iken 1904 yılında Müslüman olan ve Aldulehad Davud adını alan ve şefaat konusunda yeterince aydınlanmamış olan David Benjamin Keldani'nin (öl. 1930) yazdığı "İncil ve Salib" kitabında Hıristiyanlıktaki şefaat inancını şöyle belirtilir:

"Kilise aleyhine beni isyana sevk eden sebeplerin başlıcası, şu şefaat meselesi olmuştu. Kilise, yani Hıristiyanlık bana şefaat hakkında aşağıdaki maddelere inanmamı emrediyordu:

a- Allah, şefaatçisiz kimseyi cehennemden, ebedi helakten kurtarmaz.

b- insan soyu kesinlikle mutlak bir şefaatçiye muhtaçtır.

c- Mutlak şefaatçinin tam Allah ve tam insan olması gerekir. Tam Allah ve tam insan olan, şu Mesih İsa hazretleridir, diyorlar. Yalnız tam Allah olmakla şefaat vazifesi yerine getirilmez. Çünkü tam Allah olan şefaatçiye yakınlaşmak imkansızdır. Tam insan olan şefaatçiye yalnız hemcinsleri yaklaşabilirler, fakat insan olmaları sebebiyle de Allah'a yaklaşamazlar. İşte Kilisenin hayalindeki mutlak şefaatçi.

d- Yarısı vücud-i mutlak, yarısı topraktan (Âdem'in lügat manası "toprak" veya "kırmızı toprak"tır.) meydana gelen şu kuzu (İsa ile ilgili niteleme) şeklindeki şefaatçinin vazifesini rasul Pavlus aşağıdaki gibi tasvir ediyor:

"Vefat edip hususen kıyam eden/dinlen ve Allah'ın sağında olup bizim için şefaat eden dahi Mesih'tir" (RmM. Mektup, 8/24)

"Bu İsa, sonsuza kadar baki olduğu için kendisinden ayrılmaz bir kahinliğe sahiptir. Bu sebepten onun vasıtasıyla Allah'a yaklaşanları tamamen kurtarmaya dahi kadirdir. Çünkü onlara şefaat etmek için daima hayattadır." (İbM. 7/24-25)

"Çünkü bir Allah var. Allah ile insan arasında da bir aracı var. Bu da insan olan İsa Mesih'tir." (Tm. I. 2/5)

e- Kilise bana başka sayısız şefaatçilere de başvurmayı emrediyordu. Bunlar, başları Meryem olmak üzere semavi kitaplarda adlan geçen Mikail, Cebrail ve diğer meleklerle beraber havariler, azizler, şehidler ve mu'terifin (Hıristiyan evliyası) kiliseye girmenin farz olduğunu buyururdu. Meryem adına tahvil edilen/dönüştürülen Zebur kitabında göreceksiniz ki, Meryem artık kadın olmayıp, Venüs'e dönüşmüş bir ilahe/tanrıçadır.

f- Kilise bana esrarı seb'ayi (yedi sırrı) icraya memur olan rahiplerin bile mutlak şefaatçi olduklarını emrediyor.7

Yahudisi ve Hıristiyani ile kitap ehlinin şefaat anlayışı budur. Yüce Allah, bu anlayışın yahut inanışın yanlış ve geçersiz olduğunu birçok kez belirtmektedir. Örneğin şöyle buyurur:

"Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimeti ve bir zamanlar sizi alemlerden farklı kıldığımı hatırlayın. Kimsenin kimseye hiçbir yarar sağlamayacağı, kimseden hiçbir şefaat kabul edilmeyeceği, kimseden hiçbir fidye alınmayacağı ve yardım görülmeyeceği günden sakının." (Bakara, 2/47-48)

"Ey inananlar! Hiçbir alışverişin, hiçbir dostluğun, hiçbir şefaatin olmayacağı günün gelmesinden önce sizi rızıklandırdığımızdan hayra sarf edin, inkar edenler ancak yazık edenlerdir." (Bakara, 2/254)

İsrailoğulları ve kitap ehli bağlamında geçmekte olan her iki ayette de, ahirette kimsenin kimseye bir yararının dokunmayacağı belirtilmektedir.

Onun için Kur'an; Müslüman, Yahudi, Hıristiyan, Sabii, Mecusi, müşrik ayrımı olmaksızın kim olursa olsun Allah nezdinde kayırılmış bir toplumun olmadığını, bu kesimlerin torpil, kayırma ve şefaat kuruntularının da temelsiz olup böyle bir şey olmayacağını, ancak iman edip salih amel işleyenlerin azaptan kurtulup korku ve hüzün yaşamayacaklarını belirterek şöyle der:

"Şüphesiz inananlar, Yahudiler, Sabiiler, Hıristiyanlar, Mecusiler, puta tapanlar arasında, kıyamet günü Allah kesin hüküm verecektir. Şüphesiz Allah her şeye şahittir." (Hac, 22/17)

b. Müşrik Araplar Bağlamı

Cahiliye dönemi Arapları, tevhid itikadına dayanan Hz. İbrahim'in hanif dinine mensup olmalarına rağmen, daha sonraki sapma nedenlerinden ötürü tevhid itikadından şirk itikadına geçiş süreci yaşadılar. Kur'an'da Arap müşriklerini değişik kategorilerde ele alan ayetler söz konusudur. Bunların içinde hanif bir tutumla tevhid üzerinde olanlardan, Allah'a inanıp ona yaklaşmak için başka vesileler arayanlara, tümüyle fayda ve zarar verme gücü olmayan putlara yönelenlere, Yahudi, Nasrani, Sabî, Mecusi olanlara, gabya ait inancı olmayan dehrilere kadar çeşitlenen tutum ve inançlar söz konusudur.

"Kur'an'ı Kerim'den hareketle İslam öncesi Mekkelilerin inanç haritasını çıkarmaya çalıştığımızda, gerçekten çok çeşitli inanç gruplarının varlığı açıkça görülecektir. Genel anlamda, çoğunluğun Allah'a imanının şirkle bütünleşmiş olduğunu söyleyebiliriz (13/106). Bir kısmı, Allah'la beraber birden çok ilaha gönül vermişken (21/21), bir diğer kısmı iki ilaha yönelmişlerdir (16/51). Başka bir grup, Allah'ı kabul etmekle beraber yeniden dirilişi inkâr etmişlerdir (16/38). Bir diğer grup ise her ikisini de reddederek her şeyi zamana izafe etmişler/zamandan bilmişlerdir (45/24). Kendilerine dehriler denilen bu grubun bahsi Kur'an'da sadece bir yerde geçer. Bir başka yerde ise (6/29), "Hayat ancak bu dünyadaki hayatımızdan ibarettir, biz bir daha diriltilecek değiliz." diyen bir gruptan bahseder. Sadece bu ayetten hareketle de tüm Mekkelilerin bu inanca sahip oldukları söylenemez. Yeniden dirilmeyi ve haşri inkar ettiklerinden söz edilen gruplardan hareketle, bu tür inançların tüm Mekkeliler tarafından paylaşıldığı öne sürülerek şefaatle ilgili ayetlerin kimlere yönelik olduğu konusunda sıkıntı duyulmuş, çözümü noktasında, şefaat beklentilerinin dünya ölçeğinde olduğu tarzında izahlara yönelinmiştir. Halbuki haşrin bütünüyle inkârı, belirli bir grubun inancıdır ve tabiatıyla Allah'ı da inkar ettikleri için bunların şefaat düşünceleri zaten bulunmamaktadır."8

Kur'an, Mekke müşriklerinin Allah'a yönelmek konusunda edindikleri yarı tanrıları veli olarak isimlendirmektedir (29/4; 39/3; 42/6, 9, 46) Kur'an indiği zaman müşrik Arapların geneli birtakım varlıkları Allah'a ortak koşuyor ve bu varlıkların Allah'ın yanında kendilerine şefaat edeceklerine, kendilerini ona yaklaştıracaklarına inanıyorlardı. Bunu Kur'an'ı Kerim şöyle belirtir:

"Onlar, Allah'ı bırakarak kendilerine fayda da zarar da veremeyen putlara taparlar: "Bunlar, Allah'ın yanında bizim şefaatçilerimizdîr." derler. De ki: "Göklerde ve yerde, Allah'ın bilmediği bir şeyi mi ona haber veriyorsunuz?" Allah, onların ortak koşmalarından münezzeh ve yücedir." (Yunus, 10/18)

Şefaat anlayışının İslam'dan önce cahiliyye toplumunda bulunduğunu ve Allah'ı en üst ilah olarak gören cahiliyye Araplarının aracılar olarak tanrılaştırdıkları putların kendilerine şefaat edeceklerine inandıklarını Izutsu şöyle belirtir:

"Allah adı, İslâm'dan önceki çağlarda bilinmiyor değildi. Bu kelime, İslâm öncesi Arap şiirlerinde geçtiği gibi eski kitabelerde de yer almıştır. Arabistan'da bazı insanlar ya da kabileler Allah adıyla bilinen bir tanrıya inanırlardı. Bu tanrıyı göğü ve yeri yaratan tanrı olarak kabul ederlerdi. Bu husus, Kur'an'ın bazı âyetlerinden açıkça anlaşılır. Bu insanlar, çok tanrılı sistemde Allah'ı tanrıların başı, Mekke'deki Kabe'nin Rabb'i kabul ediyor, öteki tanrıları da bu üstün tanrı ile insanlar arasında aracı sayıyorlardı. Onların tanrılar arasındaki bu hiyerarşik inancı, Kur'an'da pek açık olarak anlatılır. "Biz onlara, sadece bizi Allah'a yaklaştırmaları için tapıyoruz." (Zümer, 39/3) "O zaman, Allah'ı bırakıp da ona yakınlık sağlamak için edindikleri tanrılar kendilerine yardım etmeli değil miydi? Ama tanrıları onlardan uzaklaştılar. Bu, onların yalanı ve uydurup durdukları şeydir." (Ahkaf, 46/28). Burada anlatılmak istenen, tanrıların şefaatidir. Şefaat fikri, tâ İslâm öncesi zamanlara kadar Arapların ve Müslümanların dini düşünce tarihlerinde çok önemli bir rol oynar."9

"Cinleri o yaratmışken kafirler onları Allah'a ortak koştular. Körü körüne ona oğullar ve kızlar uydurdular. Haşa, kendisi onların nitelemelerinden yücedir." (Enam, 6/100)

"Melekler: Haşa, bizim dostumuz onlar değil. Sensin. Hayır; onlar bize değil cinlere tapıyorlardı, çoğu onlara inanıyorlardı, derler." (Sebe', 34/41)

Cahiliyye Arapları cinlere ve meleklere yarı tanrı gözü ile bakmış ve heykellerle sembolleştirerek Allah'a ortak koşmuşlardır. Kur'an, bütün bu inançları reddetmekte ve melekleri, cinleri veya salih kişileri heykellerle sembolize edip ilah dedikleri putlardan şefaat beklentilerinin boşuna olduğunu belirtmektedir.

Kur'an'da Allah'ın isim belirterek herhangi bir kişiye veya sınıfa şefaat izni verdiğini açıklayan hiçbir âyet yoktur. "Rahman'ın katında bir ahd/söz almış olandan başkası asla şefaatte bulunamayacaktır." (Meryem, 19/87) gibi ayetler söz konusudur. Ama Allah'ın şu veya bu kişiye şefaat edilmesini istediğini, şefaat etmesi umulan kişilere de şefaat izni verdiğini söyleyen bir âyet de mevcut değildir.

Şefaattan söz eden âyetler, gerek şefaat bekleyen kitap ehlinin, gerekse Arap müşriklerinin kutsallaştırman kişiler, melekler, cinler ve tanrı dedikleri varlıklardan şefaat beklentilerinin boşuna olduğunu söyleyerek "İzni olmadan" ifadesiyle "Allah nezdinde şefaat edecek kimmiş?" vurgusuna dikkatleri yöneltmekte ve böyle bir işi kimsenin iddia etmeye hakkının olmadığını, kim iddia ederse etsin iddiasının geçersiz olduğunu belirtmektedir.

Değerlendirme ve Sonuç

a- Şefaat, Kur'an'ın kavramlaştırdığı ve olacağını belirttiği bir kavram değil, indiği zaman Allah'a ortaklar koşan Arap toplumunda mevcut olan bir inançtı. Cahiliyye Arap toplumunun tanrılaştırdıkları nesneler ve onları taklit eden (Tevbe, 9/30) kitap ehlinin şefaat bekledikleri kişilerle ilgili anlayışını seslendirmektedir, Kur'an, şirkin ürünü olan bu inancı kaldırmıştır.

b- Allah, şefaatin, yani mülkü üzerinde tasarruf yetkisinin sadece kendisinin olduğunu, bunun dışında hiçbir şefaatin ve şefaatçinin olamayacağını belirterek şefaat beklentilerinin boşuna olduğunu söyler. Kur'an'ın bu açık ve kesin öğretilerine aykırı olan bütün rivayetler, bilgi ve yorumlar geçersizdir.

c- Şefaat rivayetlerinde anlatılanlar, Kur'an'ın öğretilerine ve tevhid inanana aykırı olup gayble ilgili bir konuda inanç oluşturmaya elverişli olmayan ahad haberlerdir. Nitekim şefaat anlayışını seslendiren rivayetler kadar aksini söyleyen rivayetler de vardır.

d- Hz. Muhammed'e ahirette şefaat rolünün verilmesi de, tanrılaştırılan putları hakkında müşriklerin ve şefaat bekledikleri kişiler hakkında kitap ehlinin sahip olduğu inancın Müslüman çevreler tarafından Hz. Muhammed için transfer edilmesidir yahut yarıştırılan peygamberler arasında Hz. Muhammed'i öne çıkarma çabasının ürünüdür.

e- Ne olduğu kestirilemeyen şefaat; torpil ve kayırma, ödüllendirme, genel veya kısmî af, birilerini onurlandırmak için düzenlenen bağışlama töreni yahut peygamberleri yarıştırıp Hz. Muhammed'i diğer peygamberlerin önüne çıkarma çabası olsun, İslam'ın öğretisi değildir. Çünkü bütün bunlar Kur'an'ın öğretileriyle bağdaşmamaktadır.

f- İslam'ın öğrettiği şekilde inanan ve yaşayan müminlerin bütün insanların toplandığı mahşer gününde olsun, ondan sonra olsun, korkması ve üzülmesi söz konusu olmayacağından şefaat derdine düşmeleri de sözkonusu değildir. O gün korkanlar ve üzülenler ve kendilerini kurtaracak bir şefaatçi derdine düşenler, Allah'ın korkmayacağını ve üzülmeyeceğini söylediği veli/mümin kulları değildir, demektir. Mümin ve muttaki, yani Allah'ın veli kulları olmayan kişilere birilerinin şefaat etmesi de sözkonusu değildir.

g- Allah, cehaletle günah işleyip ardından tevbe edenlerin tevbelerini kabul edeceğini, inancında samimi ve dininde ciddi olan kişilerin cehaletle işlediği günahlar ne kadar olursa olsun tevbe ederlerse hepsini bağışlayacağını söyler.

''Onlar kötü bir şey yaptıklarında veya kendilerine zulmettiklerinde Allah'ı anarlar, günahlarının bağışlanmasını dilerler. Günahları Allah'tan başka bağışlayan kim vardır? Onlar, yaptıklarında bile bile direnmezler. Onların hareketlerinin karşılığı Rab'lerinden bağışlanma ve altlarından ırmaklar akan, içinde temelli kalacakları cennetlerdir. İyi davrananların ecri ne güzeldir!" (Âl-i İmran, 3/135-136)

"Allah kötülüğü bilmeyerek yapıp da hemen tevbe edenlerin tevbesini kabul etmeyi üzerine almıştır. Allah işte onların tevbesini kabul eder. Allah bilendir, hâkim olandır." (Nisa, 4/17)

h- Mümin insan Allah'ın rahmetinden ümit kesmez.

"Kafirlerden başkası Allah'ın rahmetinden ümit kesmez." (Yusuf, 12/87)

"Zaten sapıtmış olanlardan başka kim Rabbinin rahmetinden ümit keser." (Hicr, 15/56)

Onun için kişilerin günahları ne türden ve ne kadar çok olursa olsun, müşrik olarak ölenler dışında, Allah, dilediği/dileyen kişilerin günahlarını bağışlayacağını söyler.

Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz, bunun dışında dileyen kişinin/dilediğinin günahlarını bağışlar." (Nisa, 4/48,116)

"Ey kendilerinin aleyhine çok çok kötülük işlemiş olan kullarım! Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları bağışlar." (Zümer, 39/53)

i- Müslüman olarak anılsa da dinini ciddiye almayan, aksine oyun ve eğlenceye dönüştüren, hayatında günahlar ve itaatsizlikler içinde debelenip ölünceye kadar onlardan pişmanlık duymayan ve Allah'tan bağışlanma dilemeyen kişilerin tavrı ve çizgisi hiçbir şekilde inanan ve Allah'a kulluk yapan bir Müslümanın tavrı ve çizgisi değildir. Ölüm geldiğinde tevbe etseler bile, Allah tevbelerini kabul etmeyeceğini belirtir.

"Kötülükleri işleyip dururken ölüm kendisine geldiği zaman; "Şimdi tevbe ettim." diyenler ile kafir olarak ölenlerin tevbesi makbul değildir. İşte onlara elem verici azap hazırlamışızdır." (Nisa, 4/18)

j- Ateş ancak kafirler için hazırlanmış olduğundan oraya ancak kafirler ve adı değişik olsa da onların inandığı gibi inanan yahut yaşadığı gibi yaşayanlar girecektir.

"Ey inananlar! Kendinizi ve aile bireylerinizi yakıtı insanlar ve taşlar olup kafirler için hazırlanmış olan ateşten koruyun." (Bakara, 2/24, bk. Âl-i İmrân, 3/131, Tahrim, 66/6)

"Allah'a ve peygamberine kim karşı gelirse ona, içinde sonsuz ve temelli kalınacak cehennem ateşi vardır." (Cin, 72/23)

"Tartıları hafif gelenler/kafirler, işte onlar, kendilerini mahvedenlerdir, cehennemde temellidirler." (Müminun, 23/103; bk. Nisa, 4/169; Ahzab, 33/64-65)

Yukarıdaki ayetlerin belirttiği gibi ateşe, ancak Allah'a ve Rasulullah'a karşı gelen ve amelleri boşa gitmiş olduğundan tartılan hafif olan kafirler gireceğine ve orada temelli kalacaklarına göre, oradan çıkış da olmayacaktır. Çünkü gerek İslam'ı kabul etmeyerek gerekse dinden çıkaran inanç veya amel sebebiyle Allah'a ve Resulü'ne karşı gelerek kafir olup ateşe girenler orada temelli kalacaklardır.

Sonuç olarak, hangi peygamberin döneminde olursa olsun, inancında samimi olan, kötülük işlemeye devam ederek dinlerini oyun ve gelence yapmadan tevbe ederek ölen Müslümanlar için o gün hiçbir korku ve hüzün olmayacağı gibi, ateşe giriş de olmayacaktır. Onlar için ateşe giriş olmadığına göre, şefaatle veya başka şekilde ateşten çıkış da olmayacaktır. Ama birileri, Kur'an'ın bu kadar açık ve kesin öğretilerine karşın, ille de ateşe girmek ve şefaatle oradan çıkmak için çırpmıyorsa ona da bir diyeceğimiz yoktur!

Dipnotlar:

1- Mahmut Kademoğlu, yayınlanmamış makale, (e-mail)

2- İsra, 17/77, Ahzab, 33/62, Fatır, 35/43, Fetih, 48/23

3- Yaşar Düzenli, Uslub ve Semantik Açıdan Kur'an ve Şefaat, s. 290, Pınar Yay. İstanbul, 2006. "İzin" kelimesinin geçtiği ayetlerin bu anlamda olduğuna ilişkin bkz. age. 199-291

4- Yaşar Düzenli, age. 290.

5- Muhammed Abduh - M. Reşid Rıza, Menar Tefsiri, C. III, Çev: Prof. Dr. Mehmet Erdoğan. (Ekin Yayınları tarafından baskıya hazırlanıyor.)

6- Yaşar Düzenli, age. 60

7- Abdulehad Davud, İncil ve Salîb, 136-139, neşre hazırlayan, Kudret Büyükcoşkun, İnkılab Yayınları, İstanbul, 1999.

8- Yaşar Düzenli, Age. 78-79

9- Dr. Toshihiku Izutsu, Kur'an'da Allah ve İnsan, s. 17, çev. Doç. Dr. Süleyman Ateş, AÜİF Yayınları, Ankara 1975; Yine bk. Yaşar Düzenli, age., s. 76-85.

 

Bu yazı toplam 56057 defa okunmuştur.
BU SAYIDAKİ DİĞER YAZILAR