1. YAZARLAR

  2. Mehmet Ali Kaçmaz

  3. Devrimden Darbeye İhvan

Mehmet Ali Kaçmaz

Yazarın Tüm Yazıları >

Devrimden Darbeye İhvan

Aralık 2013A+A-

Mısır’da 3 yıllık süre içerisinde gerçekleşen önemli olaylarla ilgili dünyanın ve ülkedeki dinamiklerin nasıl bir tepki göstereceği herkes tarafından merak edilmekteydi. Konuyla ilgili görüş ve tutumları en fazla merak edilen kesim ise hiç şüphesiz Mısır’ın ve dünyanın önemli cemaatlerinden olan İhvan (Müslüman Kardeşler) idi. Dünya hem devrim öncesi, hem devrim sonrası hem de darbe sonrası İhvan’ını çok yakından izledi.

Tüm dünyanın canlı yayınlarla izlediği bu kısa süreci kronolojik bir değerlendirmeye tabi tutmadan önce hem İhvan hem de Mısır siyasal sistemiyle ilgili birkaç değinide bulunmak, süreci daha iyi anlamamıza olanak sağlayacaktır.

Hedef, İslami İlkelere Dayalı Bir Toplum

Cemaatin tanımını 1928 yılında İhvan’ın temellerini atan Hasan el-Benna ile bugünkü mürşidlerinden olan Beşir el-Kıpti ayrı ayrı şöyle yapıyorlar: “İhvan sadece bir hayır cemiyeti olmadığı gibi sınırlı amaçları olan bir siyasal parti ya da yerel bir örgüt de değildir. Mısır’daki ahlaki yozlaşmaya karşı İslami ilkelere dayalı, adil ve ahlaki bir toplum oluşturmak amacıyla yola çıkmış bir harekettir.

Cemaatimizin görüşü, tedricî dönüşüm yönündedir. Hedefimiz, öncelikle Müslüman şahsiyetin oluşumudur. Müslüman şahsiyeti oluşturduktan sonra evin yani ailenin, oradan toplumun, oradan da devletin değişimini sağlama gibi bir hedefimiz var. Sonraki aşama olarak da aynı tedriciliği yaşayan bölgeler ile birleşmek de hedeflerimiz arasındadır. Bu bağlamda sadece ve sadece Kur’an ve Sünnet ışığında Müslüman bir toplumun inşası için çaba göstermekteyiz. Bu çabaları gösterirken Kur’an’ın belirlediği sınırlar içerisinde toplumdaki diğer güçlerle hareket etme gibi bir kararımız da mevcuttur.

Yaklaşık 70 yıl arayla yapılmış olan bu iki tanımdan birincisi geniş bir vizyon içerirken, ikincisi o vizyonun uygulama adımlarını bizlere göstermektedir ve her ikisinin ortak noktası ise İslami/Kur’ani ilkelerin belirleyici konumda olmasıdır. 1928 yılında bu tarz hedeflerle yola çıkan İhvan kısa sürede halk içinde destek bulmuş; 1931 yılında 3 olan şube sayısı, 1948’e gelindiğinde 2000’e ulaşmış; buna paralel olarak üye sayısı ise bir milyonu aşmıştır.

Bu büyüme kendisini otomatikman Mısır’ın önemli muhalif gruplarından biri haline getirmiştir. Yine bu büyüme, hareketin rejim tarafından sürekli bir tehdit olarak algılanıp bastırılmaya çalışılmasını da beraberinde getirmiştir. 85 yıllık geçmişi boyunca inişli çıkışlı bir yapıya sahip olan Mısır İhvanı, Kral Faruk, Nasır, Enver Sedat ve Hüsnü Mübarek gibi 4 diktatör döneminde faaliyet göstermiştir. Hiçbir zaman gerçek bir özgürlük ortamı bulamayan İhvan, bu dönemlerde birçok mensubunun şehadetine şahit olmuştur.

İhvan’ın Mücadele Yöntemleri

Şehadetlerle şekillenen dünya İhvan hareketinin, geçmişten günümüze birçok yöntemi/politikayı denediği görülmektedir. Mısır İhvanı diğer ülkelerdeki İhvan mensuplarından farklı olarak; kuruluşundan bugüne kadar tebliğ, davet, yardım çalışmalarıyla beraber devamlı ülkedeki siyasi yapının içerisinde yer alarak yasal yollardan faaliyetlerde bulunmayı öncelik haline getirmiştir. Böyle bir açık kararı ve pratiği olmasına rağmen devamlı yer altına sürüklenmek istenmiş ama darbecilerin/diktatörlerin bu emellerini devamlı kursaklarında bırakmıştır.

Mübarek Dönemi Siyasi Yapının Etkenleri

Cemaati kısaca bu şekilde tanıttıktan sonra Mübarek ve öncesinde oluşturulan siyasal sistem ile ilgili birkaç anekdota yer vermek gerekmekte. Çünkü Mursi’nin elini kolunu bağlayan ve darbe ile sonuçlanan süreçteki etkili noktalar açıklanmadan, seçim zaferine rağmen yapılan darbe açıklanamaz.

1. Mısır Ordusunun Siyaset Üzerindeki Etkisi

Mısır siyasal sistemine göre piramidin en üstünde devlet başkanı yani cumhurbaşkanı, sonra oylarla seçilen halk meclisi ve onun altında parlamenterlerden seçilen şûra meclisi var. Farklı farklı meclisler olmakla beraber tüm yetkinin devlet başkanında toplandığı bir siyasal yapı söz konusudur. Devlet başkanlığı da yaklaşık 60 yıldır ordunun elinde olduğu için asker merkezli bir siyasal sistem demek daha doğru olacaktır.

Bu sebeple siyasal sistemin en önemli etkenleri sayılırken birinci sıraya devamlı olarak ordu koyulur. Ordu, dikta ile yönetilen tüm ülkelerde olduğu gibi, Mısır’da da en imtiyazlı kurum konumundadır. Mısır ordusu, tahminî olarak bir milyonluk insan gücü ile dünyanın en büyük 10. ordusu durumundadır. Ordu, bu imtiyazlı konumunu sadece asker kökenli olan başkanlardan almamaktadır. Bununla beraber asker kökenli bürokratlar eliyle bu durumu pekiştirilmektedir. Mısır’da devlet başkanlarının ve başbakanların tümü, ve ülkede bulunan 26 valiliğin büyük çoğunluğu üst düzey asker veya polis kökenli “sivillerden” oluşmaktaydı. Bu da devletin bizzat sivil görünümlü askerlerle yönetilmesi anlamına gelmekteydi.

1.1.Ordunun Ekonomi Üzerindeki Etkisi

Mısır ordusundan bahsedince ekonomiden bahsetmemek olmaz. Çünkü ordunun gücünün bir kaynağı kendi mensuplarının siyasi hayatta olması iken diğer kaynağı da ekonomi üzerinde sahip olduğu etkidir.

Ekonomik olarak “kendine yeten bir ordu” oluşturmak amacıyla her türlü imkân sağlanmış ve bu imkânlar orduyu önemli bir ekonomik aktör haline getirmiştir. Yirmi civarında büyük fabrikayı işleten ordunun yıllık 300 milyon dolar ihracat yaptığı söylenmektedir. Bununla beraber temel tüketim ürünlerinin fiyatlarının belirlendiği Yüksek Politika Kurulundaki üyeleri sayesinde doğrudan ekonominin kontrolünü elinde tutmaktadır. Ordunun bir diğer kaynağı da 1979’dan beri devam eden yıllık ortalama iki milyar dolara yaklaşan Amerikan askerî ve ekonomik yardımlarıdır.

Hem siyasal hem de ekonomik konumundan dolayı Mısır’da protestoların başladığı ilk günden itibaren ordunun ne yönde hareket edeceği merak konusu olmuştur. İlk anda rejim-ordu bağlantısından dolayı protestoculara karşı ordunun sert şekilde müdahale edebileceği ihtimalleri üzerinde durulmasına karşın, ordu gelişmeler karşısında temkinli olmayı tercih etmiştir. Bu temkinli duruş özellikle liberaller ve Batılılar tarafından yerlere göğe sığdırılmadı ve bol bol alkışlandı.

Bu tutumlarından dolayı ordunun esasında 25 Ocak Devriminden memnun olduğunu söylemek doğru olmaz. Dönemin şartları orduyu tarafsız kalmaya zorladı dense daha doğru olur.

1.2. Yüksek Askerî Konseyin Gizli Darbeleri

Tahrir’de böyle bir tutumu tercih eden ordu, yetkilerin kendisinde toplanması ile bir dizi kararlara imza attı. Aslında alınan bu kararların her biri birer darbedir. Bu bağlamda şu kararlara varılmıştır:

- Siyasal sistemden kopmamak amacıyla “Ordu, anayasanın hazırlanmasında müdahil olacaktır.” kararı alınmıştır.

- Ekonomik noktadaki etkisini kaybetmemek için “Ordu, bütçenin oluşturulmasında da söz sahibi olan kurumlar arasındadır.” kararı alınmıştır.

- Halk meclisi sonuçlarının İslamcılar yönünde olması sebebiyle geleceği öngörerek seçimle gelecek olan cumhurbaşkanının yetkilerini sınırlandırma kararları almışlardır.

Bu kararlarla kim gelirse gelsin ordu bu ülkenin yegâne sahibidir havası oluşturulmuştur.

2. Yargı

Mısır’da siyaset üzerindeki etkileri bakımından ikinci önemli kurum yargıdır. Yargının üst düzey mensuplarının bizzat devlet başkanı tarafından atandığı bir sistem söz konusudur. En önemli mahkemeleri bir dönemler Türkiye’de darbecilerin her kararının altına imza atan Anayasa Mahkemesidir. Bunun dışında olağanüstü mahkemeler ile askerî yargı ön plana çıkan yapılardır. Bu mahkemelerin en önemli özellikleri temyizi mümkün olmayan kararlar almalarıdır.

Mübarek döneminde ve öncesinde yargının siyasi faaliyetleri ise bakanlıklara müsteşar olarak tayin edilen yargıçlar eliyle yapılmaktadır. Bu yargı, devrim sonrasını kapsayan son 3 yıllık dönemde kendisine biçilen rolü çok iyi oynamıştır. Seçim yasasını bahane ederek meclisi feshetmekten Mübarek’in yargılanmasını sulandırmaya kadar onlarca adaletsizliğe imza atmış ve bu imzalar karşılığında darbeciler, Anayasa Mahkemesi Başkanı Adli Mansur’u geçici cumhurbaşkanlığına getirmişlerdir.

3. Medya

Siyaset üzerinde ordu güdümlü olarak etkisi olan bir diğer kurum da medyadır. Medya da bu süreçte kendine düşen görevi fazlasıyla yerine getirmiştir. Merkez medya;

- İhvan’a 'radikal' imajı yükleme amacıyla bir sürü haber üretmiştir.

- Mursi'yi başarısız hale getirmek için hem ülke içinde hem de ülke dışında yoğun bir faaliyet yürütmüştür.

- İçeride halkın temel ihtiyaçlarını karşılayamayan, dışarıda ise ülke menfaatlerini koruyamayan bir yönetim tablosu oluşturmaya çalışmıştır.

4. ABD-Mısır İlişkileri

İçerideki bu şeytan üçgeninin (ordu-yargı-medya) en önemli dış uzantısı tabii ki ABD’dir. Bölgedeki rejimler, bütün anti-demokratik ve anti-liberal özelliklerine rağmen, Amerika’nın bölge politikalarına hizmet ettikleri müddetçe, Amerikan yönetimleri tarafından çeşitli şekillerde desteklenmişlerdir. Bu hizmet karşılığında demokrasi havarisi olan ABD, bunların diktatörlüğünü asla önemsememiştir. Bu duruma en ideal örnek ABD’nin Mısır ile kurmuş olduğu ilişkilerdir. Mısır’ın, İsrail’in varlığını sorgulamaması ve 1979 tarihli Camp David (1978’de ABD Başkanı Jimmy Carter arabuluculuğuyla imzalanan Camp David Anlaşmasının 1979’da Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat ve İsrail Başbakanı Menachem Begin’in imzalarıyla İsrail-Mısır barışına dönüşmesinin hem adı geçen üç ülke için hem de bölge için önemli sonuçları olmuştur. Mısır, İsrail’i tanıyan ilk Arap ülkesi olurken ABD barış karşılığında İsrail’e ve Mısır’a milyarlarca dolar finansal ve askerî yardım taahhüdünde bulunmuştur.) anlaşmasına sadık kalması karşılığında, vermiş olduğu askerî ve ekonomik destek bu noktada önemlidir.

Bunun dışında şunları da belirtmek mümkündür:

·         - Mısır, ABD’nin bölgedeki petrole ulaşımı için önemli bir merkezdir.

·         - ABD yapmış olduğu yardımlar sayesinde, Süveyş Kanalında ve Mısır hava sahasında geçiş üstünlüğü elde etmiştir.

·         - Diğer önemli nokta ise istihbarat paylaşımı ve sözde terörle mücadeledir. Buna Müslümanları yok etme temelli bir paylaşım da diyebiliriz.

5. Mısır-İsrail İlişkileri

Mısır’la İsrail arasındaki ilişkiler daha çok askerî ve ekonomik boyutlar üzerinden yürümektedir. Bu ilişkiler iki tarafın çıkarlarına fayda sağlarken, Filistin’de daha doğrusu Gazze’de hayatın durmasına sebep olabilmektedir. Son 7-8 yılda yapılan anlaşmalarla Gazze’nin durumu daha da kötü olmuştur.

- 2005’te 2,5 milyar dolarlık ve 15 senelik doğalgaz anlaşması yapılmıştır. Bu anlaşma ile İsrail’in doğalgaz ihtiyacının neredeyse yarısı karşılanır olmuştur.

- Güvenlik alanlarında da iki ülke arasında önemli anlaşmalar imzalanmıştır. Düşünsenize İsrail’le Mısır arasında “İslami radikalizmi önleme” adı altında işbirliği imzalanmıştır.

- 2005’te imzalanan bir anlaşmayla Mısır, silah kaçakçılığını önlemek amacıyla Gazze sınırında 750 güvenlik görevlisi konuşlandırmayı kabul etmiştir.

- 2007’deki bir başka anlaşmayla Mübarek, Gazze’ye silah kaçakçılığını önlemek için istihbarat ve güvenlik çalışmalarını artıracağını taahhüt etmiştir.

- İsrail’in 2008 Aralık ayında başlayan Gazze saldırısı boyunca Mısır, Gazze sınırını kapalı tutmuş ve Gazze’deki insani krizin büyümesine neden olmuştur. Bugün bu kriz devam etmektedir. Hamas lideri İsmail Heniye’nin torunu Mısır’ın bu zalim tutumundan dolayı geçtiğimiz hafta hayata gözlerini yumdu. Düşünsenize seçilmiş bir başbakanın torunu imkânsızlıklar nedeniyle ölmektedir.

Bunca anlaşmanın olduğu bir ortamda İslamcı bir devlet başkanının İsrail tarafından istenmemesi gayet doğaldır. Ama İsrail’le birlikte aynı tepkiyi Mahmud Abbas ve Fetih hareketinin de gösterdiği unutulmamalıdır.

Tahrir’in Yapısı

İhvan ve siyasal sistem üzerindeki etkili kurum ve devletlerin durumlarına ilişkin bilgilerin ardından Mısır’daki devrimle başlayıp, darbeyle sonuçlanan sürece geçebiliriz. Bilindiği gibi Mısır’daki kitlesel protestolar 25 Ocak 2011 tarihinde başladı. 11 Şubat’ta da Mübarek’in yetkilerini Yüksek Askerî Konseye (YAK) devrederek koltuktan ayrılmasıyla protestolar başarıya ulaşmış oldu. Direnişin ve protestoların merkezi olan Tahrir’in yapısına baktığımızda tek renkliliğin söz konusu olmadığını görüyoruz. Ama hedef tekti; diktatörün devrilmesi ve daha özgür bir ülkenin inşası sağlanmak isteniyordu. Ve bu hedef doğrultusunda bir araya gelenler arasında İslamcılar, liberaller, solcular, milliyetçiler ve daha birçok ideolojiye mensup kesimler bulunmaktaydı. İhvan da bunlardan biriydi.

İhvan İlk Başta Geri Kaldı mı?

İhvan’la ilgili ilk eleştiri, gösterilerin başladığı ilk günlerle ilgilidir. İhvan’ın ilk günlerde arka planda kaldığı yönünde yorumlar ve eleştiriler söz konusudur. Kronolojik olarak baktığımızda şunları görüyoruz:

- Gösterilerin yapıldığı ilk gün olan 25 Ocak’ta İhvan’dan herhangi bir açıklama gelmedi ve İhvan mensupları bireysel olarak gösterilere katıldılar. Hatta okuduğumuz kadarıyla İhvan gençleri, açıklama gelmemesini eleştirdiler.

- 28 Ocak tarihinde yapılacak olan gösterilere ise İhvan resmi açıklama ile destek vereceğini açıkladı. Yani İhvan’ın çekimserliği sadece 3 gün sürdü.

- 6 Şubat’ta, İhvan’ın da aralarında yer aldığı muhalefet liderleri hükümetle görüştü.

- 8 Şubat’ta İhvan, istifa etmesi için Mısır Devlet Başkanı Mübarek’e bir hafta süre verdiklerini açıkladı.

- 11 Şubat: İhvan, Hüsnü Mübarek’in istifasından ötürü bugünün “zafer günü” olduğunu açıkladı.

Böyle basit bir kronoloji takip edildiğinde İhvan’ın ilk andan itibaren işin içinde ve meydanda olduğu çıkarılabilir. 85 yıllık tecrübeye sahip olan; işkence, baskı ve hatta idamlarla yok edilmeye çalışılan bir hareketin arka planda kaldığını iddia etmek doğru değildir.

SEÇİMLER

Devrim ile darbe arasında yapılan üç seçim, bir önceki dönemin yani Mübarek sisteminin yasaları ile yapıldı. İlk olarak parlamento (halk meclisi), sonra cumhurbaşkanlığı seçimleri ve son olarak anayasa referandumu yapıldı.

Parlamento Seçimleri

Parlamento seçimleri sonucunda İhvan birinci parti, Selefiler ise ikinci parti oldu. Bu iki parti, oyların %71,5’ini alarak parlamentoya 356 milletvekili ile girdiler. Bu seçimler laikler, liberaller ile ordu ve yargı mensupları tarafından büyük tehlike olarak nitelendirildi ve hemen darbe çalışmalarına başlandı. İlk iş de birkaç ay sonra yapılacak olan seçimlerle gelecek olan cumhurbaşkanın yetkilerini sınırlama yönünde kararlar almak olmuştur. Çünkü bu seçmenle seçilecek olan devlet başkanının da İslami kökenli olacağı netti ve bunun için önlemler alınması gerekiyordu.

İhvan ve Demokrasi

Seçimlerle beraber İhvan ve diğer Müslüman gruplar için yeni bir itham daha ortaya atıldı. Bunların demokrasiyi benimsedikleri yönünde demeçler verilmeye başlandı. Demokrasi kavramına bakışlarıyla ilgili bir sürü sansasyon oluşturuldu.

Bu konuyla ilgili kendi camiamızda iki sıkıntının olduğu görülmekte: Birincisi, herhangi bir konuda bizim için bağlayıcı olması gereken söylem, bizzat itham edilen kurumların söylemleri olmalıdır. Konuyla ilgili ihvan mensuplarının söylemlerine baktığımızda; Mısır’da, Tunus'ta veya Libya'da ortak dili görüyoruz. İhvan’ın farklı ülkelerdeki mensupları tarafından defalarca demokrasi ile ilgili şu açıklamalar yapıldı: “Bizim için demokrasi seçim demektir. Biz demokrasinin laik bir alt yapısının, felsefesinin olduğunun farkındayız. Bu kavram uluslararası arenada dillerden düşmeyen bir kavram olduğu için biz de mecburen kullanıyoruz. Ne yazık ki siyasal dile Batı hâkim. Yoksa kendi içimizde böyle bir dilimiz yok.

Kurumların söylemleri önemli ama sırf söylemlerini dinleyerek tamam demek de olmaz. Söylemden daha önemlisi pratikteki karşılıktır. Konuyla ilgili İhvan’ın pratikteki duruşuna baktığımızda söylem ile eylemi arasında tutarlılık olduğunu görüyoruz. Zaten böyle olmasaydı yani demokrasinin kavramsal arka planını destekliyor olsaydı yönetici ve müntesipleri bugün hapishanelerde değil makam mevkilerde olurlardı. İhvan demokrasi derken despotizme-diktatörlüğe karşı halkı ön plana çıkarmayı ve seçimleri kastetmektedir.

Sıkıntılı olan ikinci durum ise Müslümanların içtihatlarına bir güvensizlik paradoksu ile yaklaşmaktır. Bu bağlamda Batı’nın veya darbecilerin ikiyüzlü tavırlarının ve söylemlerinin, Müslümanların söylemlerinden daha önemli ve tercihe şayan görülmesi anlaşılır bir durum değildir.

Laiklik ve Mısır

Demokrasi ile beraber Mursi ve İhvan’ın Mısır’daki laikliğin savunucusu olarak da itham edildiklerini görmekteyiz. Halk nezdinde karşılığı “dinsizlik” olan bu kavramları savunucuları bile açık bir şekilde kullanmazken, buna net bir şekilde karşı duranlar bununla yaftalandılar. Halkın bu hassasiyetini düşünerek, oy kaygısı ile laikler bu kavramlar yerine “sivil devlet” kavramını kullanmışlardır. Aynı kavramı seçimlerde İhvan ve Mursi de kullandı.

Burada laiklerin “sivil” kavramıyla kastettikleri “ne asker ne de din devleti” iken İslamcı partilerin kastı ise yönetimin askerlerden temizlenmesi ve tamamen sivillerin elinde olması idi. Bununla beraber Mursi, İhvan ve diğer bazı İslamcı gruplar asla şeriattan yana olan düşüncelerini gizlemediler. Hatta Recep Tayyip Erdoğan’ın “Laiklikten korkmayın!” tarzındaki açıklamasına ilk tepki de İhvan’dan gelmiştir.

Cumhurbaşkanlığı Seçimleri

Parlamento seçimlerinden sonra ikinci olarak cumhurbaşkanlığı seçimleri yapıldı. Milletvekili seçimlerinde umduğunu bulamayan Batıcı çevre tüm olanaklarını bu seçime yoğunlaştırsa da yine de gereken etkiyi oluşturamayarak ikinci seçimi de kaybetti. Bu seçimlerle Mısır tarihinde bir ilk gerçekleşti ve asker kökenli olmayan biri halk tarafından seçilerek cumhurbaşkanı oldu. Mursi iki aşamalı yapılan seçimlerin her ikisinden de birinci olarak çıktı.

Seçimler sonrası ilk tepki Mursi’nin aldığı oyun seçmenlerin %25’ine denk geldiğini söyleyerek herkesin cumhurbaşkanı olamayacağını savundular. Aynı kişi-kesimler Tahrir’de sayıları ülke nüfusunun %1’i bile olmayan protestocuların desteğiyle darbe yapılmasını, halk istedi diye yorumladılar.

Mursi’nin İcraatları

Mursi’nin seçimlerden sonra yaptıklarının bir kısmını şu şekilde sıralayabiliriz:

- Mursi, nasıl bir düşünce sistemine sahip olduğunu ilk andan itibaren net bir şekilde ortaya koymuştur. İlk icraatı kendisine tebrik mesajı gönderen Esed’in mesajını kabul etmemesidir. Mursi, Esed’in Suriye halkını temsil etmediği, Suriye Ulusal Konseyinin ve Özgür Suriye Ordusunun halkın temsilcisi olduğu gerekçesiyle kutlama mesajını reddetti ve “Benim muhatabım Suriye halkıdır!” diyerek sert bir tavır takındı.

- Kutlamalardan sonra, YAK’ın boşluktan faydalanarak aldığı kararları halkın iradesi dışında gerçekleştiğini belirterek tümünü iptal etti.

- Bunları iptal edince otomatikman YAK’ın yargı eliyle dağıttığı halk meclisini tekrardan görevine çağırdı.

- Mursi daha iktidarın ilk günlerinde Mareşal Muhammed Tantavi’nin son anda önlenen askerî darbe girişiminin sonucunda başta Tantavi olmak üzere 500 üst rütbeli subayı zorunlu emekliye ayırdı.

- Daha sonra yargının tüm yapılanları iptal etmesini engellemek için cumhurbaşkanlığı müessesesinin yetkilerini genişletme yönünde kararlar aldı.

Bu kararlar öncesinde Anayasa Mahkemesi sert bir bildiri sunarak net bir şekilde “Kararlarımız tartışılamaz!” diyerek kendi ağırlıklarını korumaya yönelik bir adım atmıştı ama buna rağmen Mursi bu kararları almıştır.

Anayasa Çalışmaları

Mursi’nin aldığı kararlar sonrasında anayasa çalışmaları hız kazandı ve komisyon bu kararlara güvenerek askerî kurumların devletin diğer kurumlarına olan üstünlüğünü reddederek çalışmalarını hızlandırdı. Bu bağlamda askerî kurumların denetleneceği bile açıklandı. Böyle önemli bir çerçeve çizen komisyona devrimin diğer unsurları gereken desteği vermemiştir. Mursi tüm bileşenleri barındıran bir komisyonun oluşması için uğraşsa da Müslümanların ağırlıklı olmasından hoşnut olmamaları sebebiyle liberaller ve darbe özlemi içinde olanlar desteklerini çekmişlerdir. Sonrasında yeterince temsil edilememe gerekçesini de bunlar sık sık dillendirmişlerdir. Bu muhalif ekibe sonradan darbenin öncü kadrosunda yer alan Ezher Şeyhi Ahmed Tayyib de katılarak temsilcisini komisyondan çekti. Amaç komisyonu işlevsiz bırakmaktı.

Yeni anayasa 15 Aralık 2012 tarihinde iki aşamalı referandumla oylandı; oylama sonucunda % 63,8 evet, % 36,2 hayır oyu çıkmıştı. Başta Mursi ve İhvan mensupları olmak üzere herkes bu anayasanın yeterli olmadığını bildiği ve bunu deklare ettiği halde yine de eleştirilmişlerdir. Oylamadan hemen sonra hızla çıkarılan bu anayasanın geliştirileceği ve eksiklerinin tamamlanacağına dair taahhütler verilmiştir. Hızlı bir şekilde çıkarılmasının nedeni ise her gün farklı farklı planları yapılan darbelerden korunmaktı. Darbe olmadan yasalarla yollarına hızlıca devam etmeyi hedeflemişlerdi.

Oylama öncesi ve sonrası yapılan tüm itirazlar ise anayasa maddeleri ile ilgili değil, komisyonun İslami akımların baskısı altında olması iddiası etrafında seyretmekteydi.

Darbeye Kadar Süreç Nasıl İşledi?

Bu çalışmalar devam ederken ülkede, bunlara paralel olarak ciddi bir sıkıntı olarak ekonomik sıkıntı kendini hissettiriyordu. Sebebi ise ordunun ekonomi üzerindeki tahakkümüydü. Bu sıkıntılar sebebiyle belli saatlerde ülkeye elektrik bile verilemiyordu. Yine temel tüketim maddelerinin ordunun denetiminde olması nedeniyle halk arasında ciddi sıkıntıların başladığı görülmekteydi ama her ne hikmetse darbe olur olmaz bu sıkıntıların tümü ortadan kalktı.

Darbeye Halk Desteği

Muhalefet, devrim sonrası gösterilerde Mursi’yi devirme sloganını oldukça rahat ve yüksek dozda kullanmıştır. Ancak gösteriler birkaç gün sürmüş ve destek her geçen gün azalmıştı. Muhalefet çoğu kez Tahrir Meydanında oturma eylemlerine başlayacağını ilan etse de bunda başarılı olamamıştır. Çünkü muhalefetin tabanının yapısal özelliği buna elverişli değildi. Darbe sonrası Adeviyye ve diğer meydanları dolduran İhvan mensupları ile Müslümanların dirayetleri onlarda yoktu.

Darbe ve Sözde Sebepleri

Mursi hata yaptı, İhvan hata yaptı diye kamuoyu oluşturuluyor ve Müslümanım diyenler bunun peşinden söylem üretiyorlar. Burada hata yapmanın insana ait bir özellik olduğu unutuluyor. Batı'nın ya da darbecilerin Mursi ve İhvan’ın hataları olarak saydıklarına baktığınızda, darbecilerin görevden alınmaları, eski dönemin zorbalarının zorbalıklarına son verilmesi gibi değişikliklerin kastedildiği görülecektir. Bizler bunlara asla hata diyemeyiz. Mursi’nin ve İhvan’ın aldığı bu kararlarla beraber, mahkeme tarafından şunlar da isnat edildi:

- Hamas ile işbirliği yaparak casusluk faaliyetlerinde bulunmak

- Mısır askerlerini öldürmek

- Askerî kurumlara saldırmak

- Kamu malına zarar vermek

- Devrim sürecinde ve sonrasında Türk istihbaratı ile ortak çalışmak ve bilgi sızdırmak

- Filistinli bir şarkıcının Mursi’yi destekleyen şarkı besteleyip söylemesi

İsnat edilen suçların anlamsız olduğu ortak kanaattir. Esas sıkıntı ise Mursi ve İhvan’ın ideolojik sistemi baştan değiştirmek amacıyla atmış oldukları adımlardır. Bunların ardından “Mursi hata yaptı ama”lı cümlelerin tekrardan düşünülmesi gerekmektedir. Bu cümlelerin hakkaniyetli olmadığı aşikârdır.

Bir de Mursi yargıya, medyaya ve diğer kurumlara el atmadı diye suçlamalar var. Düşünsenize 3-5 karar aldıktan sonra darbe ile hapislere atılanların, aniden bunları yapmalarının imkânı olabilir miydi? Ele geçen ilk fırsatta ancak ordunun darbeci unsurlarının bir kısmı ancak tasfiye edilebilmiş, diğer darbeci kurumlara ise müdahale etmeye fırsat bile olmamıştır.

Darbecilerin Destekleyicileri ve İslam Karşıtlığı

Bunları bahane edenlerin başlattığı gösteriler sonucunda darbe oldu. Devrimle ilgili ilk gösteriler başladığı andan itibaren farklı statülere, değerlere, ideolojilere sahip insanların tek bir hedef etrafında birleşmeleri ve bu hedefi gerçekleştirmek için çaba harcamaları ne kadar doğal ise hedef gerçekleştikten sonra yani Mübarek devrildikten sonra kendi ideolojilerine uygun bir sistem için çaba göstermeye başlamaları da bir o kadar doğaldır. Doğal olmayan şey hepsinin ittifak ederek başlattıkları seçimlerin sonucuna kaybedenlerin hazmedememesi ve ilk ayaklanma sebeplerini de hiçe sayarak askere, haliyle de darbeye destek olmalarıdır.

Darbe yanlıları ilk başta kendi siyasal süreçlerine ait paradigmalarla yola çıkıp sonra birbirine zıt olan paradigmalarla bir araya gelebiliyorlar. Aslında başlangıçta çok kutuplu olan ortamın, İslam karşıtlığı etrafında kümelenme sebebiyle iki kutuplu bir yapıya dönüştüğü görülmektedir. Bir kutupta İslam diğer kutupta ise diğer tüm ideolojik gruplar vardır. Toplumsal kutuplaşma bu çerçevede gerçekleşmiş ve kutuplaşmanın sebebi de birbiriyle bir araya asla gelemeyecek olan ideolojik grupların İslam karşıtlığı çerçevesinde bir araya gelmeleridir. İkinci blok içinde muhakkak darbe karşıtı olanlar da vardır ama bunlar aynı zamanda İslami bir siyasal yapının da karşısında oldukları için seçim yapmak zorunda kaldıklarında darbeden yöne dönmekteler.

GELECEĞE DAİR

Böyle dinamik yani her şeyin bir anda değişebildiği bir ortamda geleceğe dönük bir şeyler söylemek çok kolay değil. Fakat kazananlar ile kaybedenler arasındaki fark çok nettir. Kur’an’dan öğrendiklerimizden yola çıkarak adaleti tesis etmenin, imar ve inşa faaliyetlerinin içinde bulunmanın, toplumsal olaylara şahit olmanın kazananların özellikleri olduğunu görmekteyiz. Bu kardeşlerimiz Mısır’da canlarıyla, mallarıyla, aileleriyle meydanlarda tutumlarını bizlere gösterdiler. Ve Allah’ın izniyle onlar kazandılar.

Yine, Ortadoğu intifadalarını düşündüğümüzde İhvan, yaptığı istişareler sonucunda farklı ülkelerde farklı stratejiler belirledi. Suriye’de silahlı direnişi; Tunus, Libya ve Mısır'da parlamenter yapıyı seçti. Kiminde iktidar, kiminde muhalefet oldu. Farklı ülkelerde farklı yöntemler denese de her yerde aldığı tepki aynı oldu: Darbe. Laik yapı siz hangi politikayı seçerseniz seçin, eğer İslamcıysanız asla olayı kabullenmemektedir.

Suriye Örneği

Bugün Mısırlı kardeşlerimize Suriye'yi göstererek “Savaşa girmeyin, böyle şehit olmaya devam edin, gerekirse zindanlara atılın, geri adım atın!” çağrılarında bulunanlar var. Bunları kim söylüyorsa söylesin kesinlikle haddini aşıyordur. Suriye üzerinden tam da ölümü gösterip sıtmaya razı etme hesapları içindeler. Bir de “Mısır Suriye’ye benzemesin!” deyince, unutmayalım ki peşinen Suriye’deki şanlı direnişi olumsuzlamış oluyoruz. Bugün şartlar uygun olursa Mısır’daki kardeşlerimiz de savaşabilirler ama buna onlar karar verecektir.

Hepimizin bildiği gibi İhvan bu gibi durumlara alışık olduğu için bugünden sonra da çalışmalarına devam edecektir. Çalışmaları siyasi alanda istedikleri gibi devam etmese de okul, hastane, yetimhane, bakımevleri gibi sosyal merkezlerde devam ediyor ve edecektir.

Son söz olarak İhvan ve Mursi Allah’ın kelamını kitlelere ulaştırmak için bir yola çıktılar ama İslam toplumlarını kendilerince “medenileştirme” hedeflerinden asla vazgeçmeyen zalimler ve destekçileri tarafından darbeyle indirildiler. Ve Mursi dik durduğunu tekrar tekrar bize gösterdi. Buradan şunu net bir şekilde görmek lazım ki; ne Batı ne de bedeni yerli ama zihni Batılı olan hiç kimse imamlık yapan bir cumhurbaşkanına tahammül edemiyor. Sakalı olan bir lider onları ürkütüyor. Müslümanların birliğini düşünen bir birey veya cemaat onlar için en büyük tehlikedir.

 

Kaynak:

Ali Tandoğan, “Arap Baharı Sürecinde Mısır”, Atılım Üniversitesi, Yüksek Lisans Tezi, 2013,

ORSAM, “Mısır’da Son Dönemde Önde Gelen Laik-Liberal-Solcu Hareketler”, Rapor: 167, 2013

ORSAM, “Geçmişin Gölgesinde Mısır’da Darbe”, Rapor: 168, 2013

İHH, “Mısır Askeri Darbe ve İnsan Hakkı İhlalleri Raporu”, 2013

SETAV, R. Yıldırım, T. Abdulcelil, “Mısır’da Siyasi Aktörler, Partiler, Dini Hareketler ve Medya”, 2012

Bu yazı toplam 1380 defa okunmuştur.
BU SAYIDAKİ DİĞER YAZILAR