1. YAZARLAR

  2. Rıdvan Kaya

  3. Asıl Hayat Ahiret Hayatıdır

Asıl Hayat Ahiret Hayatıdır

Ocak 2020A+A-

“Allah, mümin erkeklere ve mümin kadınlara, ebedi olarak kalacakları, içinden ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde çok güzel köşkler vadetti. Allah'ın rızası ise bunların hepsinden daha büyüktür. İşte büyük başarı budur.” (Tevbe, 72)

Modern hayat tarzının ve beraberinde getirdiği ilişki biçiminin hayatımızı derinden etkilediği bir gerçektir. Bu hayat tarzının belki de bizler açısından en dikkat çeken boyutu insanları tevazudan, sadelikten ve takvadan uzaklaştırıp bencillik ve müstağnileşmeye itmesidir. Müstağnileşenler ise kaçınılmaz olarak fıtratlarına yabancılaşır ve Rablerini unuturlar.

Başarı Nerede Aranmalıdır?

Sahip olmak ve tüketmek üzerine kurulu bu anlayış, başarı kavramını alabildiğine yüceltmekte, başarılı olmayı adeta hayatın temel hedefi haline getirmektedir. Başarıyı ise daha gelişkin bir eğitim, daha prestijli bir iş, iyi bir kariyer, yüksek statü vb. arayışlara teksif etmektedir.

Şüphesiz müminlerin de yaptıkları işleri iyi yapmaya gayret etmeleri, bu anlamda üstlendikleri sorumlulukları layıkıyla ifa etmeyi hedeflemeleri makul ve gerekli bir durumdur. Ancak bu şekilde ahitler yerine getirilir, güzel örneklikler sergilenebilir ve mesajın daha etkili bir tarzda taşınması kolaylaşır. Ne var ki başarı kavramını dünyevi birtakım hedeflere hasreden, insan ilişkilerinde  temel kriter ve neredeyse tek belirleyici haline getiren yaklaşım tarzı İslami ölçülerle çelişir. 

Ne pahasına olursa olsun dünyevi gayelere erişme çabası, illa da arzu edilen hedeflere ulaşma ısrarı müminleri hududullahı aşan tavır ve ilişkilere sürükleyebilir. Aşırı odaklanma hali normal şartlarda hoş karşılanmayan, doğru bulunmayan birtakım tutumların zaman içinde mazur ve meşru, hatta elzem görülmesine kapı aralayabilir. Ve süreç birtakım mazeretlerin ardına sığınmayı itiyat edinmiş ruh halinin doğru ile yanlışı birbirinden ayıramaz hale gelmesine sebep olabilir.

Oysa hedeflenmesi gereken şey ne yapıp edip dünyevi arzu ve hedeflere ulaşmak değil, her zaman, her durumda Rabbu’l Âlemin’in rızasına muvafık bir hayat sürmek olmalıdır. Bu perspektif dünyevi planda ne sağlarsa sağlasın, sahibine mal, mevki, itibar anlamında ne kazandırmış görünürse görünsün, şer’i ölçülerle çelişen her türlü neticenin müminler için bir kazanım değil bilakis büyük bir kayıp, hüsran olarak görülmesini gerektirir.

Çünkü mümin için aslolan dünya hayatının geçici arzu ve hazlarıyla tatmin olmak değil, ebedi hayatın saadetini elde etmektir.

Kur’an-ı Kerim, müminleri ahiret odaklı bir hayata yönlendirir ve temel yönelim ve öncelik itibariyle dünyayı merkeze alan yaklaşım tarzının beyhudeliğini her daim hatırlatır. Başarı kavramından ne anlaşılması gerektiğini ise fevzu’l azim kavramıyla bize öğretir. Büyük başarı, gerçek başarı ahiret saadetidir. Tevbe Suresinin 72. ayetinde mahiyeti net biçimde bildirilen bu hakikat, yine aynı surenin 111. ayetinde de çok vazıh bir şekilde belirtilir:

“Şüphesiz Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır. Artık onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve ölürler. Allah, bunu Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da kesin olarak vadetmiştir. Kimdir sözünü Allah'tan daha iyi yerine getiren? O halde, yapmış olduğunuz bu alışverişten dolayı sevinin. İşte asıl büyük başarı (fevzül azim) budur.”

Resul’ün Öğreticiliği

Resulullah’ın (s) güzel örnekliği de asıl hayatın ahiret hayatı olduğu gerçeğini öğretmeye yöneliktir. Bunu Hendek Gazvesi esnasında yaşanan şu gelişmede görmek mümkündür:

Hicretin 5. yılında Medine’ye yönelik küfür ordularının büyük saldırısı karşısında müminler şehri savunmak için Resulullah’ın da fiilen katıldığı büyük bir hazırlığa girişmiş ve şehrin etrafında gayet uzun, derin ve geniş hendekler kazmışlardır.

Ahzab Savaşı adıyla da tarihe geçen bu zorlu uğraş sırasında bir yandan büyük sayılara ulaşan düşman kuvvetlerinin cüssesi, diğer yandan soğuk ve açlık ve bunlara ilaveten münafıkların yürüttükleri psikolojik yıpratma kampanyası yüzünden müminler zor ve sıkıntılı bir süreç yaşamışlardır.

İşte tam da bu meşakkatli hal karşısında Buhari’de, Müslim’de ve Tirmizi’de yer aldığı şekliyle Sehl ibni Sad ve Enes ibni Malik’ten rivayetle Resulullah’ın (s) dilinden şu sözlerin döküldüğü aktarılmıştır: “Allahümme la ay’şe illa ay’şul ahire: Fağfiril ensare vel muhacire.” (Allah’ım! Hayat ancak ahiret hayatıdır. Ensar ve muhacirleri bağışla!)

Bu hatırlatma üzerine tüm ashabın zindelik kazandığı, ellerindeki kazmaları daha bir şevkle salladıkları ve bu sözleri nakarat gibi tekrarlamaya başladıkları da rivayet edilmiştir. Gerçekten de eğer hayat canlılık demek ise ölümle biten bir şey gerçek manada hayat olamazdı. Ancak ebedi olan bu sıfatı taşımaya layık olabilirdi. Ve o da ahiret hayatı demekti.

Sabretmenin Anahtarı

Evet, en zor, kritik şartlarda dahi yılgınlığa düşmemek, zayıflık ve teslimiyet göstermemek, sabredip direnmek için hatırlamanın şart olduğu bir husustur bu. Dünya hayatına kapılıp gitmemek, ebedi saadet yurduna erişmek için akılda tutulması gereken bir buyruktur. Kabul edelim ki bizi her yönden adeta kuşatma altına almaya yönelen modern hayat tarzının tam manasıyla örtmeye, gizlemeye çalıştığı bir gerçektir bu! 

Ve ne kadar enteresandır ki müminlerin en güçlü göründüğü, zafer kazandığının anlaşıldığı bir ortamda da yine aynı hakikatin Resulullah’ın ağzından döküldüğünü öğreniyoruz.

Ahzab kuşatmasından yaklaşık 3 yıl sonra İslam ordusu muzaffer bir şekilde Mekke’nin fethine doğru ilerlerken Rabbine karşı alabildiğine mütevazı bir halde Resulullah’ın öne doğru eğildiği ve sakalının ucu devesinin yularına değecek şekilde boyun bükmüş bir halde aynı sözleri tekrar ettiği rivayet edilmektedir: “Allahümme la ay’şe illa ay’şul ahire.”

Özetle en zor ve sıkıntılı ortamlarda da galibiyet sevincinin gurura kapı araladığı hallerde de yani hem sabretmenin hem de hamd etmenin önem arz ettiği zamanlarda Allah’ın Resulü aynı hakikati ifade ederek dünyevi olanla yıkılmanın veya avunmanın değil ahiret saadetine talip olmanın elzemiyetini bize göstermiştir.

Gaflete Düşmemek İçin Teyakkuzda Olmalıyız!

Yaşadığımız süreçlerde gerek kişisel sıkıntı veya sevinçlerimizin gerekse de topluluk olarak karşılaştığımız zorluklar ve kazanımlarımızın bizi dünyevi kaygılara, hırs ve avunmalara sürüklemesinin önüne geçebilmemiz için her daim akılda tutulması gereken bir hakikattir bu.

Ve her durumda Rabbimize kulluğumuzu en güzel biçimde ifa edebilmeyi, Rabbimizin sınamaları karşısında sabrı cemil göstermeyi ve nimetlerine de en güzel biçimde şükretmeyi gerektirir. Sabretmenin ve şükretmenin zemini ise dünya hayatının geçici olduğunu akıldan çıkartmayıp hayatımızın merkezine ahiret bilincini yerleştirmekle sağlanabilir.

Dünya hayatının aldatıcılığı hususunda teyakkuzda olmayanların sistematik biçimde oyalanma içerisine girdikleri ve bilmedikleri, asla sonunu getiremeyecekleri bir güzergâhta hiç durmadan koşturdukları açıktır. Oysa bu koşuşturma beyhude bir yorulmadır ve sonuçsuz kalmaya mahkûmdur. Bu yüzden güzergah iyi bilinmeli, nereye gidildiği hususunda bir şüphe ve bulanıklık yaşanmamalıdır.

Rabbimiz böylesi bir boşluğa düşmememiz için hazırlıklı olmamızı emretmektedir: “Ey iman edenler, Allah'tan korkun. Herkes yarın için neyi takdim ettiğine baksın. Allah'tan korkun. Hiç şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” (Haşr, 59/18)

O gün çetin bir hesap günüdür. Kâfirlerin “Keşke toprak olsaydım.” (Nebe, 40) diyecekleri ve bu şekilde derin pişmanlıklarını, çaresizliklerini haykıracakları ama bu yakınmalarının herhangi bir şey ifade etmeyeceği dehşetli bir muhasebe günüdür.

O dehşetli hesap gününün azabından, sıkıntısından ancak dünya hayatının bir oyun ve eğlence olduğunu kavrayıp, asıl varılacak yurdun ise ebedi ahiret hayatı olduğu bilinciyle yaşayanlar azade olabilir. O zor zamanda ancak bu dünya hayatını salih amellerle en güzel şekilde değerlendirebilen takva sahipleri emin olabilirler.

Şeddad b. Evs’ten rivayetle Resulullah’ın (s) şöyle buyurduğu bildirilmiştir: “Akıllı kişi nefsine hâkim olan ve ölümden sonrası için çalışandır. Aciz kişi ise nefsini hevasına tabi kılan ve Allah’tan temennilerde bulunup durandır.” (Tırmizi, İbni Mace, Ahmed b. Hanbel)

Nefse hâkim olmak İslami ölçülere tabi olan aklı hayatımıza hâkim kılmak demektir. Ancak bunu yapabilenler ahiret saadetine erişebilirler. Nitekim İmam Tirmizi de ‘nefsine hâkim olan’ (men dane nefsuhu) ifadesini kıyamette hesaba çekilmeden önce nefsini hesaba çeken kişi diye tarif etmiştir.

Öyleyse hayatımızın merkezine neyi koyduğumuza dönüp tekrar bakmak durumundayız. Ölümü ancak cenazelerde ya da mezarlık ziyaretlerinde hatırlayanlardan olup olmadığımızı ve ahiret gerçeğinin hayatımızda ne oranda yer tuttuğunu mutlaka kendimize sormalıyız.

Hayatımızı, ilişkilerimizi, eylemlerimizi en temelde dünyevi meşguliyetlerin, kaygı ve özlemlerin mi yoksa Rabbimizin kitabında bildirdiği emir ve ölçülerin mi yönlendirdiği sorusunun cevabı hususunda net ve tutarlı olabilmek için çabalarımızı artırmalıyız. 

Ne yazık ki Allah’ın dinine hizmet etmek gayesiyle yola çıktıkları halde dünyevi kaygılarına teslim olanların sayısının hiç de az olmadığına şahitlik ediyoruz. Dünya telaşına kapılanların değerli olanı terk edip süfli olana yönelmeleri; bütün çabalarını, enerjilerini bu tür şeyleri elde etmek için harcamaları acı bir kayıptır.

Bu tutum insanı takvadan, samimiyetten, vakar ve izzetten uzaklaştırıyor. Buna karşın mürailiğe, dalkavukluğa, hevaya tabi olmaya itiyor. Tüm bu hastalıklara karşı ahiret bilinciyle hareket etmenin, sabırlı ve mütevazı olmanın önemi anlaşılmak zorundadır.

Kab b. Malik Resulullah’ın (s) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Koyun sürüsüne dalmış iki aç kurdun sürüye vereceği zarar kişinin mal ve mevki (servet ve şöhret) kazanma hırsının dinine vereceği zarardan daha ağır değildir.” (Tirmizi, Darımi, Ahmed b. Hanbel)

Gerçekten de mal, mülk, mevki, makam, itibar, şöhret ve benzeri hedefler uğruna tükenen hayatlar ne kadar ucuzdur, değersizdir!

Rabbimiz, kitabında, bizlere cennet nimetlerini hatırlatmakta ve insanoğlunun çabasının, mücadelesinin ancak bu eşsiz, sonsuz güzellikler için olması durumunda anlamlı olacağını “Yarışanlar işte bunun için yarışsınlar.” (Fel yetenafesil mutenafisun.) buyruğuyla bildirmektedir.

Herkesin birbiriyle adeta dünyevi imkân ve makamlar için yarıştığı, birbirini dünyevi iktidar, telaş ve kaygılara sürüklediği, birbirini dünya hayatının sunduğu lüks ve ihtişama yönlendirdiği bir ortamda sonsuz ahiret hayatının nimetleri için yarışanlara ne mutlu!

BU SAYIDAKİ DİĞER YAZILAR