
Nehir Aydın Gökduman İle Öyküleri Üzerine
Öykülerini yetişkinler ve çocuklar için kaleme alan Nehir Aydın Gökduman’la öykü odaklı bir söyleşi gerçekleştirdik...
Nehir Aydın Gökduman, yazı hayatına romanla başladı. Şimdi Dirilmek Vakti, Prangalar Denizi, Harbiyeli gibi romanlarının ardından Öyküye Ağıt'la öykü yolculuğuna başlar. Öykülerini yetişkinler ve çocuklar için kaleme alan Nehir Aydın Gökduman'la öykü odaklı bir söyleşi gerçekleştirdik... Onun öyküleri post-modern kapatılma sonrasında ortaya çıkan yüz akı öykülerden. Öykücü olmasının yanında çok yönlü bir yazar olan N. A. Gökduman'la yazarlığının çeşitli yönlerini, özellikle öykücülüğünü konuştuk.
Önce ve en önde yazmanın sizdeki karşılığıyla başlayalım istiyorum. Niçin yazıyorsunuz?
Galiba kendimi ifade etmedeki en etkili aracın yazım olduğunu fark ettiğim günden beri yazıyorum. Bazı kimse konuşarak duygu ve düşüncelerini ifade eder. Bazısı resimle, bazısı sinema, ya da başka sanatla. Ben de elim kalem tutuğu günden beri kitaplarla ve yazıyla iç içe oldum hep. Düşünen, akleden, araştıran, sorgulayan ve bir perspektife ulaşan bir insanın varoluşunu tanımlamada yazıdan daha iyi bir tarz yok bana göre.
Eylülle Gelen Haksöz ve Hece dergisinde yayımlanan öykülerden oluşuyor. Ağırlıklı olarak post-modern kapatılmaya odaklanan öykülerinizin öyküsü nedir?
Benim öyküye yönelişim, 1999' un sonlarına rastlar. Ve yaşanan dönem itibariyle öykülerimin ana teması 'öykü kendini hayatın içinden çoğaltır' teziyle paralellik gösterdi. Postmodern darbenin izleğimizde önemli yer tutan anekdotlarından start aldı ve beslendi. Yani Öyküye Ağıt ve Eylül'le Gelen'in genel temalarında hem kendi yaşam koşullarımın hem toplumsal sorunlarımızın yadsınamaz fonksiyonelliği var. Bir nevi etki tepki meselesi… İnancı ve başörtüsü nedeniyle gerek öğrenim sürecinde, gerek meslek hayatında sürekli engellemelerle karşılaşmış biri olarak hayatın kendisini değil de neyi yazacaktım ki. Şubat soğuğunda titrerken ılık bahar meltemlerinin içimize ne hoş, kıpırtılar yaydığını hatırlamamız nasıl zorsa; yaşadığımız zelil sürece duyarsız kalarak sıkıntılarımızı aktarmamak da o kadar zordu. Duygu ve düşüncelerimi estetize ederek ortaya dökme sanatını kulluk ekseninde doğru kullanabilirsem sorumluluklarımın bir cüzünü yerine getireceğimi düşünerek yazdım öykülerimi.
Öyküye Ağıt, Eylülle Gelen'deki kahramanlarınız üzerinde duralım istiyorum. Hikayelerdeki kahramanlar genelde umudu ve direnci yitirmemenin, karamsar ruh halinden uzak halleri ile öne çıkıyorlar. Havf ve recâ dengesinin yitirilişinin nihilist, absürd üst kurmaca kahramanlarının cirit attığı öykü dünyasında kahramanlarınız nerede duruyor?
Evet, gerek ilk öykü kitabım Öyküye Ağıt'ta (2002) gerek Eylülle Gelen' de (2005) öyküler; inanç ve inancını yaşamsallaştırmaya çalışan kahramanlar ekseninde örülü. Bu tabii ki ne tesadüfi bir durum, ne de zoraki bir tercih… Henüz öyküye kalemimin yeni alıştığı dönemlerdi. Yoğun olarak okumaya yönelmiştim. Kim öykü tekniğini nasıl kullanmış, kim neyi nasıl anlatmış merakıyla özellikle yerli eksenli okudum, araştırdım. Fakat gördüğüm tablo pek de iç açıcı değildi ne yazık ki. Öykü tekniğinin mükemmel uygulandığı fakat anlam yoksunu öykülerden tutun, bizden adam olmaz çıkmazına düştüğümüz anlatılara kadar flu bir atmosfer vardı karşımda. İçlerinde aradığımı bulduğum eserler de oldu tabii ama bu hatırı sayılacak ölçüde değildi. Benim bu atmosferde nasıl bir seyir tutmak istediğimse, yüzümü yaşama dönmemde ve algımı inancımla harmanlamamda gizliydi. Öyle yaptım ben de. İşte bu çabanın sonunda üçer yıl arayla yayıma giren iki kitaba serpilen öyküler çıktı ortaya. Öykülerimin genel temasını sizin de dediğiniz gibi yaşamın o acı kekremsi, zaman zaman çekilmez ağırlığı karşısında mücadele, azim, umut ve duayla ayakta kalabilen yüzler oluşturuyor. Özürlü evladını ameliyat masasında kaybeden bir annenin yoğun üzüntüsünü ahiret bilinciyle nasıl bastırdığını anlatırken ağladığımı, ancak güzel bir iş başarmış olmanın huzuruyla aynı zamanda rahatladığımı hatırlarım. Yine iki can dostumu bir trafik kazasında yitirişimin acısını dua ve umuda çevirebilmek için kaç gün klavyenin başında düşündüğümü bilirim. Acıyı olduğu gibi aktarmak çok da zor değil inanın. İnsanları hayatın onulmaz yaraları içine çekmek ve orada öylece bırakıp gitmek hiç de zor değil… Her ucu açık öykülerin birinden birine uçmak da zor değil hiç… Zulmün perdelerini tek tek teşhir edip hiçbir öneri sunmadan ya da ağıt formatından sıyrılmadan yazmak da çözüm değil. Yani o sorumluluk bilinci, o kulluk ekseni harflere değmeli… Değmezse sanki bir tuhaf çıkıyor tuşların sesi. Bazılarının dediği gibi öykülerimdeki kurguda mesaj olgusunun ön plana çıktığı ve edebi çerçevenin daraltıldığı görüşü varsın biraz haklılık bulsun. Ben bunu çok da önemsemiyorum. Edebiyatın ne kadar geniş bir örgüyü içinde barındırdığının farkındayım. Fakat dar geçitlerden, dehlizlerden geçtiğimiz bir dönemde bizi anlatmanın elzem olduğunun da farkındayım. Öykü kahramanlarımın, gittikçe yaygınlaşan ve neredeyse moda akımına dönüşen bunalım edebiyatına muhalif onurlu bir devinimle imge dünyamızda yerlerini aldığını, alacağını umuyorum…
Son yıllarda nitelikli öykü dergileri yayımlanıyor. Tüm bunlar ne anlama geliyor? Öykü türüne yoğunlaşan ve öykü türünde uzmanlaşan dergilerden Hece Öykü'nün öykü serüveninizdeki yeri nedir? Epeydir Hece Öykü'de öyküleriniz yer almıyor.
Evet, edebiyat ve öykü dergilerinin giderek artan bir seyir göstermesi umut ve sevinç verici. Özellikle düşünsel alanda kendimize yakın çalışmaların arttığını görmek yüz güldürüyor. Bunun edebiyatta öykünün tür olarak giderek daha iyi anlaşılmasında önemli bir yeri var şüphesiz. Cumhuriyet'ten bu yana öykü norm ve teknik açıdan hayli yol kat etti. Ve birçok yazarın ilgi alanına girdi. Hece Öykü ise bu anlamda önemli bir boşluğu doldurdu. Edebiyatın bu girift bir o kadar da keyifli alanını bize aktarmada önemli bir rol oynadı. Öyküye Ağıt'ın çıkışından bir süre sonra, benim öykülerim de Hece Öykü'de yayımlandı. Buradan o dönem yazılarıma destek veren ve beni Hece Öykü'yle tanıştıran Ömer Lekesiz Beyefendi'ye de teşekkür etmek isterim. Yazılarımla bilakis ilgilendiği ve şevk veren önerileri için.
Ancak uzun zamandır yeni yazı gönderemedim. Gönül istiyor ki, hemen her sayıya nitelikli çalışmalar göndereyim. Ancak son yıllarda hayli vaktimi alan çocuk edebiyatıyla ilgili çalışmaların yoğunluğundan fırsat kalmıyor.
Son zamanlarda dini algının ciddi bir dönüşüm sürecinden geçmekte olduğunu görüyoruz. Kadın meselesi gündeme geldiğinde ilahiyat fakültelerinde ve kamunun söz söyleyen diğer cenahlarında gittikçe güçlenen dinin 'ataerkil yorumu'na karşı 'kadın bakış açısı' görüşünün sorgusuz sualsiz kabul edildiğini görüyoruz. Öyküleriniz ile ilgili yapılan değerlendirmelerde yazarın kadın oluşundan hareketle öykülerinize 'kadın bakış açısı'nın sinmiş olduğu belirtiliyor. Kadın bakış açısı'na yaklaşımınız nasıldır?
Evet, dini algı direkt Kur'an perspektifinden şekillenmediğinde, tarihsel süreçte de yaşandığı gibi çeşitli cenahların birbirleriyle karşı karşıya gelmeleri kaçınılmaz bir olgu. Günümüzde de rivayet eksenine dayanan ataerkil yorumun karşısına; biraz da batı kültüründen ilham aldığı söylenen 'kadın bakış açısı' dediğimiz muhalif kimlik çıkarıldı. Ve yazılarında kadını ve toplumdaki kadın sorunlarını önceleyen İslami çevrenin bazı kadın yazarları zaman zaman olaya kadın bakış açısıyla yaklaşmakla suçlandı. Hatta içlerinde feminist ilan edilenler oldu. Tabii böyle bir atmosferde yazdıklarımı her boyutuyla değerlendirmeye özen gösterdim ben de. 'Kadın bakış açısı'ndan anladığımız hayatı kendi doğamızdan gelen fıtri eğilimlerimizle yorumlamamız ve objektif aktarımımızsa bunda bir sorun yok. Mesela bir annenin çocuğuna duyduğu sevgiyi yine en iyi bir annenin anlatabileceği, gibi… Fakat 'kadın bakış açısı'nı hayatı ve olayları hep kadın kimliğimizi kayırarak ve kendi cinsimizi ön plana çıkarmaya çalışarak genellersek bu tabii ki ne insan hakları bağlamında ne de İslam'ın 'insan' yorumunda adil bir çerçeve olur. Ben bu güne kadar İslam'ın bizlere sunduğu, kadın ve erkek birbirinin yardımcısıdır ilkesinden yola çıkarak yazmaya itina gösterdim. Öykülerime sözünü ettiğim birinci kategorideki 'kadın bakış açısı'nın sinmiş olması da Müslüman kadının yaşadığımız toplum içindeki kimlik sorunlarını algılama ve anlatma önceliğini vermiş olmamdandır yalnızca. Aslında ne ataerkil yorum, ne de modernist kadın bakış açısı içinde bulunduğumuz kaotik durumun çözümüne katkıda bulunabilir. Ataerkil yoruma direnmeye çalışırken modernizmin kıskacına düşmemek de bir o kadar önemli. Yazılarımda mümkün mertebe bu tür açmazlara düşmemek için öykü yazmayı bir bakıma denklem kurmaya benzetiyorum da diyebilirim. Bir denklem kuracaksınız. Bu denklemin bilinen bilinmeyen bütün elemanlarını doğru seçmek ve hareket düzenlerini denklemin içindeki varoluş gayelerine endekslemek zorundasınız. İşte bu denge yerli yerinde kurulursa eleştirel yorumları cevaplamak bir o kadar kolaydır.
Benim öykülerimde Müslüman kadın ataerkil yorumun istediği gibi yardımcı karakter değil. O, yaratılış gayesiyle bütünleşmiş aktif bir özne. Okuyan, sorgulayan, mücadele eden, pasif kadercilik anlayışına direnen bir özne… Ve bu cesaretini kimliğinden inancından alan bir özne… Bu konum tüm kesimlerce tam olarak anlaşıldığında sorunlarımızın önemli bir kısmı da neticelenecek inşallah…
20 yy. boyunca öykünün ölümü üzerine çokça söz söylendi. Öykü edebiyat devletinden çıkarılmaya çalışıldı. Ama halâ edebiyatın en işlek kalesi olma durumunu sürdürüyor. Kadın bakış açısı ile ilintili olarak Tevfik El-Hakim Sanat Üzerine yapıtında: "Kim bilir belki de gelecek, öykünün sadece kadınların edebiyatı olacağını gösterir bize. Çünkü onlar tabiatları icabı günlük hayatın durumları ile ilgili ayrıntıları ince bir şekilde gözlemlemekte mahirdirler. Ve duyguları mükemmel bir şekilde tasvir etmeye fıtri bir meyil, hikâye ederken detaylara girmeyle ilgili içgüdüsel bir yapı vardır" diyor. Hidayet romanlarını bir kenara bırakırsak Müslüman kadın yazarların ağırlıklı olarak öykü türünü mesken tutuşlarında öyküden uzaklaştıklarında ise novella (uzun hikaye) tarzında romanlar yazmaları üzerinde El-Hakim'in değerlendirmelerinin bir etkisi var mıdır?
Mutlaka vardır. Yukarıda anlatmak istediğim de biraz buydu zaten. Fıtri meyil insan yaşamının bütün evrelerinde gün yüzüne çıkmışken yazıda kendini nasıl göstermez. Kadının ve erkeğin yaratılış özellikleri farklı ve ikisinin ortaya koyacağı ürünlerde de bir farklılığın olması son derece doğal. Mesela şiirin tarihsel gelişimine baktığımızda erkek şairlerin ezici bir çoğunlukla bu alanı iştigal ettiklerini görürüz. Şimdi bunda fitri temayüllerin etkisinin olmadığını kim inkar edebilir. Bazıları bunun erkeğin kadına nispeten yazmaya daha bol vakit bulmasını, ev ve iş şartlarını etken falan gösteriyor. Bence kişinin konumu ne olursa olsun tarih bize en güzel açıklamayı yapmış, şiir konusunda. Öykü de ise her iki tarafın da başarılı bir grafik çizdiğini görsek de, yine erkek yazarlar daha fazla. Fakat yine de kadın söylemini büyülü kılan bir yönü var gibi öykünün, bana göre. Yani kadın öykücülerin çalışmalarında gördüğüm El Hakim'in değerlendirmesiyle meyyaldir diyebilirim. Evet ben de hayatın nüanslarına takılı kalmayı seviyorum çoğu zaman. Hele bu nüanslar benim kendi kimliğimi aktifleştirmemde sevimsiz setlere dönüşmüşse aylarca hatta yıllarca bunlara takılıp kalmakta bir beis görmüyorum. Buna ister edebiyatı bir alana hapsetmek densin, ister kendini tekrarlamak…
Müslüman kadın yazarların öykü edebiyatına katkıları hiç de görmezden gelinebilecek gibi değil. Müslüman kadın yazarların öyküye yönelişini nasıl açıklarsınız
Evet oldukça iyi bir seyir var. Bence öykü giderek kadın dünyasında bir dil olarak kullanılır oldu… Buna galiba biraz da modernizm ve gelenek arasında sıkıştırılan kadının ortak sesi de diyebiliriz. Öykü bu anlamda kendimizi bulmamızda ve düşüncemizi tanımlamamızda zengin bir atmosfer sunuyor. Asırlardır sürüp gelen ritüellere bir başkaldırı, ya da çağın dayattığı açmazlara bir itiraz için kullanılıyor yoğunlukla. Ayrıca öykü kadın diline ve özüne yatkın bir kimlik ayıracı görevi görüyor bir nevi. Ben günümüz kadın öykücülerini bu anlamda kutlamak istiyorum. Bir şeyi ifade etmek için en güzel araç sanatsa, sanatını konuşturana ne mutlu.
Romanla başlayan edebiyat yolculuğunuz öyküyle devam ediyor. Haksöz ve Hece dergilerinde yayımlanan öykülerinizden oluşan Eylülle Gelen adını taşıyan kitabınız yayınlandı. Öyküye Ağıt ise ilk öykü kitabınız. Bir öykücüde öncelikle merak edilen şey neden öyküyü seçtiğidir ya da sizin için daha doğru olduğunu düşündüğüm neden öyküde karar kıldınız?
Ben art arda yayımlanan hidayet romanları serisinin ardından, meramımı daha kısa ve etkili bir kurguyla nasıl anlatabilirimin derdine düştüğüm bir sorgulama sürecinde tanıştım öyküyle… Hani bazen acelemiz olur ya bir yerlere yetişmek için ya da derdimizi daha kestirme ama çarpıcı birkaç sözle belirtmek isteriz, işte onun gibi bir ihtiyaçtan da diyebiliriz buna. Böyle bir dönemde öykünün benim kendimi ifade etmemde biçilmiş kaftan olduğunu gördüm. Ve yazmayı sevdim. Öykü daha öz bir yelpaze sunuyordu. Böylece öyküye yöneliş hızlandı doğal olarak. Öykü yazmayı dantel ören birinin her gün yeni bir motif başlayan ve her başladığı motifle yeni bir şey daha öğrendiği için mutlu olan birinin azmine benzetiyorum bazen. Ben dantel örmeyi hiç beceremedim ömrümce… Ama başladığım her öykü yeni bir örnekti, her örnek yeni bir heyecan… Tabii klasik öykü tarzını benimsediğim değil söylemek istediğim. Klasik tarzın dışında daha güne hitap eden ve anlatımımı zengin ve etkin gösteren normda yazmak istedim öykülerimi.
İlk kitabınızın adını konuşmaya başlayalım: Öyküye Ağıt. Adını, içindeki bir öyküden alıyor kitap: Neden ağıt?
Öyküye Ağıt, yeni öykü yazmaya başladığım dönemde yazdığım bir denemeydi. Yazım alanında bir türe yönelmeden önce, o konuyla alakalı yoğun okumak gerek. Öykü çalışmadan önce de yakınımda uzağımda kim neler yazmış, nasıl yazmış baktım araştırdım okudum. Her kitap ya da her öykü bir şeyler kattı doğal olarak. Diline, kurgusuna büyülendiğim yazarlar oldu. Bense ne yazacağını bilen ama iç evini nasıl aktaracağını tam bilemeyen bir mektep talebesi acemiliğindeydim. İşte o iç sıkıntıyla, belki de okuduğum birçok öykünün ben de bıraktığı yalnızlık hisleriyle doğdu Öyküye Ağıt… Adı ağıtı çağrıştırsa da okuyucuya içten bir merhabaydı aslında. Biraz da öykünün bizim edebiyatımızda hak ettiği şekli bulamayışına bir sitemdi belki de. Yazılmayı bekleyen zihnimdeki onlarca öykünün habercisi de diyebiliriz buna. Çok şükür Öyküye Ağıt'ın hemen ardından peşpeşe öyküler geldi de yüzümüz kara çıkmadı. Bu dönemde Haksöz Dergisi'nde yayımlandı pek çoğu. Buradan beni öykü alanında azimlendiren ve yazılarımı bir kalem bile eleştirmeden ve değiştirmeden yayımlayan Haksöz Dergisine de içten bir teşekkürü borç biliyorum.
"Söz acıda sınandı" diyor Ahmet Oktay. Yaşamın acıları insanları pişiriyor. Edebiyatın acıları iki kez pişiriyor. Sınanan sözün de pişmesi gerek. Bağımsız bir olay anlatma türü olarak tanımladığımız da öykülerinizde anlatılan olayların ana unsurunu başörtüsü oluşturuyor. Öykülerinizin odağındaki insanlar sarp koşullara başkaldırmaya çalışır. Buradan hareketle büyük kapatılma/post-modern hayalet sürecinin Öykümüz ve öykülerimiz üzerindeki etkilerini konuşmak istiyorum. Öykülerin temasında konusunda dilinde bir hayli değişiklikler oldu. Post-modern darbenin öyküdeki yansımaları nasıl olmuştur?
Evet, post-modern darbe, yaşamımızın pek çok alanını olumsuz etkilediği gibi edebiyatımızda da olumlu bir ses getirmedi ne yazık ki… Zaten öncesinde de kendi kimliğimizi, kimliğimizin önüne konan engelleri, öykünün büyülü atmosferiyle yoğurduğumuz ürünlerimiz yeterli değildi. Bu süreç kırılganlığımızın üzerine tuz biber oldu. Öyle ki bunalım edebiyatı dediğimiz hal birçok kalemi etkisi altına aldı. Bu süreçte yayımlanan öykülerin geneline sızlanmacı, zulme teslimiyetçi, karamsar, umutsuz bir hava sindi. Öykü hayatın içinden olanı aktarmaksa bunda yadırganacak bir durum yok diyenlerin sayısı gittikçe arttı. Bu anlayış halen içimizden pek çok kimseyi etkisi altına almayı da sürdürüyor. Öykülerinde kimlik mücadelemizi dile getiren biri olarak gerek edebiyatı, gerekse onun içinden bir tür olarak öyküyü yalnızca kendi meselelerimize odaklamayı ben de doğru bulmuyorum tabii ki. Yalnız doğru bulmadığım daha önemli bir şey varsa o da edebiyatın yalnızca hüznü ve bunalımı aktardığında gizemli bir kisveye bürüneceği, popüler olacağı anlayışı… Evet öykümüzün alanını çok daha geniş tutabiliriz. Ben de yeni çalışmalarımda perspektifimi farklı alanlarda sınamak isterim, bunun için okuyorum ve çalışmalarımı sürdürüyorum. İçinde bulunduğumuz zaman ve mekana göre farklı çalışmalarımız da yayımlanacak inşallah. Fakat şu konuda ısrarım hiç değişmeyecek. Temamız, dilimiz, problem ya da engellerimiz ne olursa olsun benim yazılarımın bir ucu umuda hep açık kalacak… Bugün Kur'an'ın bize sunduğu temel öğretilerden biri olan umut etme prensibi benim hem yaşantıma hem de öykülerime ışık tutmaya devam edecek…
Sait Faik'in "Yazmasam deli olacaktım" sözünü yeniden anımsayalım. O öyküde Sait Faik'i yazmak için kışkırtan neden yoksulluk ve o anda yapılan haksızlıktır. Yoksulluk ve haksızlığın insanı kışkırtan ve duyarlı kılan bir yanı var. Yazılan bir öykünün, romanın dramı olmalı. Dramı olmayan bir ürün sıradanlık üzerine oturmuştur. Yazarın acıyla, dramla hesaplaşması gerekir. Yürekli, "yüreği sargıda" olan yazarlar yapabilir bunu diyebiliriz sanırım... Sanatsal mayalanmanızda o dönemin kültürel sosyal olgularının payı var. Politik bir ortamdan apolitik bir ortama doğru sürükleniyoruz. Edebiyat ve politika ilişkisi üzerine neler söylersiniz?
Sanatsal mayalanmamın temelinde haksızlığa, yoksulluğa, yolsuzluğa, sömürüye isyan vardır elbette ki. Tabiri caizse taşların bağlanıp köpeklerin serbest kaldığı bir coğrafyada yaşıyoruz. Nereye baksak, ayrı bir muamma, her alanda bir dejenerasyon. Benim Rabbe kul olma bilincim, 1991'lere rastlar. Üniversite son sınıftaydım. Geceleri hastanede nöbet tutar, gündüzleri de yüksekokula giderdim. Hangi saatte nerede olacağım, hangi işin ucundan tutacağım belliydi. Hayatım her saatiyle kuşatılmıştı yani. Programlanmış canlı bir robot gibi de diyebiliriz buna. Sürekli bir iç sıkıntısı, bastırılmış hisler vardı ama ne ülkedeki sosyal, siyasi kaos umurumdaydı, ne müstazaf coğrafyalarda dökülen kan, ne de başka bir dram. Ne zaman ki İslami algı ruhumda şekillendi, işte o zaman başladı sancı. O gün bugündür de o sese kulak vererek yaşamaya ve yazmaya çalışıyorum. Öyküde de öyle. Ben aslında hiçbir dönemde ekstra bir şey yapmadım. Yani öyküye başladığım postmodern darbe sürecinde az bile ürettim diyebilirim. Çünkü o dönemde ne yaşadıysak onları yazdım. Zaten başka bir şey yazsam diye düşünsem de aklıma gelmezdi ki. Çünkü içiniz acıyor. Her gün başörtüsünden dolayı okulundan, işinden atılan bir kardeşinizi, düşüncesinden dolayı içeri alınan, örselenen, tartaklanan dostlarınızın haberini alıyorsunuz. Bunlar dururken üstad Ali Değirmenci'nin de dediği gibi ağaçları kuşları böcekleri anlatacak değildik tabii.
Yani ortam, yaşanan acı, sınanan yürek hepsi önemli yazının yön buluşunda. Ben yalnızca bunu yaptım. Yazarken de politik olma, mesaj verme kaygısı gütmedim aslında. Hayatın kendisi buydu.. Bazı edebiyat otoritelerine şirin görünmek adına kalemi törpülemek ya da budamak sunilik olurdu. Fakat bunu yapmadığınızda diliniz, kurgunuz ne kadar iyi olursa olsun hiçbir edebiyat çevresi sizi tanımak istemiyor bu ülkede. İşte bu kaygıyla politik ortamdan apolitik ortama savruluşlar oluyor. Bunu modenizmin ve popülarizmin bir getirisi olarak görüyorum. Edebiyatçılar tarafından bu dışlanmışlık hissi bunaltıcı olmuyor da değil hani. O yüzden zaman zaman eşe dosta yakınmalarım, sitemlerim de olur. Fakat sonucun değişmemesini çok da önemsemiyorum artık. Varsın istenen anlaşılma, okunma trendini yakalayamayalım. Edebiyat yalnızca edebiyat yapmak değildir. Bu bilinci yaşatmak önemli.
1990'lı yılların ikinci yarısında sizinde içinde bulunduğunuz öykü atmosferi var. Bugüne kadar nerelerde yazdınız? Dergilerin yazımımızdaki önemi nedir? Sizi etkileyen yazarlar?...
Ben ekseriyetle Haksöz dergisinde yazdım. Bunun yanında Hece, İktibas, Nida gibi dergilerde de zaman zaman öykülerim yayınlandı. Hem fikri, hem edebi anlamda dergilerin kalemimizi geliştirmemizde önemli katkıları olduğu yadsınamaz. Dergiler çoğu zaman bir okul gibiler. Yazdıklarımın beklemede kalmadan okuyucuya ulaşması gerek kalemimi test etmemde gerekse aktif üretmemde hayli faydalı oldu diyebilirim. O yüzden zaman zaman bana ulaşan yeni yazmaya gönül vermiş kardeşlere kitap çıkarmak için acele etmemelerini yazılarını öncelikle dergilere göndermelerini ve okuyucuya böyle merhaba demelerini tavsiye ediyorum.
Etkilendiğim yazarlara gelince, çocukluk dönemimden bu yana iyi bir okuyucu olduğumu söyleyebilirim. Çocukluk yıllarımın değişmez kalemlerinden biri Kemalettin Tuğcu'ydu. Kemalettin Tuğcu'nun 96 sayfayı geçmeyen dramatik öyküleri iç evimde gelgitler oluşturdukça günün birinde mutlaka yazmayı hayal ederdim. Yine Muzaffer İzgü, Gülten Dayıoğlu çocukluk dönemimin etkin simalarından. Okuma yolculuğu yatılı okul döneminde bir nebze sekteye uğradı fakat üniversite süreci kimlik çatışmalarıyla birlikte bu sevdayı yeniden palazlandırdı. Edebi tür ise her zaman ilgi alanınım merkezinde oldu. İlk gençlik yıllarımda Sait Faik diliyle kurgusuyla beni etkileyen öykücülerdendi. Yine Ömer Seyfettin'in ilk gençlik öyküleri… Özellikle Kaşağı'sı dimağımda kuvvetle yer edinmiş öykülerden biridir. Sonra bir dönem, Yaşar Kemal'in romanları… Komşu ülke edebiyatçılarından Necip Mahfuz, Halil Cibran… Üniversite döneminde ise özne olarak eserlerin merkezinde daha çok kendi hayat algımı bulmak istediğimden bu eksendeki eserleri okumaya yöneldim. Cihan Aktaş'ın ilk dönem öyküleri belleğimdeki tazeliğini korur. Mustafa Kutlu ve Hüseyin Su'da öykü normunda ilgiyle okuduğum isimler… Yabancı yazarlardan ise Çehov, Dostoyevski başta olmak üzere, belli başlı klasikleri söyleyebiliriz.
Türkçe öykü geleneği yirmi yıllık dönemler halinde sınıflandırılıyor. 50 kuşağı, 70 kuşağı ve 90 kuşağı... bu üç kuşak masaya yatırıldığında toplumsal gerçekçilikten toplum sorunlarına yabancı olan okuyucuya 'bir şey' vermeyen bunalım edebiyatına kadar farklı değerlendirilmeler yapılıyor. Post-modern darbenin yol açtığı kültürel savrulmaları, ideolojik, politik, sosyolojik ve psikolojik etkileri göz önünde bulundurduğumuzda yaşanan sürecin edebiyattaki temsiliyetini bir öykücü olarak nasıl görüyorsunuz? Bu bağlamda 90'lı yıllar ve sonrasındaki zaman diliminde yazılan öykülerdeki bunalımı neyle açıklamak gerekir? Dilin, söylencelerin, algıların, kavramların, bireyin ve zamanın ruhu edebiyat dünyasında nasıl serpiliyor?
Türkçe öykü tüm kuşaklarda verimli bir seyir göstermiş midir, tartışılır bir konu.. Fakat gittikçe dil, üslup, estetik açıdan hayli yol aldığı bir gerçek. Beni öykünün asıl ilgilendiren boyutu ise hangi kuşaktan olursa olsun daha çok içeriği, algısı. Toplum sorunlarına yabancı kalmayan, fakat toplumla hemhal olma adına kendi perspektifini de yitirmemiş bilinçteki norm beni etkileyeni… Ben hayat algımı ve meramımı anlatmak için etkileyici bir araç olarak gördüğüm öyküyü, en estetik haliyle; yetenek ve birikimimle harmanlayarak nasıl kullanabilirimin derdinde oldum hep.. Bunu yaparken yaşarcasına yazmayı öncelediğim gibi yaşamın zor yüzünü umut, dua, iyimserlik gibi vasıflarla köreltmeyi hedeflediğimi de söyleyebilirim. Yazdığım yazının bir yüzü umuda dönükse anlam kazanıyor benim için. Bence umudu imgemizin merkezine almazsak hayatın çekilebilir bir yanı da yok zaten. Hayata yalnızca kendi konumumuzla bakarsak problem olmayabilir. Çünkü bireysel sorunlar sayılı gün ya da sayılı miktar bunaltır adamı.. Fakat insan toplumsal bir varlıksa ve inancınız size kardeşinizin derdiyle dertlenmenizi emrediyorsa sağduyuyla bakan bir gözün yerkürenin üzerinde yaşanan acıyı görmemesi imkânsız. İşte dibimizde Irak, ilerisinde Pakistan, her dem kanayan Filistin, hayat perdemize savrulan yalnızca birkaç enstantane. Buna bir de içimizde yaşanan hastalıkları ölümleri, iflasları, haksızlıkları, uğratıldığınız zulümleri ekleyelim… Eklediklerimizi kat sayılarıyla çarpalım… Hayatın mutluluklarına kaç misli fark attıklarını görürüz. Şimdi sınav edilmek üzere gönderildiğimiz arzın üzerinde bunlara bakıp bakıp bunalım takılmak mı gerçekçi, yoksa onurlu bir direngenlikle ortaya konmuş mücadeleci bir ruh haleti ruhiyesi mi?
Benim inandığım değerler yaşamın acı yüzünü azim, mücadele, umut ve dua kombinesiyle göğüslemekten başka seçimimiz olmadığını söylüyor. Bu noktada bunalım edebiyatı, sanat için sanat anlayışı, ille de eliti ya da akademik birikimi önceleyerek öyküyü ilerilere taşıma niyetleri de tabii ki masumane gelmiyor. Bu tür edebi kuşatılmışlığın altında toplumsal dalgalanmaların yanında, edebi dalgalanmaların da rolü olduğu kuşkusuz. Her dönemde, her alanı etkisi altına alan 'popüler anlayış' öyküye de sirayet ediyor. Bu dönemin kaderine de bunalım akımı düştü ne yazık ki. Postmodern darbe sürecindeki toplumsal siniklik, iğdiş ve kırılgan karakterler öyküde hemen yerlerini buluverdiler. Umudu ve mücadeleyi önceleyen karakterler ise hayatın dışından kurgular olarak ilan edildiler. Bu karakterleri öyküsüne konuk eden kalemler de aynı suçlamaya maruz kaldılar neden! Bunalımı, sonuçsuzluğu, belirsizliği, kimliksizliği anlatmak hayatın kendisi olarak algılandı, mutlu ve umutlu sonlarla biten öyküler hayatın ütopik yüzü olarak algılandı. Mücadele ve güçlükleri göze almanın taliplisi az ne yazık ki… Buhran bıkkınlık ve karamsarlık ise ışık hızıyla yayılıyor neredeyse. Ama aslolan zor da olsa güzel ve iyi olanı sahiplenebilmek…
Yazma, yaratma yönteminiz üzerinde duralım biraz. Bir öykü nasıl oluşur sizde?
Bir öykünün oluşması bazen dilimin ucuna gelen bir cümleyle başlar. Bazen gözlemlediğim bir olay ya da bir gazete kupüründen okuduğum bir haberle şekillenir. Mesela çocuklar için yazdığım "Üzümünü Ye, Bağını Sor" adlı öyküde, Nestle firmasının çikolatanın kaynağını Afrikalı çocukların iş gücünü sömürerek elde ettiğini okuduğumda, öykü zihnimde kendini çoktan yazmıştı bile. Bir yerde zulüm varsa ve bunu doğru bir perspektifle okuyorsanız, konu sıkıntısı çekmiyorsunuz. Geriye dil ve teknik konular kalıyor ki o da zaman içinde kaleminizin akışıyla kendini buluyor zaten.
Fakat bazı zaman da ters giden bir şeyler olur. Anlatmak istediğimi bir türlü başarıyla tanımlayamam. Sanki hiç yazı yazmamış kadar acemi ve telaşlı olurum. Yazı sırtımda ağır bir yüke dönüşür. Böyle yazıları toparlamam aylara varır. O zaman ciddi bunalırım. Gittiğim geldiğim yerlerden pek keyif alamam. Sanki hep ödevini yapmamış çocukların suçluluğu olur üzerimde. Eğer yazı istediğim boyuta gelmiyorsa, sinir basar. Çocuklarıma filan kızar söylenirim. (Herhalde o an annesi yazı yazmayan çocuklara özeniyorlardır.) Ama inatçıyım. Pek yarım kalmış yazım yoktur yine de. Genelde bitiririm. Yazı içime sinmişse, çocuklarımla oyun oynayarak kutlarız.
Öykülerinizde kendinize özgü bir diliniz var. Denemesel bir dil bu. Öykü ile denemenin akrabalığı nerede başlıyor, nerede bitiyor?
Evet, ben öyküyle denemeyi harmanlayarak kullandım birçok yazımda. Bilinçli yapılan bir tercih değildi. Ama benimle özdeşleşti diyebilirim. Öykü ve deneme bana göre ikiz kardeş kadar yakın. Yine de denemeye öykülerin arasında yer vererek biraz haksızlık yaptığımı düşünüyorum. Zaman içinde dememelerimden oluşan bir kitap çıkarmak nasip olur inşallah. Sanırım denemenin şiirsel dili, öyküyü biraz gölgede bırakıyor. Denemenin, duygu dilini tanımlamada daha iyi bir alan teşkil ettiğini düşünüyorum.
İçinde yaşadığımız çağın hız ve haz çağı oluşu, yani çabucak tüketilen, elde avuçta sürünmeden çekip giden ne varsa onun çağı oluşundan hareketle öykü arasında bağ kurulur. Çünkü öykü de kısa ve hızlı olduğuna göre, bu çağın insanı onu tercih etmelidir. Bu çağın edebiyat formunun öykü olması gerekir görüşüne katılır mısınız?
Katılmak istemiyorum. Ama doğruluk payını da yadsıyamam. Ne yazık ki her şeye çabucak ulaşan, tüketen sonra da yenisini hırsla arayıp duran bir millet olup çıktık. Aslında bana göre iyi ve doğru bir teknikle yazılmış bir roman öyküye göre daha estetik ve edebi sayılabilir. Ama ne yazık ki bugün çağın, sanal alemin hızına günlük tirajları yüz binleri bulan gazeteler bile tutunamıyorken; edebiyat gibi bazılarının ucube, ya da bize lüks dedikleri bir alanda direnmek çok büyük idealleri ve tutkuyu gerektiriyor. Ama yine de her türün bir delisi, delileri vardır. Bugün kısa diye öyküyü önceleyenler yarın sıkılıp romana da başvurabilirler. Bu yazar için de okuyucu için de böyle. Konjoktürel olarak, çağı bir türe endekslemek edebiyatın diğer alanlarına haksızlık olmaz mı?
Yeri gelmişken sorayım, nasıl değerlendiriyorsunuz günümüz öykücülüğü ve yayımcılığını?
Teknik açıdan iyi buluyorum. Gerçekten dili, kurguyu, uslûbu güze olan sanatçılar var. Alıp okuduğumda kıskanmıyorum desem yalan olur. Ama içerik olarak daha çok popülarizmi, önceleyen apolitik anlatılar önceleniyor. Ayrıca yayınevleri de kitabın niteliğinden çok, ticari yönünü ya da yazarın ismini önceleyerek yayıncılık yapıyorlar. (Bu hemen her alanda böyle) Çoğu zaman fikri yapı bile önemsenmiyor. Hal böyle olunca, ne kadar kaliteli olursa olsun, yeni kalemlerin piyasada yer bulması gittikçe güçleşiyor. O yüzden çıkan her öykü kitabına çok da nitelikli diye bakamıyorsunuz ister istemez. Dilerim bu sorunlar zaman içinde hallolur.
Yazın ortamıyla yüzleşmeden söz edelim biraz da... Hidayet romanları olarak adlandırılan popüler edebiyat türüne nasıl bakıyorsunuz?
Aslında romanlara verilen bu adı sevmiyorum. Bu daha çok karşıt görüşün bizi küçümsemek adına bir kategorilendirmesi gibi geliyor bana. Nitekim bazı edebiyat eleştirmenleri bu alanda araştırmalar yapıp dudak büken eleştiriler yayımlıyorlar zaman zaman. Ben de bir dönem böyle romanlar kaleme almış biri olarak, (artık yazmasam da) bu romanların önemli bir boşluğu doldurduğuna inanıyorum. Bu romanlar bir dönem ilk gençlik çağındaki öğrencilere ilham kaynağı oldu. Onların yaşama baktıkları pencereyi belirlemede önemli rol oynadılar. Şule Yüksel Şenler'in Huzur Sokağı'nı bilmem aramızda okumayan var mı. Daha yakın zamanda Anadolu'dan gelen bir kardeşim bu romanların hâlâ yoğun işlevselliğinden, elden ele dolaştığından söz etti. Yine yakında Almanya'dan yazan bir başka okur, bu romanları çok önemsediğini ve tavsiye edebileceğim başka romanlar olup olmadığını sordu. Yani biz biraz kent kültürünün etkisiyle aceleci davranıp bazı şeyleri çabuk rafa kaldırıyoruz. Ama her kitabın okur kitlesi var, çok aktif olmasa da. O yüzden hidayet romanları diye adlandırılan bu türü, içinde hurafeleri barındırmadıkça okunabilir görüyor ve destekliyorum.
Çocuklar için de öyküler yazıyorsunuz. İnanıyorum ki bu alanda da güzel şeyler yaptınız. Niçin çocuklar? Çocuklar için yazmanın ayrı bir yöntemi var mı?
Evet son dört beş yılımı çocuk edebiyatıyla haşır neşir geçirdim. Aslında bu türe bizim alandaki boşluğa işaret eden birkaç dostumun tavsiyesiyle girdim. Hedef çocuklarımıza kendi perspektifimizden öykü, masal ve romanlar yazmaktı. Bunu yetişkinlere yönelik öykülerle birlikte götürmeyi istiyordum. Ancak çocuk edebiyatı sandığımdan çok daha derinlikli ve hassas bir alanmış. Bu işe başladıktan sonra art ardına birçok proje taslağı geldi. Her dosya başka bir dosyanın kapısını araladı. Böylece çok da planlı olmayan ama hızla akıp giden bir seyir başladı. Yazdıklarımızın art arda yayınlanması da motive edici bir durum oldu.
Çocuklar için yazmak gerçekten önemli bir alt yapıyı ve birikimi gerektiriyor. Bunu yazmaya başlayınca daha iyi anlıyorsunuz. Çocuk edebiyatı başlı başına bir sanat dalı. Çocuk kitabı yazabilmek için öncelikle çocuğun doğasını iyi bilmek ve ona sunacağınız metni bu doğaya uyarlayabilmeniz gerekiyor. Bunun için de çokça okumak ve araştırmak…
Öyküde yazar olarak düşlediğiniz yere gelebildiniz mi?
Öykü de yazar olarak düşlediğim yere gelemedim tabii ki. Daha yürünecek çok yol var. Bana sorsanız iyi bir öykücü olabilmek için, uzun yıllar çalışmalı ve edebiyatın geniş yelpazesinde çok daha müellif eserler ortaya koyabilmelisiniz. Şartlarım müsait olduğunda nitelikli öykülere vakit ayırabilmeyi çok isterim. Şu an ise yayımlanan öykülerim hakkında şunu söyleyebilirim: Bu alanda severek, içten ve riyasız yazdım. Teknik hatalar kusurlar çoktur. Fakat birçok genç kardeşimden aldığım eleştirilere bakarsam bu öyküler birilerinin kalplerinde meşaleler yaktı, kıpırtılar oluşturdu... Bu da yazan birini mutlu etmeye yeter.
Haritada bir sonraki durak belli mi?
Şimdilik çocuk edebiyatı sürüyor. Ama zaman içinde yetişkinler için de yeni projeler olacak inşallah. Hayırlısını diliyorum.
Söyleşi için teşekkür ederim.
Ben de teşekkür ederim…
Röportaj: ASIM ÖZ
Haksöz-Haber
