1. HABERLER

  2. RÖPORTAJ

  3. Nebahat Göçeri ile Dini Gruplarda Eğitim Anlayışı Üzerine
Nebahat Göçeri ile Dini Gruplarda Eğitim Anlayışı Üzerine

Nebahat Göçeri ile Dini Gruplarda Eğitim Anlayışı Üzerine

1980-1990 arasında yayımlan İslamcı dergilerde tartışılan eğitim sorununu dört dergi üzerinden ele alan Dini Grupların Eğitim Anlayışı (Karahan Kitabevi 2004) kitabı çerçevesinde Yrd. Doç. Dr Nebahat Göçeri ile konuştuk.

14 Aralık 2008 Pazar 00:23A+A-

Türkiye'de  din eğitimi sadece bir eğitim meselesi olarak ele alınamayacak kadar geniş bir problem alanına sahiptir. Bu nedenle de pek çok kesimin doğrudan ilgilendiği bir mesele olarak karşımıza çıkmaktadır. 1980-1990 arasında yayımlan İslamcı dergilerde tartışılan eğitim sorununu dört dergi üzerinden ele alan Dini Grupların Eğitim Anlayışı (Karahan Kitabevi 2004) kitabı çerçevesinde Yrd. Doç. Dr Nebahat Göçeri ile konuştuk.

Araştırmanızda İktibas, Köprü, Kadın ve Aile, Bizim Aile ve İslam dergilerini inceliyorsunuz. Bu dergilerin seçiminde sizin açınızdan temel ölçütler neler oldu?

Bu dergileri seçimimizde bazı temel ölçüler kullandık. Bunlardan birincisi uzun yıllar boyunca yayınlanma ve geniş kitlelere ulaşabilme başarısı oldu. İkincisi ise bu başarıya bağlı olarak Türkiye'de mevcut kimi dini grup ve cemaatlerin yayın organı niteliğinde olmaları oldu. Araştırmamıza beş dergiyi alma nedenimiz ise eğitimin bir bütün olma sorunu, kadın ve erkek, toplumun tüm bireylerine ulaşma sorunu olmasıdır. Konusu din bile olsa ülkemizde yayınlanan dergiler okuyucu kitlesi bakımından ağırlıklı olarak kadınların ve/veya erkeklerin okuduğu dergiler sınıfına dahil olmaktadır. Bu nedenle kendi içinde bir bütünlük sağlamak için İslam ile Kadın ve Aile dergilerini Nakşibendi cemaatinin eğitim anlayışını ortaya koyabilmek için seçtik. Köprü ile Bizim Aile dergilerini ise Yeni Asya grubunun fikirlerini bütünlüklü görmek için seçtik. İktibas dergisini ise tek başına, müstakillen ele aldık. Çünkü bu dergiyi çıkaranlar kadın ve erkek veya çocuk, genç vb kategorik ayrımlar yapmadan fikirlerini bütün Müslümanlara ulaştırmak istiyorlardı. Neticede bu seçimle dergilerin kendi içinde belli bir bilimsel  kriter oluşturmak istedik.  

Modernleşme sürecinde Türkiye'de temel sorun bir noktada  gelip eğitim konusunda düğümlenir. Bu tıkanışı açımladığımızda, nedenlerini irdeleyip çözüm konusunda önerilerde bulunanların bir biçimde din/i eğitime de değindikleri görülür.Türkiye'deki din eğitimi tartışmaları ele aldığınız dergilere nasıl yansımıştır?

Benim araştırmama konu olarak adlığımız dergiler adı üzerinde, İslami duyarlılığı olan ve İslami bir eğitim- öğretim yapmak isteyen dergilerdir. Bu dergilerin modernleşme konusunu ele alış biçimleri elbette birbirinden farklıdır. En önemli sorun modernleşme olgusunun bir sosyal değişim ve dönüşümden çok, geleneksel veya sahih dini yapıdan ve anlayıştan sapma olarak algılanmasıdır. Modernleşme daha çok bir sapma olarak algılanınca, modernleşmeye karşı savunmacı bir yaklaşım içine girilerek geleneğin din adına ve din zannıyla, ama samimi bir biçimde savunulmasına yönelik bir davranış geliştirilmektedir. Bu daha çok Nakşibendi cemaatinin yayın organlarında görülmektedir. Tümüyle radikal bir İslam söylemini benimsemiş olan İktibas dergisinde ise kaynağını batıdan ve batı kültüründen alan her şey daha çok Hristiyan batı kültürünün ve kapitalizmin bir yansıması veya izdüşümü olarak anlaşılmaktadır. Bu nedenle de savunmacı değil, tümüyle söz konusu kültürü reddedici bir yaklaşım ortaya konulmaktadır. Köprü ile Bizim Aile isimli cemaat dergilerinde ise modernite eleştirilmekle birlikte modern yaşamın getirilerine karşı biraz daha tolere edici bir yaklaşım söz konusudur. Hatta modernleşmenin kendisi değil, biçimi sorgulanmaktadır, desek yanlış olmaz.

Bu bağlamda Nakşibendi dergileri başta ülkemiz olmak üzere diğer İslam ülkelerinin sorunlarının çözümünü dini geleneğin içinde aramaktadırlar. İyi bir dini eğitim ile sorunların çözülebileceğini düşünmektedirler. Ancak geleneğin kendisinin tümüyle sahih sayılması ve kutsanması asıl tartışılması gereken noktayı teşkil etmektedir. Bu şekliyle din eğitimi konusunda genel geçer bir kuramsal çerçeve geliştiremedikleri, en azından gelenek ile yetindikleri söylenebilir.

Yeni Asya grubunun dergileri olan Köprü ile Bizim Aile dergilerinde ise din eğitiminin temel konu ve sorunlarından birisi olan iman, imanın öğretim konusu olup olmaması, imanın olmadığı bir hayatın anlamsızlığı vurgusu yapılmaktadır. Bireyin vicdani kanaatlerinin yaşanmış bir tecrübe olarak eğitim öğretim alanında uygulamaya konulması diyebileceğimiz bir yaklaşım sergilenmektedir. Bu nedenle din eğitimine yaşamsal bir önem atfettikleri görülür. Ancak çözüm olarak hemen neredeyse Said Nursi'nin öğretilerine bağlanmaları, başka hiç bir  kimseyi neredeyse dini otorite saymamaları sorunun çözümünü tek yanlılaştırmaktadır.

İktibas dergisinin ortaya koyduğu meseleler ise daha çok eğitimin bir  siyasal sistem sorunu olduğu noktasına odaklandığından, sorun önerileri sistem değişikliğidir. Bu ise din eğitimi ve öğretimi açısından kuramsal düzeyde ele alınabilecek bilimsel bir öneri değildir. Siyasal sistem değişikliği önerileri ise en problemli alanı oluşturmaktadır.

Sözün kısası her biri konuya farklı baktığından, farklı öneriler sunmaktadır. Ancak hiç biri tek başına doğru veya yeterli bilimsel özellikler değildir.

Ele aldığınız dergilerde "nasıl bir eğitim istiyoruz?" sorusuna dair kuramsal ve uygulamaya dönük pedagojik bir perspektif var mı?

Bu dergiler "nasıl bir eğitim istiyoruz?" sorununa kuramsal ve pedagojik bir açıdan yaklaşamamaktadırlar. Bu dergiler daha çok İslam'a dönersek, Asr-ı Saadet dönemine dönersek sorunlarımızı çözeriz, biçiminde duygusal bir yaklaşımı benimsemişlerdir. Bilimsel anlamda din eğitimi ve öğretiminde ciddi her hangi bir perspektiften  yoksundurlar.

İslamcı dergilerin temel tezinin İslamcılık olduğunu ifade ediyorsunuz.İslamcılık kavramını nasıl tanımlıyorsunuz?Farklı İslamcılık anlayışlarını ele alırken nasıl bir yaklaşım ortaya koydunuz?

İslamcılık bizim doktora tezimizde de belirttiğimiz gibi bir siyasal ideolojinin adıdır. Kökeni tarihsel olarak 19. yüzyıla kadar uzanan, Osmanlı İmparatorluğunu kurtarmaya yönelik bir ideolojidir. Tarih sahnesinden siyasal olarak çekilmesine rağmen, fikren devam etmektedir. Ancak 19. yüzyıldaki dini, bilimsel arka plandan yoksundur. Zaman içinde fikren de gerilemiştir. Gerilemiş bir ideoloji ile çağın ihtiyaç duyduğu insan modeli, İslam dininin isteği kişilik ve kimlik, her ne ise o istenen şey, onun yakalanması artık mümkün değildir. Buna dayanarak din eğitimi ve öğretimi yapılması bizi bir yere götürmez.

Bizim farklı İslamcılık anlayışlarından söz etmemizi mümkün kılan şey, farklı İslam anlayışlarının olmasıdır. Hangi İslam anlayışını İslamcılık için "sahih İslam" kabul edeceğimiz tartışmalıdır. Gelenek, gelenekçilik, kökencilik, vb kavramları halen tartışıyoruz. Aralarında da ciddi farklar buluyoruz. Bu konuda ortak bir kanaat henüz oluşturamadık.

"İslamcı dergilerin tamamında dini kişilik modeli olarak Hz. Muhammed'in öne çıktığını ancak din anlayışına göre farklı peygamber algılarının da ortaya çıktığını söylüyorsunuz. Öte yandan "Bazı İslamcı dergilerin bir dini kişilik olarak Hz. Peygambere daha  fazla önem vermeleri kanaatindeyiz" diyorsunuz. Bu iki noktayı açmanız mümkün mü?

Aslında İslamcı dergilerin dini kişilik modeli konusunu araştırırken Müslümanların sıklıkla kullandığı "en güzel örnek" (usvetül hasene) kavramı ile modern eğitim anlayışında kullanılan "rol model" kavramını düşünerek veya bir araya getirerek Hz. Muhammed'in nasıl algılandığını anlamaya çalıştım. Algılamak diyorum, çünkü algı, bilgiden farklı olarak duygusal yönü de olan bir kavram. Bu noktada işe her bir bireyin yaşam deneyimi de karışmaktadır. İslamcı dergilerin Hz. Muhammed algısı da onların dini kişilik modeli olarak Hz. Muhammed'i nasıl algıladığı, bu algıyı hangi bilgi ile desteklediği, kendi geldiği kültürel, siyasal, ekonomik köken vb gibi durumlar da önemlidir. Bu yüzden Hz. Muhammed'in tüm İslamcı dergilerde rol model olarak kabul edilmesi ortaktır, fakat bu modele yükledikleri anlam farklıdır.

Nakşibendi dergilerinde rol model Hz. Muhammed'in yanı sıra cemaatin önde gelen isimleridir. İktibas dergisinde ise Hz. Muhammed,  peygamber olmaktan çok siyasal bir önder olarak kabul edilmektedir.

Diğer yandan Köprü ile Bizim Aile dergilerinde Hz. Muhammed'in ismi, yaptıkları, rol model olması vb durumlara hemen hiç yer verilmemektedir. Sadece ilk sayılarda, o da tarihen oldukça eski sayılarda, Hz. Muhammed'e birkaç makalede yer verilmiştir. Ondan sonraki örnek hemen tümüyle Said Nursi ve onun yaptıklarıdır. "Bazı" kelimesi ile kastettiğim budur.

Dergilerin çocuk algısı denildiğinde ne söylenebilir? Can Kardeş dışında çocuklara dönük yayınlar değinmeme gerekçeniz nedir? Bilindiği gibi seksen sonrasında çocuklara dönük yayıncılıkta önemli bir artış oldu.Bu durum bu dergilere ne oranda yansımıştır?

Benim çalışmamı yaptığım dönemde çocuk dergileri bugünkü gibi çok sayıda değildi. Üstelik seçim kriterlerime bağlı olarak belli bir İslamcı grubun bir uzantısı, devamı, izdüşümü vb olması gerekiyordu. Bu nedenle sadece o çalışmada Can Kardeş dergisine temas edilmiştir. Elbette çocuk geleneksel anlamda "Allah'ın bir emaneti" olarak kabul edilmektedir. Bu güzel bir şeydir.

İslamcıların din eğitimine yaklaşımları ile din eğitimi bilimi arasında temel bir farklılık var mı?

Elbette İslamcıların din eğitimine yaklaşımları ile din eğitimi bilimi arasında temel farklılıklar vardır. Bir kere İslamcılık bir siyasal ideolojidir. Din Eğitimi ise pedagojik temeli olan, bir bilim dalı olmak iddiasında olan bir alandır. Dinin bir bilim sayılıp sayılmamasından başlayarak, din eğitiminin bir bilim olma sorunu kavramsal düzeyde temellendirilmeye çalışılırken, siyasal ideolojiler ile bir paralellik, yakınlık, benzerlik içinde olması mümkün değildir. Din Eğitimi meşruiyet sorunlarına odaklanmayı atlatabilirse, ki yasal anlamda bu sorunu aşmıştır,  kısa zamanda kendisinden  istenilen bilimsel temellendirmeyi gerçekleştirebilecektir. İslamcıların böyle bir sorunu, ideolojilerin doğası gereği yoktur.

İslamcı dergiler tarafından ortaya konulan din eğitimi anlayışının toplumsal hayatta meydana gelen değişikliklerden etkilendiğini belirtiyorsunuz.Kitabınızda değinilmeyen bir konuyu sormak istiyorum:İslamcılığın eğitim tahayyülü ile eleştirel pedagoji/ler/in ortak noktaları denildiğinde neler söylenebilir?

İslamcılığın eğitim tahayyülü sizin de çok yerinde işaret ettiğiniz gibi sadece bir "tahayyül"dür. Bir geçmiş zaman özlemidir. Yaşanmamış güzel günlerin özlemidir. Ancak yaşanan hayat ile arasında ciddi bir kopukluk vardır. Hayat dinden uzak, din hayattan uzaktır. Adeta başka bir dünyada, başka bir zaman diliminde yaşıyormuşuz duygusu verecek yaklaşımlar sergilenmektedir. Hayal veya tahayyül " gerçek algımızı" bozmaktadır.

Ben yaşadığımız "tuhaf" hayatın din eğitimi anlayışımızı, din eğitimi anlayışımızın da hayat anlayışımızı  ne denli etkilediğini bir iki absürd örnek ile belirtmek isterim. İslamcı dergilerin okuyucu mektuplarının çoğunu araştırmamıza dahil etmek imkanımız yoktu. Ancak bugün bile, bu araştırmayı yapmamın üzerinden yıllar geçmiş iken bile beni etkileyen, "bu kadar da olmaz" dedirten  bir iki örnek vermek isterim. Bir kadın okuyucu fetva köşesi yazan hocaya ekmeği bıçakla kesmesinin dini hükmünü soruyor. Hoca da bu soruyu ciddiye alıp, kesilmesine cevaz verenler de var ama siz tercihen kesmeyin, mealinde bir cevap veriyor. Şimdi siz söyleyin, böyle bir dini anlayış, dini cevap bizim hangi sorunumuzu çözüyor, hangi ihtiyacımıza cevap veriyor? Başka bir fetva ise eşinden mutfakta kullanmak üzere bir mikser veya blender isteyen bir kadın okuyucuyla ilgili. Bu okuyucuya cevap olarak Hz. Fatıma'nın un öğütürken el değirmeninde ellerinin su topladığı hatırlatılıyor. Hz. Fatıma babası olan Hz. Muhammed'ten kendine yardımcı olmasını istediğinde, Peygamberimizin bu isteği karşılamadığı anlatılıyor. Bizim genç kız ve kadınlarımızın da Hz. Fatıma gibi davranmaları isteniyor. Bu fetvalardan bir eğitim modeli çıkarmak mümkün müdür? Böyle bir şey  bizi tuhaf durumlara düşürür. Eleştirel pedagoji açısından böyle bir "rol model" sorun yaratır. Bu kadıncağıza bu çağda el değirmeninde un öğütmeyi mi salık vereceğiz? Bunu da din ile desteklemek, dinden delil getirmek, örnek üretmek çağdışı değil mi, sizce?Bu yolla "asr-ı saadeti çağımıza getirmek" mümkün değildir.

Din eğitimi meselesini çözebilecek modellemelere ihtiyaç olduğunu belirtiyorsunuz.Şu bir gerçek ki:Türkiye'de mevcut Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersi yetersiz kalmaktadır.Üstelik 'sivil din eğitimi' alanları da Batı'da olduğu gibi özgür bir şekilde hareket edememektedir. İslam dünyasındaki geleneksel eğitim kurumları olan medreselere bakıldığında ise  bunların sürdürülebilir bir yaklaşımı henüz yakalayamadıklarını söylemek yanlış olmaz. Bir nevi üretilmiş bilginin tekrar edilmesi suretiyle eğitim sürdürülmekte ve kültürel miras aktarılmaktadır.Müslüman dünya, değişen toplumsal yapısına uygun olarak sahih bir anlayış ve modeli aramak ve üretmek mecburiyetinin ne kadar farkında?

Aslında sorunuzun cevabı sorunuzun içinde saklı. Üzülerek belirtmek isterim ki İslam dünyasında din eğitimi sorunlarını "sahih bir rol model" üzerinde aktarmayı becerebilecek, konulara entelektüel düzeyde bakabilecek, Batı dünyasında olduğu gibi sınıfsal veya kitlesel anlamda aydınımız yok. Olanlar ise sırça köşklerde oturuyorlar. Halkın ihtiyaç ve beklentilerine cevap vermekten uzaklar. Bunun temel sebebi bence ta 13. yüzyıldan itibaren ayrılmaya başlayan,  halka yönelen aydın ile tamamen medrese içinde kalan aydın anlayışının arasında kalmamızdır. Aydınımız kelam ile tasavvuf arasında bir yere sıkışmış duruyor. Kelamın mantığı ile tasavvufun duygusu aynı kaynaktan gelmesine rağmen ayrı akıyor. Bu da emek israfına yol açıyor. Üretilmiş bilgiye yeni bir şey eklemek halen "bid'at" sayılabiliyorsa, yapabilecek çok fazla bir şey yok demektir. En azından "bid'at-ı hasene" sayılsa işlerimiz biraz daha kolay olur. Bize önce soruna odaklanan geniş ölçekli bir vizyon gerekli. Ondan sonra ülkemizin eğitim sorunlarını ve tabii dünyanın sorunlarını serinkanlılıkla ele alabiliriz. Yalnız bütün yükü aydınlara yüklemek de doğru değildir, sanıyorum. Halkımız da dini konuları anlamaya ve öğrenmeye çalışmalıdır. Kitap okuma oranının çok düşük olduğu ülke veya ülkelerde sağlıklı bir  toplumsal değişim ve dönüşüm sağlayabilmek gerçekçi değildir.

Din eğitimi ve öğretimi konusunda yaşanan sorunlar, dünya ölçeğindeki gelişmelerle ilişkili olduğu gibi aynı zamanda yaklaşım farklılıklarından; bu farklılıkların ortaya çıkardığı avantaj ve dezavantajlardan da beslenmektedir. Bu yüzden ele alınan dergilerde, konuya dair şimdiye kadar yaşanmış tecrübeler, ortaya konulmuş olan yaklaşımlar, bulunan arı çözümler ve aynı zamanda maruz kaldıkları çözümsüzlükleri ciddi olarak tartışıp ve sorgulayabildikleri söylenebilir mi, niçin?

Bu sorunuza ne yazık ki, evet diyemiyorum. Biz bütün suçları başkalarına  yüklemeyi seven bir toplumuz. Her zaman bir günah keçisi arıyoruz. Çoğu zamanda yanlış bir günah keçisi buluyoruz. Mesela siyasal sistemleri günahkar ilan ediyoruz. O zaman sormak lazım, "hırsızın hiç mi günahı yok" diye.

Biz din eğitimi ve öğretiminde yaşanan sorunları elbette dünya ölçeğinde izlemeye çalışıyoruz, en azından bilim insanları olarak. Örneğin Avrupa Birliğine giriş sürecinde din eğitiminin durumu, çoğulculuk, çok kültürlülük, bireysel dindarlık modelleri vb kavramları konuşmaya başladık. Bunlar ne getirir, ne götürür bilmiyoruz. Ama anlamaya çalışıyoruz. Din eğitimi ve öğretiminin bence en önemli sorunu dinin daha çok bir siyasal ideoloji konusu gibi görülmesidir. Din acaba her şey ile ilgilenmek zorunda mıdır? Örneğin ekonomiyi çok iyi bilen bir ilahiyatçı olmadan ekonomik temeli olan dini sorunlara çözüm üretmek mümkün müdür? Müslüman ülkeler arasındaki gelir farkı tam bir uçurumdur. Bu dengesizliği çözmek için iyi bir ekonomist mi olmak gerekir, yoksa iyi bir ilahiyatçı mı? Elbette iyi bir ekonomist olmak gerekir. Din sadece ilke koyar, değer üretir. Adil olun gibi, çalışanın emeğinin karşılığını alın  teri kurumadan verin gibi. Bunları ilahiyatçı "bilir"  ama ekonomist "uygulaya-bilir". Arada böyle bir fark vardır. Dinin toplumun her şeyini belirlemeye çalışması günümüze uygun bir yaklaşım değildir. Din asıl alanı ve konusu olan kutsal ve kutsalın mahiyeti ile ilgilenmelidir. Tabii onun yansımaları ve izdüşümleri ile. Başka şeylerle değil.

Din eğitimi,dini eğitim geleneksel eğitim ve modern eğitim kavramlarına da değiniyorsunuz.Geleneksel eğitim kurum ve anlayışlarında din, bütün ders ve programlar üzerinde belirleyici bir hakimiyete sahipti. Çağdaş kurum ve anlayışlarda ise, din artık diğer disiplinler gibi öğretilen bir alan olarak karşımıza çıkmaktadır. Geleneksel yaklaşımda dinin eğitim ve öğretimi aynı idi yani eğitimin tümü içerik ve metot bakımından dinî bir perspektifle ele alınıyordu. Günümüzde ise din, din dışı bir atmosferde öğretilen veya eğitimi yapılan bir ders durumundadır. Bu da sekülerleşen ve laikleşen toplumlarda din eğitimi ve öğretimi ile ilgili temel tartışma konusudur. Salt din eğitimine odaklanmak çelişkili bir biçimde sekülerleşmeyi de tetikliyor gibi ne dersiniz?

Açıkçası modern toplumlar ile geleneksel toplumlar arasındaki farklar biz istemeden ve herhangi bir katkımız olmadan evvel ortaya çıkmış toplum tiplerinin bir sonucudur. Biz kendimizi Türkiye ölçeğinde düşünürsek geleneksellikten kopmuş, modernleşmesini tam anlamıyla sağlayamamış bir toplum olduğumuzu görürüz. Bir nevi bir "ara form" gibiyiz. Hızla yol alan dünyada kendimizi güvende hissetmiyoruz. Değerlerimiz değişiyor, bazen anlamsızlaşıyor, en kötüsü ise hiç işe yaramadığı durumlar da oluyor. Bunu en çok "göç" olgusunu anlamaya çalışırken görüyoruz. Her şeyini kaybetme duygusu yaşayan insan bildiği değerlere sarılıyor, güveni orada arıyor. Bu da belki sekülerleşmeyi değil ama "keskinleşmeyi, köşesiz hale gelmeyi" tetikliyor. Sekülerleşmenin  tek tip modernleşme olarak dayatılması durumunda ise "keskinlik ve kırılganlık" artıyor.

Geleneksel ile çağdaş arasında çatışma alanlarında ele alınan dergilerde ne gibi   çözümler aranmaktadır?

Bu noktada tam bir tercih sorunu yaşanmaktadır. Gelenek tercih edilmektedir, Nakşibendi dergilerde. Yeni Asya grubundaki dergilerde modernite sorgulanmaktadır, "imanı kurtarmak" halen en güvenilir liman işlevi görmektedir. İktibas ise moderniteyi, çağdaşlaşması tümüyle reddetmektedir. Tam bir ideolojik –siyasal akılcılık sergilemeye çalışması da sorunları çözmeye yetmemektedir. Hatta elde olan güzel şeyler de kaybedilmekte, harab edilmektedir, samimi ve içten bir dindarlık duygusunun kaybedilmesi, işe yaramaz hale getirilmesi gibi sorunlar ortaya çıkabilmektedir.

Din eğitimi ihtiyacına yönelik sağlıklı ve istikrar bulan bir çözüm üretilememesi halkın bu alana yönelik taleplerinin çeşitli şekillerde karşılanma yoluna gidilmesini beraberinde getirdiğini söylemeliyiz.Sorunun bu şekilde tali yollarla çözüme kavuşturulması hangi sorunların ortaya çıkmasına sebep olmuştur?

Bir kere sizin de çok yerinde ifade ettiğiniz gibi tali yolların denenmesi, arka yolların seçilmesi, sapaklara sapmak gibi sözlerle ifade edebileceğimiz bir durum söz konusudur. Halk ihtiyaçlarını karşılamaya çalışmakta, hangi yoldan olursa olsun amaca ulaşmak istemektedir. Bunu karşılamanın en akıllıca yolu tıpkı tarihte olduğu gibi, "Batınilik" tehlikesini önlemek için ana çizgiden uzaklaştığı kabul edilen inanç ve grupların ana yola yani "ehl-i sünnet" çizgisine çekilmesi gibi, tarihten de ders alarak farklılıkların ve beklentilerin  eğitim sisteminin içine çekilmesidir. Yani aşırılıklarından, çarpıklıklarından uzaklaştırılmalıdır. Bu bence hayırlı bir iş olur. Hem geleneğe dayanan hem çağın ihtiyaçlarına cevap veren bir yol bulabilmeye çalışmak lazımdır. Bu çok zordur, kabul ediyorum, ama imkansız değildir.

Türkiye'de devlet okullarında din eğitimi (Yasal dayanakları, zorunlu/seçmeli olma durumu, din dersini kimin vereceği, ders programının oluşturulması ve denetimi) din eğitimi için devletin  bütçeden katkısı vb. noktalarda ele aldığınız 1980 ile 1990 yıllarından bu yana nasıl değişmeler, tartışmalar  yaşandı? Bu açıdan bakıldığında saptamalarınızda bu güne kadar bir değişme oldu mu?

Saptamalarımda esaslı bir değişiklik olmadı. Çünkü anayasa ile belirlenen zorunluluk hali devam ediyor. Ancak bazı değişikliklere gidildi zaman içinde. İnsan bazen bu tartışmalar içinde bir Brezilya dizisi seyrediyormuş gibi oluyor, "ben bu filmi daha önce de gördüm" duygusu kaplıyor insanı bazen, bazen de "eski tas eski hamam" duygusu oluşuyor. Bunların çözülmesi kanaatimce uzun sürecek. Batı ülkelerinde yaklaşık 100 sene kadar sürmüştür bu tartışma, ama sonunda belli bir noktaya ulaşmıştır. Bizde de demokratik bir olgunluk ile alakalı olarak çözülecektir. Neticede "Allah'tan umut kesilmez."

Din kültürü ve ahlak öğretimi programı yeni değişti. Size göre yeni programın temel yaklaşımı nedir? Eksik yönleri neler?

Bu programları hazırlayan insanlar bizim hocalarımız, yani ülkemizdeki  ilahiyat fakültelerinden, çoğu da din eğitimcisi olan insanlar. Birikimlerini bu alana koyarak çok sorunlu bir alanda çözüm üretmeye çalışıyorlar. Kimi sınırlılıkları var, kuşkusuz. Öğretim yöntemleri ve materyal geliştirme açısından zenginleşmiş bir program var elimizde. Ancak bu derslerden her zaman söylediğim gibi "sihirli değnek" olmasını beklemek haksızlık olur. Çünkü din konusu herkesle ve her şeyle ilgili olabilen bir konu. Yapabileceklerinin en iyisini yapmaya çalışmışlardır diye umut ediyorum.

Söyleşi için teşekkür ediyorum.

Ben teşekkür ederim.

 

Röportaj: ASIM ÖZ
Haksöz-Haber