
Minnesota ve Venezuela'nın ortak noktaları nelerdir?
Trump yönetiminin yönetim mantığı, hem Demokratların kontrolündeki ABD eyaletlerini hem de komşu ülkeleri, demokratik özyönetimden ziyade emperyalist bir yatıştırma gerektiren alanlar olarak ele almaktadır.
Richard W. Coughlin’in FPIF’de yayınlanan yazısı, Haksöz Haber için tercüme edilmiştir.
Başkan Donald Trump, yolsuzluğun yaygın olduğunu iddia ettiği 15 eyalette seçimlerin denetimini federal hükümete bırakma konusunda açıkça konuşmaya başladı. Bu çerçevede Minnesota ve Venezuela'nın ortak noktası ne olabilir? Cevap, giderek ABD'nin anayasal bir cumhuriyet olarak sahip olduğu kısıtlamaları ortadan kaldıran, ortaya çıkan bir emperyal yönetim mantığına işaret ediyor.
Trump'ın yaklaşımı, Güney'in Kayıp Davası'nın mantığını izliyor ve bu mantık ulusal düzeye taşınmış durumda. Bu mantık, yalnızca sivil haklar devriminin sınırlandırılmasını değil, tersine çevrilmesini de ima ediyor. Federal otorite bir zamanlar eyalet haklarını sınırlayarak ayrımcılığı ve eşitsizliği ortadan kaldırmak için kullanılırken, şimdi sivil hakları ilerletmek için değil, Cumhuriyetçi iktidarı pekiştirmek için Demokratların güçlü olduğu bölgelere karşı seferber ediliyor. Analojiyi daha da ileri götürürsek, mavi eyaletler yeni isyancı eyaletler olarak yeniden tanımlanıyor: federal hükümetin girişimlerine direnen ve bu nedenle Trumpvari bir "birlik" uğruna hizaya getirilmesi gereken yargı bölgeleri.
Bu mantığa göre, Demokratların çoğunlukta olduğu eyaletler Venezuela'ya benzemeye başlıyor. Kendi kendilerini düzenleyemeyen, özerkliklerinin kabul edilemez siyasi sonuçlar doğurduğu ve bu nedenle dış müdahaleyi haklı çıkaran yerler olarak tasvir ediliyorlar. Bu çerçeve, deniz kuvvetleriyle değil, ICE gibi federal kolluk kuvvetleri aracılığıyla uygulanan, iç silahlı diplomasi niteliği taşıyan Minneapolis'e yönelik federal saldırıyı anlamlandırmaya yardımcı oluyor. Burada dikkat çekici olan, Başsavcı Pam Bondi'nin Minnesota yetkililerine yaptığı bildirilen teklifti: seçmen kayıtlarını teslim edin, baskı duracak.
Bu yeni düzende, Demokratların çoğunlukta olduğu eyaletler, Venezuela ve yurtdışındaki diğer "başarısız" veya "haydut" devletlere uzun zamandır atfedilen statüye doğrudan benzer şekilde, iç sınır bölgelerine dönüştürülüyor. Dirençli bölgeler artık farklı tercihlere sahip meşru siyasi topluluklar olarak değil, egemen siyasi düzene entegre edilmek için yatıştırılması gereken yerleşmemiş bölgeler olarak ele alınıyor. Seçimler "doğru" sonuçları vermediğinde, sonuç siyasi anlaşmazlık değil, yolsuzluk, suç ve düzensizlik oluyor. Bir zamanlar Küresel Güney ülkeleri için geçerli olan (1950'lerdeki Guatemala açık bir tarihsel örnek teşkil ediyor) durum, şimdi iç siyasi rakiplere uygulanıyor.
Görece istikrarlı bir federal sistem, intikamcı bir siyasi düzenleme rejimine yerini bırakıyor. Siyasi alan artık eşit devletlerden oluşan anayasal bir cumhuriyet olarak değil, giderek boyun eğdirilmesi gereken bir sınır bölgesi olarak örgütleniyor. Bu dönüşüm daha derin değişimleri yansıtıyor: neoliberalizmin tükenmesi, çelişkilerini yönetmeye çalışan elitlerin itibarsızlaşması ve rıza yerine zorlama yoluyla işleyen yeni bir milliyetçi projenin ortaya çıkması. Sınır bölgesi artık siyasi yapının dışında değil. Hem yurt içinde hem de yurt dışında ABD gücünün örgütleyici mantığı haline geldi.
Bu alanları birleştiren şey, kısıtlamaların çöküşüdür. Liberalizm bir zamanlar iktidara anayasal sınırlar getiren, meşruiyeti yasaya, prosedüre ve evrensel ilkelere bağlayan bir sistem olarak işlev görüyordu. Bu kısıtlamalar aşındıkça, iktidarın artık kendisini tarafsız veya kapsayıcı terimlerle haklı çıkarmasına gerek kalmıyor. Açıkça, bölgesel olarak ve cezalandırıcı bir şekilde kullanılıyor. Amerika Birleşik Devletleri, kurala dayalı uluslararası düzene gömülü yerleşik bir anayasal cumhuriyetten ziyade, içe dönük bir sınır imparatorluğuna benzemeye başlıyor. Aynı repertuar—meşruiyetsizleştirme, istisnai önlemler ve ahlaki baskı—hem yabancı devletlere hem de iç siyasi rakiplere karşı kullanılıyor. Demokrat eyaletler iç Venezuela'lara dönüşüyor; komşu ülkeler, boyun eğmeye zorlanacak tampon bölgeler haline geliyor. Seçimlerin kendileri, halk egemenliğinin ifadesi olmaktan ziyade, bölgesel sadakatin testi olarak yeniden kodlanıyor.
Bu yeni emperyal egemenlik girişimleri tartışmasız kalmadı. Senato Çoğunluk Lideri John Thune'un eyalet seçimleri üzerinde ulusal kontrol kurma konusundaki isteksizliğinde de görüldüğü gibi, anayasal federalizme olan bağlılıklar hâlâ devam ediyor. Trump'ın siyasi konumu da başkanlığının ilk yılında zayıfladı. Ancak elinde tuttuğu şey, devletin baskıcı birimlerine –federal kolluk kuvvetlerine ve nihayetinde orduya– erişimdir. Bu kurumların yeni bir emperyal egemenliğin vurucu gücü haline gelip gelmeyeceği açık ve son derece önemli bir soru olarak kalmaktadır.
* Richard W. Coughlin, Florida Gulf Coast Üniversitesi'nde siyaset bilimi profesörüdür.









HABERE YORUM KAT