
Kriz çağında yön problemi: Niyet, imkân ve hedef üzerine
“Niyet, imkân ve hedef arasındaki sürekliliği muhafaza edebilen özne, yalnızca olaylara maruz kalan bir varlık olmaktan çıkar ve tarihsel etki üretebilen bir özneye dönüşür.”
Kriz Çağında Yön Problemi: Niyet, İmkân ve Hedef Üzerine
Muhammed Ali Acar / Kritik Bakış
Tarihsel yoğunluk dönemleri, yalnızca siyasal ve toplumsal yapıların değil, aynı zamanda öznenin zamanla kurduğu ilişkinin de dönüştüğü eşik anlardır. Bu tür dönemlerde olayların sıklığı, şiddeti ve sürekliliği, bireyin dünyayı kavrama biçimini doğrudan etkiler. Reelpolitiğin belirleyici hâle geldiği bu momentlerde, eylem giderek ilkesel süreklilikten uzaklaşır ve mevcut güç ilişkilerinin zorunluluklarına göre şekillenir. Bu durum, yalnızca siyasal aktörlerin karar alma süreçlerini değil, aynı zamanda düşünsel üretimin koşullarını da dönüştürür. Çünkü reelpolitik, doğası gereği, uzun vadeli yönelimlerden ziyade kısa vadeli denge ve zorunluluklara odaklanır. Böylece öznenin zamansal süreklilik içinde yön belirleme kapasitesi zayıflar ve düşünce, giderek süreklilik kuran bir etkinlik olmaktan çıkarak anlık gelişmelere tepki veren bir refleks hâline dönüşme riski taşır.
Bu dönüşüm, modern çağın artan enformasyon yoğunluğu ve kesintisiz kriz üretim dinamiği ile daha da belirgin hâle gelmiştir. Özellikle küresel ve bölgesel ölçekte yaşanan yüksek yoğunluklu siyasal kırılmalar, öznenin yalnızca dış dünyayı değil, kendi içsel sürekliliğini de yeniden konumlandırmasını zorunlu kılmaktadır. Olayların hızlandığı ve süreksizliğin norm hâline geldiği bu tür dönemlerde, öznenin yönelimini kendi iç sürekliliğinden ziyade dışsal gelişmelerin belirlemesi, giderek daha yaygın bir durum hâline gelir. Bu durum, öznenin yalnızca stratejik konumunu değil, ontolojik konumunu da etkiler. Çünkü öznenin tarihsel etkinliği, yalnızca içinde bulunduğu koşullara verdiği tepkilerle değil, bu koşullar içinde kendi sürekliliğini koruyabilme kapasitesiyle belirlenir.
Bu bağlamda, reelpolitiğin yoğunlaştığı dönemler, öznenin sürekliliğinin sınandığı tarihsel eşikler olarak anlaşılmalıdır. Bu eşiklerde temel mesele, olayların kendisinden ziyade, öznenin bu olaylar karşısında kendi zamansal bütünlüğünü koruyup koruyamadığıdır. Öznenin zamansal bütünlüğü, onun geçmişten devraldığı yönelimi kesintiye uğratmadan geleceğe taşıyabilme kapasitesine dayanır. Bu kapasitenin zayıflaması, öznenin yönünü dışsal olayların yoğunluğuna göre yeniden şekillendirmesine yol açar ve böylece özne, tarihsel sürecin kurucu bir unsuru olmaktan ziyade, bu sürecin edilgen bir taşıyıcısına dönüşür.
Düşünce, doğası gereği süreklilik gerektirir; çünkü anlam, yalnızca tekil olayların içinde değil, olayların zamansal bağlamı içinde ortaya çıkar. Ancak krizlerin yoğunlaştığı dönemlerde, olayların ardışıklığı hızlanır ve öznenin bu sürekliliği kurma kapasitesi zayıflar. 7 Ekim’den bu yana ortaya çıkan gelişmeler, bu durumun çağdaş bir örneğini teşkil etmektedir. Bu süreçte olayların yoğunluğu ve sürekliliği, yalnızca siyasal aktörleri değil, aynı zamanda bilgi üreticilerini de doğrudan etkilemiştir. Araştırmacı, gazeteci ve bilim insanı gibi özneler, gerçekliği mesafe koyarak analiz eden konumlarından giderek uzaklaşmış ve olayların hızına maruz kalan aktörlere dönüşmüştür. Bu dönüşüm, epistemolojik düzeyde önemli bir kırılmaya işaret eder. Çünkü bilgi üretimi, yalnızca veriye erişimle değil, veri ile bilinç arasında kurulabilen mesafeyle mümkündür. Bu mesafenin kaybı, bilginin tamamen ortadan kalkmasına yol açmasa da, onun süreklilik içindeki anlamını zayıflatır. Hannah Arendt’in karanlık zamanlara ilişkin analizinde vurguladığı gibi, asıl tehlike düşüncenin tamamen yok olması değil, düşüncenin sürekliliğini sağlayan zamansal mesafenin ortadan kalkmasıdır. Bu mesafenin kaybı, öznenin yönünü kendi iç sürekliliğinden ziyade, olayların anlık yoğunluğuna göre belirlemesine neden olur.
Bu durum, fiziksel bir model aracılığıyla daha açık biçimde anlaşılabilir. Bir gitar telinin titreşimi, dışsal bir müdahalenin sistem üzerinde yarattığı geçici bir dengesizliktir. Bu titreşim, zamanla sönümlenerek sistemin yeniden dengeye ulaşmasını sağlar. Ancak titreşimin frekansı ve şiddeti arttıkça, sistemin dengeye dönmesi daha uzun sürer. Daha da önemlisi, yeterince yoğun titreşimler, sistemin denge hâlini algılama biçimini de etkileyebilir. Tarihsel krizler de benzer bir etki yaratır. Olayların yoğunluğu arttıkça, öznenin zamansal süreklilik algısı zayıflar. Bu zayıflama, öznenin geçmiş ile gelecek arasındaki yönelim bağını koparma riski taşır. Böylece özne, süreklilik içinde hareket eden bir varlık olmaktan çıkar ve yalnızca ardışık anların içinde konumlanan bir varlığa indirgenir. Bu indirgenme, öznenin ontolojik kapasitesini sınırlar; çünkü özne, yalnızca mevcut an içinde var olan bir varlık değil, zamansal süreklilik içinde yönelen bir varlıktır.
Bu bağlamda öznenin sürekliliğini mümkün kılan temel yapı, niyet, imkân ve hedef arasındaki ilişkidir. Niyet, öznenin yöneliminin kaynağını oluşturur. Bu yönelim, öznenin yalnızca mevcut koşullara tepki vermesini değil, bu koşullar karşısında belirli bir doğrultuda hareket etmesini mümkün kılar. İmkân, bu yönelimin gerçekleşebileceği zemini ifade eder. Ancak imkân, yalnızca mevcut koşulların sunduğu sınırlarla belirlenmez; aynı zamanda öznenin sürekliliğini koruyabilme kapasitesiyle genişler. Hedef ise bu yönelimin zamansal uzantısını temsil eder. Hedef, öznenin eylemini yalnızca mevcut ana değil, gelecekteki bir sürekliliğe bağlar. Bu üçlü yapı, öznenin zamansal bütünlüğünü mümkün kılar. Bu bütünlük bozulduğunda, özne yalnızca stratejik bir kayıp yaşamaz; aynı zamanda ontolojik sürekliliğini de kaybeder. Çünkü öznenin varoluşu, yalnızca mevcut koşullara uyum sağlama kapasitesine değil, bu koşullar içinde yönünü koruyabilme kapasitesine dayanır.
Bu süreklilik anlayışı, Stoacı düşüncede açık biçimde formüle edilmiştir. Marcus Aurelius’un düşüncesinde öznenin gücü, dış dünyayı kontrol edebilme kapasitesine değil, kendi iç düzenini koruyabilme kapasitesine dayanır. İmparatorluğun sınırlarının tehdit altında olduğu ve sürekli krizlerin yaşandığı bir dönemde yazdığı metinlerde, dışsal olayların öznenin yönünü belirlememesi gerektiğini vurgular. Bu vurgu, öznenin sürekliliğinin dış koşullardan bağımsız bir temele sahip olduğunu gösterir. Epiktetos’un özgürlük anlayışı ise bu sürekliliği daha da radikal bir düzeyde ele alır. Ona göre özgürlük, dış koşulların değişmesi değil, öznenin yönünün dış koşullar tarafından belirlenmemesidir. Bu yaklaşım, öznenin sürekliliğini maddi koşulların ötesinde konumlandırır ve özgürlüğü ontolojik bir durum olarak tanımlar.
Benzer bir süreklilik analizi, tarihsel ölçekte İbn Haldun’un çalışmalarında da görülür. İbn Haldun’a göre toplumların yükselişi ve çöküşü, yalnızca dışsal koşullarla değil, içsel sürekliliklerini koruyup koruyamamalarıyla belirlenir. Toplum, kendi yönelimini ve iç bütünlüğünü kaybettiğinde, dışsal baskılar yalnızca bu çözülmenin görünür hâle gelmesini sağlar. Bu yaklaşım, sürekliliğin yalnızca bireysel değil, kolektif düzeyde de tarihsel etkinin temel belirleyicisi olduğunu ortaya koyar.
Nietzsche’nin düşüncesinde ise kriz, sürekliliğin sınandığı bir eşik olarak ortaya çıkar. Ona göre kriz dönemleri, yalnızca yıkım anları değil, aynı zamanda yeni yönelimlerin ortaya çıktığı kurucu anlardır. Ancak bu kurucu potansiyel, yalnızca kendi sürekliliğini koruyabilen özneler için geçerlidir. Kendi yönünü kaybeden özne, krizin kurucu potansiyelini gerçekleştiremez; aksine, krizin edilgen bir taşıyıcısına dönüşür. Buna karşılık, sürekliliğini koruyabilen özne, kriz içinde yeni bir yön oluşturabilir. Bu durum, öznenin tarihsel etkinliğinin temel koşulunu oluşturur.
Bu teorik ve felsefi çerçeve, yalnızca soyut bir süreklilik meselesini değil, aynı zamanda içinde bulunulan tarihsel momentin özgül doğasını anlamaya yönelik bir zorunluluğu da ifade etmektedir. Reelpolitiğin yoğunlaştığı dönemlerde, olayların sıklığı ve şiddeti yalnızca dış dünyayı değil, öznenin zamanla kurduğu ilişkiyi de dönüştürür. Öznenin yönelimini belirleyen içsel süreklilik, bu tür dönemlerde sürekli olarak kesintiye uğrama riskiyle karşı karşıya kalır. Her yeni gelişme, öznenin dikkatini mevcut ana çekerek, onu daha geniş bir zamansal perspektif kurma kapasitesinden uzaklaştırır. Böylece özne, süreklilik içinde yönelen bir varlık olmaktan çıkar ve ardışık olaylara tepki veren bir konuma indirgenir. Bu indirgenme, öznenin yalnızca stratejik etkinliğini değil, aynı zamanda tarihsel etkinlik kapasitesini de sınırlar.
Bu durum, özellikle çağdaş krizlerin yoğunluğu dikkate alındığında daha belirgin hâle gelmektedir. Sürekli değişen güç dengeleri, hızla dönüşen siyasal konjonktür ve kesintisiz biçimde üretilen enformasyon akışı, öznenin kendi zamansal sürekliliğini korumasını zorlaştırmaktadır. Enformasyonun artışı, paradoksal biçimde, kavrayışın derinleşmesine değil, yüzeyselleşmesine yol açabilmektedir. Çünkü kavrayış, yalnızca bilginin varlığına değil, bilginin süreklilik içinde anlamlandırılabilmesine bağlıdır. Bu anlamlandırma süreci ise zamansal istikrar gerektirir. Zamansal istikrarın zayıfladığı dönemlerde, özne bilgiyi bir bütünlük içinde konumlandırmak yerine, parçalı ve geçici biçimde deneyimler. Bu parçalanma, öznenin yönelimini kendi iç sürekliliğinden ziyade, dışsal olayların yoğunluğuna göre belirlemesine neden olur.
Bu bağlamda, 7 Ekim sonrasında ortaya çıkan gelişmeler, reelpolitiğin özne üzerindeki etkisini somutlaştıran tarihsel bir örnek sunmaktadır. Bu süreçte ortaya çıkan olayların yoğunluğu, yalnızca siyasal yapıları değil, aynı zamanda öznel sürekliliği de etkilemiştir. Özellikle düşünsel üretim alanında faaliyet gösteren özneler için bu durum, sürekli olarak değişen bir gerçeklik karşısında yönelimlerini koruma zorunluluğunu beraberinde getirmiştir. Olayların hızına uyum sağlama zorunluluğu, öznenin kendi zamansal sürekliliğini askıya almasına yol açabilecek bir baskı yaratır. Bu baskı altında özne, giderek kendi yönelimini belirleyen bir merkez olmaktan uzaklaşır ve mevcut olayların belirlediği bir konuma yerleşir. Böylece öznenin tarihsel etkinliği, kendi sürekliliğinden değil, olayların yoğunluğundan türeyen bir edilgenliğe indirgenme riski taşır.
Ancak bu risk, aynı zamanda tarihsel ayrışmanın da zeminini oluşturur. Çünkü her tarihsel yoğunluk momenti, öznenin sürekliliğini kaybetmesi ile sürekliliğini koruması arasındaki farkı görünür hâle getirir. Çoğu özne, olayların frekansına uyum sağlayarak kendi yönelimini geçici olarak askıya alırken, daha az sayıda özne, bu yoğunluk içinde kendi sürekliliğini muhafaza edebilir. Bu muhafaza, dış dünyadan kopuş anlamına gelmez; aksine, dış dünyanın yoğunluğu içinde içsel sürekliliğin korunabilmesi anlamına gelir. Bu nedenle reelpolitiğin yoğunlaştığı dönemler, yalnızca kriz dönemleri değil, aynı zamanda öznenin ontolojik kapasitesinin sınandığı eşik dönemleridir. Bu eşiklerde belirleyici olan, öznenin olayların frekansına ne ölçüde maruz kaldığı değil, bu frekans karşısında kendi sürekliliğini ne ölçüde koruyabildiğidir.
Bu durum, tarihsel etkinliğin doğasına ilişkin daha temel bir ayrımı da açığa çıkarır. Tarihsel etki, çoğu zaman olayların merkezinde bulunmakla ilişkilendirilir; oysa daha derin bir düzeyde tarihsel etki, öznenin kendi sürekliliğini koruyabilme kapasitesiyle ilişkilidir. Olayların merkezinde bulunmak, özneyi tarihsel olarak etkili kılmak için yeterli değildir. Aksine, olayların yoğunluğu içinde kendi yönelimini kaybeden bir özne, tarihsel sürecin bir taşıyıcısına dönüşür. Buna karşılık, kendi sürekliliğini koruyabilen özne, olayların yalnızca bir parçası olmakla kalmaz, aynı zamanda onların anlamını ve yönünü etkileyebilecek bir konuma ulaşır. Bu nedenle reelpolitiğin yoğunlaştığı dönemlerde asıl belirleyici olan, olayların kendisi değil, bu olaylar karşısında öznenin kendi sürekliliğini koruyup koruyamadığıdır.
Bu çerçevede, öznenin sürekliliği meselesi yalnızca bireysel bir etik sorunu değil, aynı zamanda tarihsel etkinliğin ontolojik temelini oluşturan bir sorundur. Öznenin niyet, imkân ve hedef arasındaki sürekliliği koruyabilme kapasitesi, onun tarihsel süreç içindeki konumunu belirleyen temel unsurdur. Bu süreklilik korunduğu ölçüde, özne yalnızca mevcut olayların bir ürünü olmaktan çıkar ve tarihsel sürecin yönünü etkileyebilecek bir aktöre dönüşür. Böylece reelpolitiğin yoğunluğu, öznenin edilgenliğini zorunlu kılan bir durum olmaktan çıkar ve sürekliliğini koruyabilen özne için tarihsel etkinliğin mümkün hâle geldiği bir sınama alanına dönüşür.
Bu noktada, reelpolitiğin yoğunluğu ile öznenin sürekliliği arasındaki ilişkinin nihai anlamı daha açık hâle gelmektedir. Çünkü tarihsel süreç, yalnızca dışsal güçlerin etkileşimiyle değil, bu güçlerin etkisi altında öznenin kendi sürekliliğini koruyabilme kapasitesiyle şekillenir. Bu nedenle reelpolitiğin yoğunlaştığı dönemler, yalnızca dışsal dönüşümlerin değil, aynı zamanda öznenin ontolojik konumunun yeniden belirlendiği eşik anlardır. Bu eşiklerde özne, ya olayların süreksizliği içinde yönünü kaybeder ya da kendi sürekliliğini koruyarak tarihsel etkinliğin taşıyıcısı hâline gelir. Bu ayrım, tarihsel edilgenlik ile tarihsel etkinlik arasındaki temel farkı oluşturur ve sonuç olarak, öznenin sürekliliği meselesini tarihsel sürecin merkezine yerleştirir.
Hülasa, reelpolitiğin yoğunlaştığı dönemler, yalnızca dışsal güç ilişkilerinin yeniden dağıldığı dönemler değil, aynı zamanda öznenin sürekliliğinin sınandığı ontolojik eşiklerdir. Bu eşiklerde belirleyici olan, olayların yoğunluğu değil, öznenin bu yoğunluk karşısında kendi sürekliliğini koruyabilme kapasitesidir. Niyet, imkân ve hedef arasındaki sürekliliği muhafaza edebilen özne, yalnızca olaylara maruz kalan bir varlık olmaktan çıkar ve tarihsel etki üretebilen bir özneye dönüşür. Bu nedenle tarih, yalnızca büyük olayların değil, bu olaylar karşısında kendi yönünü kaybetmeyen öznelerin eseridir. Çünkü tarihsel dönüşümün nihai kaynağı, dışsal olayların şiddeti değil, öznenin kendi sürekliliğini koruyabilme kapasitesidir.





HABERE YORUM KAT