1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. Kahire'deki Gazze müzakereleri: Siyasi baskı ve kritik sorular
Kahire'deki Gazze müzakereleri: Siyasi baskı ve kritik sorular

Kahire'deki Gazze müzakereleri: Siyasi baskı ve kritik sorular

Gazeteci Mohammed AbuTaqiya, Kahire’de yürütülen Gazze müzakerelerini, silahsızlandırma baskılarını ve Filistin tarafına yönelik siyasi şantaj tartışmalarını Fokus+ değerlendirdi.

08 Mayıs 2026 Cuma 23:49A+A-

Kahire'deki Gazze Müzakereleri: Siyasi Baskı ve Kritik Sorular

Mohammed AbuTaqiya / Fokus+


 

Mısır’ın başkenti Kahire, İran’a yönelik saldırıların ilk günlerinden bu yana (özellikle son günlerde) karmaşık ve hassas müzakere turlarına ev sahipliği yapıyor. Bu turlar, yalnızca Gazze Şeridi ve sakinlerinin geleceğiyle değil, doğrudan Filistin ulusal ve siyasi projesinin geleceği ve varlığıyla da bağlantılı. 

Müzakerelerin bu özel zamanda başlaması tesadüf değil, aynı şekilde bölgede yaşananlarla eş zamanlı olması da sıradan bir durum değil. Bilakis, geçtiğimiz yılın sonundan bu yana süren anlaşma sürecinden farklı bir dil ve üslupla gündeme getirilmişti. Bu da tüm tablonun bölgesel belirsizlik ve hızlı gelişmelerin istismar edildiği bir ortamda yönetildiğini; daha fazla baskı kurmak ve kazanımlar elde etmek amacıyla, Filistin tarafına yönelik doğrudan siyasi şantaj olarak nitelendirilebilecek sınırlara kadar ilerlediğini gösteriyor. 

Müzakerelerin gölgesinde: Silahsızlandırma baskısı ve siyasi şantaj 

Bu müzakere turu, önceden yapılmış herhangi bir müzakere sürecinin veya üzerinde anlaşılmış bir çerçevenin parçası değildi.  

Aksine, Katar'ın başkenti Doha'da, birkaç yıldır Birleşik Arap Emirlikleri'nde (BAE) ikamet eden Bulgar siyasetçi ve Gazze Barış Kurulu Yüksek Temsilcisi Nikolay Mladenov'un girişimi ve çabalarıyla başlatıldı. 

İran ile gerginliğin tırmanmasının üçüncü gününde Mladenov, direnişin derhâl silahsızlandırılması talebine odaklanan neredeyse tek maddelik bir girişim sundu. Bu sadece bir müzakere önerisi değil, daha ziyade kapsamlı bir baskı kampanyasının parçasıydı; sahada ve insani yardım cephelerinde herhangi bir ilerleme için tek ön koşul olarak bu şartı dayatmayı amaçlayan, iyi organize edilmiş bir siyasi şantaj eylemine daha çok benziyordu.  

Bu teklif, yalnızca işgal altındaki herhangi bir halkın direniş hakkına karşı bir kaldıraç olarak bebek maması gibi en temel ihtiyaçları istismar eden zorlayıcı doğası nedeniyle değil, aynı zamanda müzakere sürecinin dengesini ve adaletini koruması gereken tüm arabulucuların ve garantörlerin şüpheli sessizliği ve görünürdeki suç ortaklığı nedeniyle de son derece kafa karıştırıcı. Bu kapsamda özellikle de bir taraf, üzerinde anlaşılanlara bağlı kalırken işgalci güç, hükümlerin çoğuna uymamakta. Veriler ve izleme, yaklaşık yüzde 70'lik bir uyumsuzluk oranına işaret ediyor. 

Tarafsız rol üstlenmeleri gerekirken bazı arabulucuların bu yaklaşımı geçirdikleri, görmezden geldikleri, hatta onun şekillendirilmesine ya da tanıtımına katıldıkları görülüyor. Bu da onların tarafsızlığını zedeleyerek güvenilirliklerini sorgulatıyor. 

Zaman baskısı altında ve hızlandırılmış bir tempoda, Filistinlilere, tüm müzakere sürecinin mantığı ve çerçevesinin dışında, konuyu silahlar ve direniş hakkı ile ilgili tek bir talebe indirgeyen, esasen "Şimdi kabul edin yoksa..." diyen baskıcı bir formülle ayrı bir belge sunuldu.  

Bu öneri, anlaşmanın ve aşamalarının özünün yanı sıra, ABD Başkanı Donald Trump'ın planına Filistin'in temel yanıtının, silah meselesini kapsamlı bir anlaşmanın parçası ve Filistin ulusal ve egemen haklarına saygı duyan siyasi bir sürecin unsuru olarak ele aldığını göz ardı ediyor. 

Bu belge ve mekik diplomasisinin yoğunluğu karşısında, başta Hamas olmak üzere tüm Filistinli grupların pozisyonu, işgal yönetiminin anlaşmanın birinci aşamasını tam olarak uygulamaya kararlı olması gerektiği, aynı zamanda ikinci aşama ve gereklilikleri konusunda ciddi müzakerelere girmeye hazır olunması gerektiği yönündeydi. 

Bu bağlamda Filistinli gruplar, silahlanma veya direniş hakkı meselesinin ancak Filistin halkının temel hakları ve ulusal ilkeleriyle bağlantılı kapsamlı bir ulusal-siyasi diyalog çerçevesinde tartışılabileceğini savunuyor. Ayrıca işgalin politikalarını dizginlemesi ve saldırgan davranışlarını durdurması hâlinde bu konuyu görüşmeye hazır olduklarını da belirtiyorlar. 

Ancak bu pozisyon, mantığına ve ilan edilen metinlere ve tutumlara dâhil edilmesine rağmen savaş suçları işlemekle suçlanan ABD ve işgal yönetimi tarafından hatta barış sürecinin bazı garantörleri ve temsilcileri tarafından bile kabul edilmedi. 

Filistinli gruplara ve genel olarak Filistin arenasına karşı baskı, şantaj, kan dökme ve açlığa dayalı karmaşık bir siyasi ve insani araç karışımı kullanılarak her dilde doğrudan ve dolaylı tehditler artmaya başladı. 

Ateşkesten kuşatmaya: Sessiz ihlaller ve Filistin’in tecrit gerçeği 

Bu bağlamda üç önemli nokta öne çıkıyor. 

Birincisi: Gazze Şeridi, Batı Şeria ve Kudüs, Filistin halkı ve direniş güçleriyle birlikte, sert ve açık bir tecrit ve dışlama sürecine maruz kalıyor. Bu, Filistinlilerin Filistin davasını tamamen ortadan kaldırmayı amaçlayan bir yol olarak gördüğü çeşitli baskı biçimleri aracılığıyla yönetiliyor. 

Filistinlilerin, özellikle işgalin sona ermesine ve bağımsız devletlerinin kurulmasına kadar direniş hakları konusunda, gerçek siyasi ve insani destekten mahrum bırakılıp bırakılmayacağı konusunda ciddi sorular ortaya çıkıyor. Göz ardı edilemeyecek soru şu: Bu kritik aşamalardan dersler çıkarılmadı mı? 

Gazze Şeridi ve Filistin'deki işgalin suçlarını ve projesini destekleyen her türlü dengesizlik, kaçınılmaz olarak tüm bölgenin istikrarını etkileyecek hatta Orta Doğu'nun iç kesimlerine kadar uzanacak; bunu gördük ve görmeye devam ediyoruz. 

İkincisi: Yaklaşık altı ay önce, tarihî barış elçisi Donald Trump'ın da bulunduğu bir ortamda, bölgesel liderler tarafından ateşkes sağlandı ve kutlandı. Ancak işgal güçleri, neredeyse tamamen sessiz kalarak sistematik ve sürekli ihlallerine bugüne kadar devam ettiler. Bu ihlaller münferit olaylar değildi; öldürme, aç bırakma, su teminini kesme, tıbbi tedaviyi reddetme, kontrolü genişletme, iş birlikçi milisleri destekleme, uluslararası barış ve istikrar güçlerinin girişini engelleme ve Filistin idari komitelerinin çalışmalarını felç etme gibi kapsamlı bir baskı sistemi içinde gerçekleşti. Tüm veriler, anlaşmaya uyum oranının yüzde 30-35'i geçmediğini doğruluyor.  

Eksiklikler özellikle sağlık sistemi, çadır ve geçici barınma sağlanması, ağır ekipmanların bölgeye girişi, su ve sanitasyon şebekelerinin onarımı, yolların rehabilitasyonu ve ekonominin canlandırılması gibi yeniden yapılanma çalışmalarında belirgin şekilde görülüyor. Ayrıca bugüne kadar binlerce ihlal (yaklaşık 3 bin) belirlenmiş olup, yüzlerce can kaybı ve yaralanma yaşandı; Gazze Şeridi içindeki işgal genişletildi, yardım ve kurtarma ekipmanlarına sıkı kısıtlamalar getirildi. Tüm bunlara rağmen garantör devletlerden etkili bir müdahale olmadı. 

Bu durum, bölgesel ve uluslararası tarafların sessizliği hakkında doğrudan şu soruyu ortaya koyuyor: Bu sessizlik devam mı edecek, yoksa Filistin davasını tamamen ortadan kaldırmakla tehdit eden bir gerçeği sürdüren siyasi bir örtüye mi dönüşecek? 

Üçüncüsü: Resmi tamamlayan bir diğer çelişki ise söylem ile gerçeklik arasındaki uçurum. Gazze'nin kararlılığı ve direnişi küresel olarak övülürken gerçeklik sürekli yıpranma ve neredeyse tamamen tecrit altında uzun süreli bir kuşatma. Benzer şekilde, Kudüs de dâhil olmak üzere Filistin genelinde, Filistin kimliğini ve varlığını ortadan kaldırmayı amaçlayan; coğrafi ve siyasi gerçekliği bu doğrultuda yeniden şekillendirmeye çalışan sistematik bir baskı politikası uygulanıyor. 

Burada kritik bir soru ortaya çıkıyor: Söylem ile uygulama arasındaki bu çelişki daha ne kadar sürecek? 

Ve Filistin davası, haklarının özünü veya halkının haklı özlemlerini yansıtmayan dengelerle ne ölçüde yönetilmeye devam edebilir?  

 

HABERE YORUM KAT