1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. "İstanbul sadece bir şehir değil..."
"İstanbul sadece bir şehir değil..."

"İstanbul sadece bir şehir değil..."

"İstanbul sadece bir şehir değil; Nedvî gibi gönül erlerinin gözünde, İslam dünyasının dört bir yanından gelen ilim nehirlerinin döküldüğü ve oradan tüm dünyaya taze bir soluk olarak yayıldığı mukaddes bir havzadır."

07 Şubat 2026 Cumartesi 13:32A+A-

Ebu’l-Hasen en-Nedvî üzerinden İstanbul’un bir "merkez" olarak İslam coğrafyasıyla kurduğu derin manevi ve ilmi bağı ele alan Taha Kılınç, "İstanbul sadece bir şehir değil; Nedvî gibi gönül erlerinin gözünde, İslam dünyasının dört bir yanından gelen ilim nehirlerinin döküldüğü ve oradan tüm dünyaya taze bir soluk olarak yayıldığı mukaddes bir havzadır." diyor.

İstanbul’dan dünyaya…

Taha Kılınç / Yenişafak


 

Yıllar evvel Hindistan’a ilk kez seyahat ettiğimde, -programımızı biraz zorlamak pahasına- yolumuzu Leknev şehrine düşürmüş, oradaki meşhur ilim yuvası Dâru’l-Ulûm Nedvetu’l-Ulemâ’yı ayrıntılı biçimde gezmiştik. Temelleri 1892’de atılan Nedvetu’l-Ulemâ, o tarihten günümüze çok sayıda önemli ismi yetiştirmiş bir ocaktı. Okulun İslâm dünyası çapında en meşhur mezunu ve mensubu ise hiç şüphesiz Ebu’l-Hasen en-Nedvî (1914-1999) idi. Onun “Müslümanların Gerilemesiyle Dünya Neler Kaybetti?” isimli sarsıcı eseri, her Müslüman münevverin elinin altında bulunması gereken mühim bir metindir.

Seyahatimde bana eşlik eden kıymetli dostum Ahmet Enes Başkaya ile, hiçbir referansımız olmaksızın, sadece “Türkiye’den gelen ziyaretçiler” sıfatıyla Nedvetu’l-Ulemâ’nın kapısından içeri girdiğimizde ne kadar sıcak ve içten karşılandığımızı hâlâ tebessüm ve şükranla hatırlarım. Okulun idarecileri bize sınıfları, gencecik talebelerin Kur’ân talimi yaptığı camiyi, rahmetli Nedvî’nin şahsî kitaplarının bulunduğu kütüphaneyi ve idarî binaları gezdirmiş, hatta genç bir hoca, okul hakkında sorduğumuz soruları Arapça ve İngilizce olarak uzun uzun cevaplama zahmetinde bulunmuştu.

Leknev’e uğramışken, Ebu’l-Hasen en-Nedvî’nin dünyaya geldiği, yetiştiği ve nihayet âhir ömrünü geçirerek vefat ettiği Tekiyye Kelân köyünü görmemek olmazdı. Leknev’in Ray Bireli kasabasına bağlı olan bu ücra köye, Müslüman ve Hindu yerleşim yerlerinin içinden geçerek, son derece bozuk satıh üzerinde çamura batıp çıkarak ulaşabilmiştik. Tekiyye Kelân, adeta yüzyıllar öncesinde yaşıyor gibiydi. Müthiş bir sessizlik ve sükûnet içinde, Nedvî’nin kurduğu medrese eğitime devam ediyordu. Aileden biri, bizi Nedvî’nin evine götürdü. Merhumun eserlerini kaleme aldığı masa, defterleri ve yazı malzemeleri, şahsî eşyaları, hatta vefat ettiği yatak bile öylece duruyordu. Hayatımda beni o sade ve mütevazı oda kadar etkileyen çok az yer vardır.

Gördüklerimin bende bıraktığı tesir sebebiyle olsa gerek, İslâm coğrafyasının çok farklı köşelerine daha sonra yaptığım çeşitli ziyaret ve seyahatlerde, ilmî kurumlara daha fazla odaklanmaya başladım. Buhara’da kendimi çok defa Mir Arab Medresesi’nin devasa eyvanlarına dalıp giderken buldum mesela. Mekke-i Mükerreme’de Ummu’l-Kurâ veya Medine-i Münevvere’de İslâm Üniversitesi, her ayrıntısıyla dikkatimi çekti. Kahire’deki Ezher Üniversitesi, sadece ilmî serüveniyle değil, Mısır siyasetinin çeşitli dönemlerinde oynadığı kritik roller bağlamında da radarımdaydı. Saraybosna’da Gazi Hüsrev Bey Medresesi’ni, kurucusuna duyduğum derin hayranlık sebebiyle, daha fazla sevdim. Novi Pazar ve Üsküp’ün Gazi İsa Bey Medreseleri, fetih ruhunun bugün yaşayan numuneleri gibi geldi hep. Kayravân’da şimdi ıssızlığa gömülmüş durumdaki Sidi Ukbe Medresesi’nde eski zamanları düşledim. Fes’te Karaviyyîn Medresesi’nin serin avlusunda abdest alırken, 859’da burayı yaptıran Fâtıma el-Fihrî’nin ruhuna fâtihalar gönderdim.

Saydığım tüm bu ilim ocaklarının bazıları sembolik şekilde aktif bugün. Bazılarının eski şöhret ve kudretinin yerinde yeller esiyor. Bazısı ise siyasetin hoyrat sillelerini o kadar fazla yemiş ki, ayağa kalkacak durumda değil. Yine de İslâm coğrafyasında bu kurumların izlerini takip ederek yapılacak bir okumanın son derece öğretici olacağına kuşku yok.

Eski Diyanet İşleri Başkanlarımızdan Prof. Dr. Mehmet Görmez’in Türkiye Uluslararası İslâm Bilim ve Teknoloji Üniversitesi’nin rektörlüğüne atandığını haber aldığımda, yukarıdaki “medrese haritası” yeniden gözümde canlandı. Bugünlerde kuruluş çalışmaları ve buna dair hazırlık toplantıları hummalı biçimde devam eden üniversite, İstanbul’dan dünyaya -ve bilhassa İslâm coğrafyasına- açılan bereketli bir pencere olmaya aday. Üç dille -Türkçe, İngilizce ve Arapça- eğitim verecek olan üniversite, dünyanın farklı ülkelerinden yetkin akademik kadrosuyla da dikkatleri çekiyor.

Şuna işaret etmeden geçemeyeceğim: Türkiye gibi bir ülkede, İslâm dünyasına hitap eden böyle bir üniversitenin şimdiye kadar çoktan kurulmuş olması gerekir ve beklenirdi. Ne diyelim, demek ki “vakt-i merhûn”u varmış. Epey vakit kaybedildiğine göre, bundan sonrası artık belirlenen hedeflerin tahakkuku için bolca gayret ve fiilî dua zamanı.

 

 

 

HABERE YORUM KAT