İslam şiddeti hoş gören bir din midir? -6

İslam şiddeti hoş gören bir din midir? -6

İslam barışçıl bir din mi, yoksa şiddeti mi teşvik ediyor? Bu, Müslümanlar tarafından bilinen ve uygulanan ana akım İslam’dan ne kadar farklıdır? Bu akademik makale, aşırılıkçılık, İslamofobi ve dini şiddet konularında gerçeği ortaya koymaktadır.

Dr. Nazir Khan / Yaqeen Institute
Çeviri: Barış Hoyraz


6. Bölüm

Tekfircilik

Şiddet yanlısı hareketlerin temel dogmalarından biri, ilkelerine karşı çıkan herhangi bir Müslümanın aforoz edilmesidir. Arapçada aforoz, tekfīr olarak adlandırılır; bu, bir kişiyi kâfir ilan etme uygulamasıdır. Sünni İslam’da bu, katı koşullara tabi olan ve yalnızca istisnai durumlarda yetkili hukukçular ve ilahiyatçılar tarafından verilen bir hukuki hükmüdür.77 Ancak şiddet yanlısı hareketler, hareketlerine karşı çıkan herkesi kafir ilan eden mutlakçı bir tekfir anlayışını benimsemektedir. Her yerde görülen bu tekfir uygulaması, İslam tarihinde Havaric olarak bilinen erken dönem bir sapkın grubun karakteristik bir özelliğiydi. Havaric, kendi dindarlıklarından ve saflıklarından o kadar emindiler ki, Hz. Peygamber’in ﷺ sahabeleriyle bile savaştılar. Kur’an-ı Kerim, bu kendini haklı görme tavrını yasaklayarak şöyle buyurur:

“Size selam verenlere, ‘Siz mümin değilsiniz!’ demeyin.” (Kur’an Kerim 4:94)

Peygamberimiz Hz. Muhammed ﷺ ise bunu şu sözleriyle kınamıştır:

“Kardeşini küfürle suçlayan kimse, şüphesiz ikisinden biri kâfirdir.”78

Hz. Muhammed ﷺ, Hariciler’in ortaya çıkacağını önceden haber vermiş ve onların özelliklerini şöyle tanımlamıştır: âlimlere güvenmeyen fanatik gençler, dıştan dindar görünen ancak gerçek maneviyattan yoksun, etkileyici sloganları olan ancak kötü eylemlerde bulunan kişiler.

Tekfir, şiddet yanlısı hareketler tarafından da, “Allah’ın indirdiğinden başka bir şeyle hüküm sürmek” suçunu işleyen yöneticiler tarafından yönetildikleri gerekçesiyle tüm Müslüman topraklarını kâfir toprakları ilan etmek amacıyla kullanılmaktadır. Müslüman topraklarındaki mevcut diktatörlüklere karşı halkın hoşnutsuzluk duygularından beslenen bu hareketler, gerçek imanın hüküm sürmesini sağlama bahanesiyle insanları davalarına katmayı başarmaktadır.

Cihad kisvesi altında işlenen ayrım gözetmeyen şiddet

Cihad, İslam terminolojisindeki kelimeler arasında en çok yanlış kullanılanıdır. Dilbilimsel olarak bu kelime “mücadele” anlamına gelir ve Hz. Muhammed ﷺ şöyle buyurmuştur:

“Cihad eden kişi, Allah rızası için kendi nefsiyle mücadele eden kişidir.”79

Kur’an’da fiziksel cihad kavramı da mevcuttur; bu, düşman saldırılarını püskürtmek (Kur’an-ı Kerim 22:39) ve başkalarını zulümden kurtarmak (Kur’an-ı Kerim 4:75) için askeri gücün meşru ve adil bir şekilde kullanılmasıdır. Ancak Kur’an, sivillere veya Müslümanlara karşı savaşmayan kişilere yönelik şiddete izin vermez (Kur’an-ı Kerim 2:190). Önemli olan şudur ki, İslam fiziksel mücadeleyi veya savaşı doğası gereği arzu edilir ya da erdemli, hatta ‘kutsal’ bir şey olarak görmez; bunlar yalnızca zararı ve zulmü ortadan kaldırmak için bir araç olarak öngörülmüştür. Ünlü İslam hukukçusu İzz ibn Abdül-Salam (ö. 660 H.) bunu şöyle açıklamıştır:

Hiçbir tür zarar ya da kötülük yoluyla Allah’a yaklaşmak mümkün değildir. İşte bu nedenle Hz. Muhammed, Allah’ı överken şöyle demiştir: “Bütün iyilik Senin elindedir ve hiçbir kötülük sana ait değildir”; yani hiçbir kötülük, Allah’a yaklaşmanın bir aracı olamaz.

Çünkü insanoğlu, yalnızca fayda ve iyilik yoluyla Allah’a yaklaşabilir; zarar ve kötülük yoluyla değil. Bu durum, serveti gasp etmek, başkalarını öldürmek, insanlara zulmetmek, yolsuzluğu yaymak, günah işlemek, toprakları tahrip etmek gibi kötü eylemler yoluyla yakınlık kurulan zalim hükümdarların durumundan farklıdır. Oysa insanoğlu, yalnızca hakikat ve doğruluk yoluyla Rabbi’ne yaklaşabilir.

Eğer “Cihad yıkım, can ve mal kaybıdır, ancak Allah’a yakınlaşmanın bir yoludur” denilirse, biz de şöyle cevap veririz: “Cihad, yıkım yoluyla Allah’a yakınlaşmanın bir yolu değildir; ancak zararın ortadan kaldırılmasına ve faydanın elde edilmesine yol açtığı ölçüde Allah’a yakınlaşmanın bir yolu haline gelir.”80

IŞİD gibi şiddet içeren ve İslam’a aykırı hareketlerin mimarları için “cihad” terimi, istismar edilmeye son derece elverişlidir. Bu kişiler, Müslümanlarla gayrimüslimler arasındaki ilişkinin, kıyamete kadar her zaman sürekli şiddet ve kan dökülmesiyle karakterize edilmesi gerektiğini hararetle savunurlar. Bu görüşü desteklemek amacıyla, genellikle imparatorluk fetihleri döneminde yaşamış ve düşmanca siyasi güçlere karşı sürekli bir “genişlemeci” politika savunmuş olan klasik hukukçuların eserlerine başvurulur. Ancak Profesör Sherman Jackson’ın da gösterdiği gibi, İbn Rüşd (ö. 595 H.) ve diğerleri gibi bu hukukçuların asıl kaygısı, aslında yabancı istila tehdidi altında yaşayan Müslüman topraklarının güvenliğiydi.81 Öte yandan, aşırıcı hareketler tüm insanlığın güvenliğini tehlikeye atmakta ve anlamsız kan dökülmesine yol açmaktadır; dolayısıyla yöntemleri İslam’ın öğretileriyle tamamen zıttır. Onlar, Hudeybiye Antlaşması’nda olduğu gibi Peygamberimizin barışın tesisine verdiği önemi ya da düşmanın savaşmayı bırakır bırakmaz savaşmayı durdurma yönündeki Kuran’daki emri tamamen göz ardı ederler:

“Eğer onlar savaşmaktan vazgeçerlerse, o zaman zalimlere karşı olanlar hariç, kimseye saldırılmasın.” (Kur’an-ı Kerim 2:193)

Bu hareketler, halifeliğin yeniden kurulmasını sağlayacak tek yol olarak şiddet içeren ayaklanmaların haklı olduğunu savunuyorlar. Eğitim, toplumsal reform, sağlık hizmetleri, istihdam — bu ideologlar, Müslüman toplumları iyileştirmeye yönelik tüm bu çözümleri yetersiz buluyorlar. Onların zihninde, Müslüman dünyasını ancak şiddet kurtarabilir. Onlara şunu sormakta fayda var: Bu şiddet olaylarından herhangi biri, Müslüman dünyasının sorunlarından herhangi birini gerçekten çözdü mü? Tüm bu katliamdan kim fayda sağladı? Müslüman topraklarda şikâyet edilen baskı hafifledi mi, yoksa daha da şiddetlendi mi? Masum hayatlar kurtarıldı mı, yoksa kaybedildi mi? İslam’a yönelik düşmanlık ve Müslümanlara karşı işlenen suçlar azaldı mı, yoksa daha da arttı mı? Açıkça görülüyor ki, bu yöntem, acınası bir katliamdan ve alçakça bir aptallıktan başka bir şeye yol açmamaktadır.

Kıyametçilik

Aşırılıkçıların inançlarının mitolojik yapısındaki son simge, kendilerinin kıyametin temsilcileri, onun bu dünyaya gelişinin öncüleri oldukları şeklindeki absürt düşüncedir. Müslümanlar ahirete inanırlar ve İslam eskatolojisi, ahlaksızlık ve şiddetin yaygınlaşacağı ‘kıyamet günü’ne dair tartışmaları içerir. Ancak IŞİD’in kıyametçi vizyonunu geleneksel Müslüman inancından ayıran şey, IŞİD’in kıyameti kendilerinin gerçekleştirebileceğine ve Dabiq’te (dergilerine adını verdikleri kasaba) iyilik ile kötülük arasındaki nihai savaşı fiilen başlatabileceğine inanmasıdır. Tuhaf eskatolojik yorumlarının bir sonucu olarak, kıyametin yaklaşmasıyla köleliğin yaygınlaşacağına inandıkları için, başkalarını köleleştirerek bunu bizzat kendilerinin gerçekleştirmeleri gerektiğini düşünürler.

Onların yaklaşımı, İslam teolojisinin birkaç temel ilkesini göz ardı etmektedir. Birincisi, Kıyamet Günü, Allah’tan başka hiç kimse tarafından gerçekleştirilemez. İnsanlar, yalnızca yeryüzündeki ömürleri süresince hayır işleri yapmaya devam edebilirler. İkincisi, bir şeyin kıyametin alameti olması, ondan dini bir hüküm çıkarılabileceği anlamına gelmez. Kıyamette daha fazla köle olacağı için insanları köleleştirmek gerektiği iddiası yanlıştır — İslam, köleliği ortadan kaldırmayı amaçlamıştır.82 Peygamberimiz ﷺ, Kıyamet Günü’nde özgür bir kişiyi köleleştiren kişinin, Allah’ı düşmanı olarak karşısına alacağını açıklamıştır,83 ve Kur’an-ı Kerim’de Allah’a giden yolun köleleri azat etmekten geçtiği belirtilmiştir (90:11-16). Üçüncüsü, Peygamberimiz’in ﷺ Kıyamet Günü’nden önce gerçekleşeceğini belirttiği alametlere ilişkin belirli bir yoruma ısrar edilemez. Örneğin, atıfta bulunulan hadisin (“Bir köle, efendisini doğuracak”) en güçlü yorumu84, gençlerin ebeveynlerine karşı olumsuz tutumlarının artmasına işaret ettiğini göstermektedir.

Zaman geçtikçe, IŞİD’in tüm eskatolojik yanlış yorumlarının uydurma olduğu kanıtlanmıştır; zira bu hareket, sadece birkaç yıl sonra coğrafi olarak ortadan kalkmış, kalıcı bir yönetim kurmayı başaramamış ve Müslüman ümmet için yıkım ve kargaşadan başka hiçbir şey başaramamıştır.

Sonuç

İnsanlık üzerinde olumlu bir etki yaratmak, en kutsal hedeflerden biridir. Peygamberimiz Hz. Muhammed ﷺ şöyle buyurmuştur: “İnsanların en iyileri, başkalarına en çok fayda sağlayanlardır.”85

İslam, insanlığın Allah’a doğru manevi yolculuğunu, başkalarına şefkat gösterme konusundaki ahlaki yolculuğuyla birleştiren bir yaşam biçimidir. Bu yaşam biçimi, tarihin en büyük medeniyetlerinden birinin temelini oluşturmuştur ve günümüzde dünya nüfusunun beşte biri için çok değerlidir.

Modern dünyadaki korkunç ideolojik şiddet, hepimizi tehdit eden bir felakettir ve buna her düzeyde karşı koymak için ortak çaba gereklidir. Ancak yorumcular ve politikacılar İslamofobik söylemlere başvurup İslam’ı bizzat düşman olarak nitelendirdiklerinde, felaketle sonuçlanacak bir şey yaparlar: Müslümanları doğrudan düşman tarafına yerleştiren bir şekilde savaş hatları çizerler. Kimlerin haklı olarak terörist sayılacağı, kimlerin sayılmayacağı arasındaki sınırları bulanıklaştırmışlardır. Yurtdışındaki gerçek suçlu ve terörist örgütlere duyulan nefreti kullanarak, kendi çıkarlarına hizmet etmeyen herhangi bir Müslüman grubu aynı ölümcül kategoriye sokuyorlar ve ülkedeki Müslüman ailelere karşı nefretin alevlerini körüklüyorlar. Ve bu tür söylemlerin azınlıkları daha da yabancılaştıracağını ve sosyal olarak izole olmuş kişileri İslam’a karşı gerçekten bir savaş olduğu konusunda ikna edeceğini bilen terör örgütlerinin çıkarlarına hizmet ediyorlar. Hem Müslüman karşıtı nefret tacirleri hem de şiddet yanlısı fanatikler tarafından yaygınlaştırılan bu anlatıya, İslam ve şiddet konusuna ilişkin gerçeklere dayalı ve objektif bir analizle karşı çıkılmalıdır. Bu makalede yer alan yukarıdaki tartışma, birkaç önemli noktayı vurgulamaktadır:

  1. Şiddet, belirli bir inanç sisteminin doğasında yer almaz; ancak şiddet yanlısı hareketler, totaliter bir ideoloji oluşturmak için din, milliyetçilik, etnik köken, kültür veya herhangi bir din dışı ideolojiden yararlanabilir.
  2. İslam, “Kötülüğe iyilikle karşılık verin ki, düşmanınız size dost olsun” (Kur’an-ı Kerim 41:34) ayetinde ve herkese hoşgörü ve merhamet vaaz eden Hz. Muhammed’in ﷺ uygulamalarında somutlaşan şefkat değerlerini savunan 1,8 milyardan fazla kişiden oluşan küresel bir inanç topluluğunu temsil eder.
  3. Terörist hareketler, dini söylemleri manipüle eder ve İslami kelime dağarcığını kendi amaçlarına hizmet edecek şekilde yeniden kullanır. Her ne kadar “İslam” kelimesiyle özdeşleşseler de, incelendiğinde değerler açısından ana akım Müslüman toplulukla hiçbir ortak noktaları yoktur ve İslam’ın kutsal metinlerine ve temel ilkelerine karşı bariz bir saygısızlık sergilerler. IŞİD, adil bir savaşa girmeye hiç ilgi duymamış ve kendi gündemini ilerletmek için vahşi, hukuka aykırı yöntemler kullanmıştır.
  4. Bu aşırı şiddet yanlısı unsurları ana akım Müslüman toplumdan ayıran belirli bir doktrinler dizisi bulunmaktadır; bu doktrinlere karşı koymaya ve Müslüman toplum içindeki, normatif İslam öğretilerine başvurarak bu unsurların söylemlerini çürütmeye yönelik çabaları desteklemeye özen gösterilmelidir. Şiddet yanlısı hareketlerin bir boşlukta ortaya çıkmadığını, aksine siyasi istikrarsızlık ve kargaşa ortamında, fanatik ideologların varlığında ve savaşın travmasını yaşayan bir nüfus içinde gelişme eğiliminde olduklarını anlamak da önemlidir.
  5. Batı güçleri ve medyasının İslam’ı ve Müslümanları şeytanlaştırması, Müslümanların yaşamları üzerinde derin ve kötü bir etki oluşturmuş, dinlerini uygulama özgürlüklerini ve meşru aktivizm faaliyetlerini ihlal etmiştir. Buna her yönüyle karşı koymak için çaba gösterilmelidir.

Ancak sevgi, şefkat, adalet ve tüm insanlığa saygı değerlerini besleyen eğitim çabalarını destekleyerek mevcut zorlukların çözümüne doğru ilerleyebiliriz.

Dipnotlar

77. Sünni İslam’da tekfir kavramının anlaşılmasına ilişkin ayrıntılı bilgi için, yazarın “Fikir Ayrılığı” başlıklı makalesine bakınız: Nazir Khan, “Fikir Ayrılığı: Sınırı Nerede Çizmeliyiz?”, Yaqeen, 10 Aralık 2019, https://yaqeeninstitute.org/nazir-khan/difference-of-opinion-where-do-we-draw-the-line/.

78. Sahih Buhari, no. 6103.

79. Musnad Ahmed, no. 23958.

80. El-İzz ibn Abdül-Salam, Kavâid el-Ahkâm, 1:185.

81. Sherman A. Jackson, “Cihad ve Modern Dünya,” İslam Hukuku ve Kültürü Dergisi 7, no. 1 (2002), 17

82. Hz. Muhammed, hayatı boyunca bizzat altmış üç köleyi azat etti; eşi Ayşe altmış dokuz köleyi azat etti; sahabeleri de çok sayıda köleyi azat etti; bunlardan en dikkat çekeni, tam otuz bin köleyi azat eden sahabesi ʿAbd al-Raḥmān ibn ʿAwf’tır. İslam öğretilerinin kölelik konusunu nasıl ele aldığına dair daha fazla bilgi için bkz. Nazir Khan, “İlahi Görev: İslam ve Sosyal Adalet,” Yaqeen, 4 Şubat 2020, https://yaqeeninstitute.org/nazir-khan/divine-duty-islam-and-social-justice/.

83. Sahih Buhari, no. 2227.

84. İbn Hajar el-Askalani (ö. 852 H.) Fatḥ el-Bārī şerh-i Sahih el-Buhari (Beyrut: el-Risalah el-Alamiyyah 2013), 1:262. Ayrıca, el-Kastallani’nin İrşad el-Sari ve el-Kaşmiri’nin Feyz el-Bari adlı eserlerinde, bunun genel olarak işlerin tersine dönmesine atıfta bulunan bir dilbilimsel araç olduğu yönündeki alternatif görüşe de bakınız.

85. el-Tabarani, Mu’cem el-Awsat, no. 5787.

* Dr. Nazir Khan MD FRCPC, tıp doktoru, klinik sinirbilimci, İslam ilahiyatçısı ve Kur’an bilimleri uzmanıdır. McMaster Üniversitesi’nde yardımcı doçent olarak görev yapmakta olup, Nottingham Üniversitesi’nde İslam ilahiyatı alanında doktora adayıdır. Gençlik yıllarında Kur’an’ın tamamını ezberlemiş, Kur’an’ın on okuma tarzının tümü için hem ana hem de yan rivayet zincirleri üzerinden icazet almıştır; ayrıca altı Hadis kitabı ve çok sayıda İslam teolojisi eseri konusunda da icazet almıştır. Uzun yıllar gönüllü imam olarak hizmet vermiştir. Aynı zamanda Manitoba İslam Derneği Fıkıh Komitesi’nde danışman olarak görev yapmaktadır. Tıp fakültesini bitirdikten sonra, Manitoba Üniversitesi’nde Tanısal Radyoloji ihtisasını tamamladı ve Calgary Üniversitesi’nde Nöroradyoloji uzmanlık eğitimini çift uzmanlık sertifikası alarak tamamladı. Hem tıp bilimleri hem de İslam teolojisi alanındaki uzmanlığı, ona inanç, akıl ve bilimle ilgili zorlu güncel meseleleri ele alma konusunda eşsiz bir konum kazandırmaktadır. Yaqeen Enstitüsü’nde kıdemli araştırmacıdır ve Kanada’daki Yaqeen Enstitüsü’nün kurucu başkanı olarak görev yapmıştır.

HABERE YORUM KAT
Önceki ve Sonraki Haberler
Bunlar da İlginizi Çekebilir