Rabbimizin münzel veya afak ve enfüsteki ayetleri karşısında münasebetsizlik yapıp küfür ve alay adapsızlığı yapanlara karşı takınacağımız tavır ve ilişkimiz hakkında Nisa sûresinde net bir açıklamayla yol gösterir:
“Allah, kitapta size şöyle indirmiştir: Allah'ın ayetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, onlar başka bir söze dalıncaya kadar onlarla beraber oturmayınız; yoksa siz de onlar gibi olursunuz. Şüphesiz Allah, münafıkları ve kafirleri cehenneme toplayacaktır.” (4/140)
El-Menar tefsirinde Muhammed Abduh ve Reşid Rıza diğer müfessirlerle birlikte bu ilahi hitap ve Mekke Döneminde de benzeri olan En’am sûresi 68. ayetteki ile birlikte uyarıların zamanı aşkın bir durumu ifade ettiği ve hükmün genel olduğu üzerinde müttefik olduklarını aktarırlar. Ayrıca münkeri ( yani dinen yasak çirkin bir işi, zulmü) onaylamanın veya görüp ve duyup da ses çıkarmamanın da münker olduğu üzerinde durulur. Bu konu, azimet ve ruhsat bağlamında da ele alınmaktadır.
Bu uyarıların günümüz cahiliyesindeki karşılığına değinmeden önce, konunun Siret-i Resul boyutunu kısaca hatırlatalım: Mekke Dönemi’nde müfrit inkârcıların vahiyle ve Resululullah (s) ile dalga geçmeye çalışan, onları karalayan münasebetsiz müstehzilerin konuşma ve sohbetlerine müdahale edip hak sözü söylemenin bedeli hakarete maruz kalmak, dayak yemek veya işkence uğramak oluyordu. Mesela Abdullah bin Mesud, Makam-ı İbrahim yanında Rahman suresini açıktan okuduğu için şiddete uğrayıp darp edilmişti. Mekke Dönemi ilk şehidlerinden Ebu Huzeyfe’nin himayesindeyken Ebu Cehil’e köle olarak verilen Sümeyye ve Yasir bin Amir, İslam’ı inkâr ve tahfif edenlere karşı hak sözü söylemekten vazgeçmedikleri için Sümeyye (r) mızraklanarak Yasir (r) parçalanarak şehid edilmiş ve yüce bir makama erişmişlerdi.
Bilal-i Habeşi ise ağır işkenceler altında ama kalbi imanlı olarak İslamî aidiyetini inkâr etmek durumunda kaldığı için Nahl suresinde lanetlenmekten istisna tutulmuştu (16/106). Tabii ki ruhsat dayanılamayacak acı; ruhsat dayanılamayacak mahrumluk ve işkence halinde söz konusudur. Ama bu ifsad ve inkâr ortamından uzaklaşmak-ayrılmak için bazı genç Müslümanlar iki defa Doğu Sudan’a hicret ederek Mekke cahili ortamını terk etmişlerdi.
Mekke cahili ortamı Zümer suresindeki (39/19) genel hicret uyarısıyla terk edilip Yesrib’e yani Medine’ye ulaşıldığında kısa zamanda Bedir Muharebesini kazanacak bir güç ve niteliğe ulaşılmıştı. Medine’de ise Resül’e ve Müslümanlara iftira atan ve Kur’an üzerinde spekülasyonlar yapan haham ve müşriklerin ileri gelenlerine fiili tavır alınmıştı.
Bu azimeti ifade eden durumla ilgili Müslim’in Sahih’indeki İman bölümündeki hadiste Resul-ü Ekrem şöyle buyurur: “ Sizden kim münker görürse, onu eliyle değiştirsin. Buna gücü yetmezse dililiyle değiştirsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin (ya da orayı terk etsin) bu ise imanın en zayıf derecesidir.” ( Müslim, İman 78) Başka bir hadiste ise “Kim Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsa, üzerinde Allah’ın ayetleriyle alay edilen (mesela içki içilen) sofraya oturmasın.” denilmektedir. (Taberânî, el-Mu’cemü’l-Keb’ir)
Nisa sûresinde geçen “Allah'ın ayetlerinin inkar edildiğini ve onlarla alay edildiğini işit”menin manası, bu tutumla aşağılama ve nefret ettirmeye muhatap kalınması demektir. Bu nefret ve iftira diline güç oranında ya fiilen ya sözlü olarak karşı çıkılmalı, bu seviyede bir tepki geliştirilemiyorsa o mekan veya diyalog terk edilmelidir. Zira “emri bil maruf nehyi anil münker” emri doğrultusunda ve bu tür münasebetsizlikler karşısında müminlerin vazifesi sükut etmek, bu fâhiş tutuma rıza göstermek değildir. Ya karşı çıkılacak ya o diyalog, meclis veya oturum terk edilecektir. Yoksa münkirlerin ve münafıkların cüret ve cesareti artar. Ayrıca karşıtına alışma ve benzeme kötülüğü artar. Güç oranında tepki gösterilmez ise de günahkâr olunur.
Tepki göstermek Nisa süresinde belirtildiği gibi karşıtlarımızın değer ve kutsallarına sövmek değildir. (6/108) Ama alay, hakaret ve iftira karşısında da mutlaka dille, gerektiğinde elle cevap verilmelidir. Bu gücümüz ve yeterliliğimiz yoksa bu saldırılar sineye çekilmemeli ve sessiz protesto veya diyalogu kesmek türü tavırlar geliştirilmelidir.
İbn Abbas (r)’dan gelen rivayete göre de dinin aslına sonradan üretilen şeyleri katanlarla, İslami esaslara aykırı bid’atçıların tümü de okuduğumuz ayetlerin kapsamında değerlendirilmişlerdir. El-Menar’a göre, Kitab ve Sünnet’i bir yana bırakıp insanların şer’i delile dayanmayan görüşlerini veya nefislerinin ürettiği şaz yaklaşımları esas alan taklid esiri birçok kimseden de bahsedilmektedir.
Camiamıza saldıran müfsid dış mikroplar karşısında; mezhep müçtehidi fakih olsun, kelamcı veya felsefeci olsun, keşif erbabı denilen tasavvuf ehli olsun basiretsiz bir şekilde görüş ve yargılarına Allah’ın kitabından ve Resulullah (s)’den daha öncelik verenler itikadi ve ameli bozulmanın İslami camia içinden kapısını açmaktadırlar.
Fiili küfrün hakim olmadığı ama Furkan sûresinde belirtildiği gibi Kitab’ın/Kur’an’ın mahcur bırakıldığı (25/30) süreçlerde; ve fiili küfrün hakim olduğu müşriklerin, dehrilerin, münafıkların hakim olduğu Frenkleşen/Batılılaşan ülkelerde, münkere boyun eğmek de veya görüp ses çıkarmamak da münker bir durumdur. Zira ayet açık: (Münker ve alaycı tarz ve tavra sahip olanlarla) “onlarla beraber oturmayınız; yoksa siz de onlar gibi olursunuz.” denilmektedir.
Bugünkü halimize veya çağımıza gelirsek. -- Bildiğiniz gibi bizler küresel cahili sistem içindeki seküler düzenlerde yaşıyoruz. Dolayısıyla iç ve dış tuğyanla kuşatılmışız. Görevimiz bu cahiliyeyi ve zulüm sistemlerini aşmak için Türkiye’de, Azarbaycan’da, Bosna’da gayret gösterilen tarzda “var kalma”ya çalışmamız gibi, Filistin’de, Suriye’de, Bangladeş’de cahili surlarda gedik açmak mücadelesini yükseltmektedirler. Coğrafyalarımızda İslami düşüncenin ve kitaplarının, tesettürün, İslami hayatın sosyal emirlerini bütünüyle yaşamaya veya dillendimeye çalışan insanların, ailelerin takibatlara, yasaklara, hatta işkence ve infazlara maruz kaldığı bir süreçle karşı karşıyayız.
“Emri bil maruf nehyi anil münker” emri müminim diyenlerin üstüne farz bir vecibedir. Tabii ki bu vecibe Müslüman olarak “var kalma” mücadelemizin hangi aşamasında olduğumuzla ya da yeniden İslamlaşma ve “var oluş” mücadelemizin hangi safhasında olduğumuzla alakalıdır.
Aileden başlayalım mesela: Nisa sûresinin girişinde geçtiği gibi “Allah’a ve akrabalık bağlarına (وَالْاَرْحَامَۜ /vel'erhame ) sorumluluk” duymakla mükellefiz (4/1). Yani sıla-i rahim (akrabalık bağlarını koruma) emri nedeniyle aile, tamamen sırt dönülmeyecek özel bir kurumdur. Buhari’nin aktarımıyla Resulullah’a Cennete yöneltecek ibadet sorulunca şöyle der: “Allah’a ibadet eder ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmazsın, namaz kılar, zekât verir ve sıla-i rahm edersin.” (Buharî, Zekât 1)
Bu konuda Lokman sûresinde buyuruluyor: “Anne ve baba, seni Allah’a ortak koşmaya zorlarsa sakın onlara itaat etme. (Ama) Onlarla iyi geçin. Bana yönelen kimselerin yoluna uy…” (31/15)
Dolayısıyla aile içinde ana-baba tarafından veya çocuklar tarafından vahyin inkârı veya vahyî hükümlere karşı lakaytlık, itiraz veya onları tahfif etme yaşandığında daha hassas bir durum doğmaktadır. Eğer aile üyeleri bu tavırlarını sürekli hale getirmişse, onlarla ilişkileri tamamen koparmadan (ziyaretleri, bayramlaşmaları aksatmadan) ancak bir arada geçirilen serbest zamanları (uzun sohbetleri, oturma gecelerini) asgari düzeye indirmek belirli ölçüde inkârcıların veya değerlerimizle alay edenlerin meclisinden uzaklaşma görevi görür.
Çağımızda üzerinde durduğumuz ayetler sadece aile, okul, iş yeri, toplumsal mekanlar ve ülke sistemi içindeki fahşa ile sınırlı değildir. Sosyal medya grupları, Whatsapp sohbetleri ve dijital mecralar da birer meclistir. Bu dijital meclislerde de yaşatılan fahşayı eğer elimizle engelleyemiyor, sözümüz veya yazımızla uyarıp değiştiremiyorsak, söz konusu dijital gruplardan çıkmak ya da kalbimizdeki buğuz ile onları asla onaylamayarak oradaki varlığımızı ancak zorunlu bir görev olarak devam ettirmeli ve asla kimliğimizi o çirkinlikler seviyesine indirgememeliyiz. “Onlara selam deyip geçmeliyiz.” (25/63) Tabii ki karşılıklı saygı içinde fikri teati ve tearuf diyalogları hariç.
Çağımızda şirke ve zulme boyun eğmek konusunda ırkçı-sosyalist BAAS rejimini terk edip ülkede ve ülke dışında hicret yaşayarak zalime boyun eğmemek konusunda en son kitlesel ayrılma görevini, zalim inkârcılarla birlikte oturmama emrini şerefli Suriye Müslümanları gerçekleştirmişlerdi. Allah onlardan razı olsun. Onlar tüm acı ve zorluklara rağmen izzetimizi temsil ettiler. Ayrıca onların gönülleri geride bıraktıkları İslami mücadeleden hiç kopmadı.
Ama Siyonist ve Batılı kafirlerin hem inkâr hem katliam kuşatması karşısında topraklarını terk etmeyi değil azimeti yani direnişi, fiili mücadeleyi seçme örnekliğini de Gazze de gördük. Allah onlara da şehidlerine de rahmet eylesin.
Rabbimiz bizlere de münkere elle ve sözle karşı çıkmayı; güç sınırlılığı halinde de onların mekan ve meclislerini terk etme bilinç ve sorumluluğunu nasip eylesin.
