Dr. Nazir Khan / Yaqeen Institute
Çeviri: Barış Hoyraz
5. Bölüm
IŞİD’in ideolojisini ve şiddet içeren aşırılıkçılığı irdelemek
Bu, tartışmanın en iyi eğitimli ve iyi niyetli yazarların bile gözden kaçırdığı, oysa en kritik olan bir bileşenidir. İslam ile şiddet arasındaki herhangi bir bağı reddetmeye hevesli birçok Müslüman, her şeyi siyasi olaylara bağlama hatasına düşer ve şiddet yanlısı hareketlerin, totaliter ve yabancı düşmanı ideolojilerini geliştirmede dini retoriği nasıl kritik bir araç olarak kullandıklarını göz ardı eder. Öte yandan, pek çok yazar yalnızca ideolojiden bahsederek bu hareketlerin sosyo-politik bir boşlukta ortaya çıktığını varsayma hatasına düşüyor. Müslüman toplumlardaki insanların gündelik endişelerini etkileyen siyasi istikrarsızlık, baskı ve devam eden savaşların etkisine hiç dikkat etmiyorlar.66 Üstelik, antropolog Gabriele Marranci’nin de belirttiği gibi; Yalnızca ideolojiye odaklanmanın temel nedeni, bu akademisyenlerin farklı ülkelerden ve topluluklardan gelen Müslümanlarla hiç bir arada yaşamamış olmaları ve çoğu zaman onlarla hiç konuşmamış olmalarıdır.67
Birçok yorumcu ve polemikçi, İslam dininin kendisine odaklanmaya devam ederek, ana akım Müslümanların İslam’ı ile, onları Müslüman inanç topluluğunun büyük çoğunluğundan ayıran suç örgütleri tarafından geliştirilen belirli ideolojik doktrinler arasında ayrım yapmamaktadır. Onlar, düşmanı doğru bir şekilde tanımlamak için ‘İslam’ kelimesinin kullanılması gerektiğini iddia ederler. Evet, rakiplerinizin ideolojisini tanımamak tehlikelidir. Ancak, onların ideolojisini dünya nüfusunun beşte biri tarafından paylaşılan ‘İslam’ etiketine indirgemek ve böylelikle bu grubu diğerlerinden ayıran ve davranışlarını motive eden unsurları kasten görmezden gelmek daha da tehlikelidir.
Peki, bu hareketlerin dayandığı temel felsefeler nelerdir? Bu fikirler nasıl gelişti ve ana akım Müslümanların inançlarından ne kadar farklıdır? Bu hareketler, ana akım Müslümanların gözünde kendilerini teolojiden mitolojiye taşıyan hangi ilkeleri icat ettiler?
Bazı sosyologlar ve siyaset bilimciler, radikal grupların fikirlerinin tarihsel kökenine odaklanarak, birçok etkili düşünürün izini sürmüş ve bunların ortaya çıktığı bağlamı incelemişlerdir. Sömürgeciliğin ardından Müslüman dünyasındaki pek çok ses, siyasi seferberliğe ve Müslüman toprakların Batılılaşmasına karşı çıkmaya daha fazla vurgu yapmaya başlamıştır.68
Bu dönemde, Müslümanların çoğunlukta olduğu ülkeler baskıcı diktatörlüklerin ezici yükü altında ezildi; bu diktatörlüklerin çoğu, kamu özgürlüklerini ortadan kaldırmaya ve halkı agresif bir şekilde laikleştirmeye aktif olarak çalıştı. Bazı siyasi aktivistler, İslam’ın temel amacının Allah adına hüküm süren egemen bir siyasi güç kurmak ve laik yönetimi ortadan kaldırmak olduğunu savunarak, halkı bu baskıcı hükümetlere karşı harekete geçirmeye çalıştılar. Bu retorik daha sonra, onu tüm gayrimüslimlere karşı evrensel ve sürekli bir çatışma doktriniyle birleştiren aşırılıkçılar tarafından benimsendi.
1979’da Afganistan’ın Sovyetler Birliği tarafından işgal edildiği sırada, dünya çapındaki Müslümanları mücadelelerine katılmaya çağıran direnişçiler vardı; bunlar, her Müslümanın Müslüman topraklarını yabancı işgalcilere karşı savunmasının farz olduğunu ve İslam’ın modern dünyada ancak fiziksel cihad yoluyla kurtarılabileceğini savunuyorlardı. Ancak, bazı siyasi grupların sürece dâhil olmasıyla birlikte bu söylem giderek daha aşırı bir hal aldı ve İslam’ın öğretilerinden uzaklaştı. 1996 yılında Bin Ladin, Suudi Arabistan’daki Amerikan askerlerinin varlığını, İsrail’in Filistin işgaline verdiği destek yoluyla Müslümanların can kaybına neden olmasını, Irak’taki ekonomik yaptırımları ve Müslüman dünyasındaki diğer bölgesel çatışmalara müdahalesini gerekçe göstererek Amerika’ya karşı savaş çağrısı yaptı.69
ABD dış politikasına yönelik bu şikâyetler, pek çok Müslüman ve gayrimüslim tarafından da paylaşılan şikâyetlerdi. Nitekim, 2023 yılının sonlarında TikTok’ta hızla yayılan ve Bin Ladin’in savaş gerekçelerini özetleyen “Amerika’ya Mektup” adlı metnin son zamanlarda tuhaf bir şekilde yeniden gündeme gelmesiyle, pek çok Amerikalı gayrimüslim, savaşa girme gerekçesine (jus ad bellum) katıldıklarını fark ederek şaşkınlıklarını dile getirdi. Bin Ladin, başlangıçta tam da bu şekilde destek toplamıştı. Bin Ladin, dünyanın dört bir yanındaki Müslümanların şikâyetlerini dile getirerek etki alanını ve çekiciliğini genişletmeye çalıştı; ancak sivillere yönelik korkunç saldırıları onaylayarak, savaşta uygun taktiklere ilişkin İslam’ın etik kurallarına (jus in bello) açıkça uymadığını ortaya koydu. Müslümanları farklılıklarını bir kenara bırakıp daha büyük bir siyasi güç için birleşmeye çağırsa da, Irak’ta El Kaide’nin bir kolu olan IŞİD’in ortaya çıkmasıyla sonuç, sadece daha şiddetli bir mezhepçilik ve daha büyük bir totaliter hoşgörüsüzlük ve şiddet oldu. IŞİD için savaş bir araç değil, başlı başına bir amaçtır; kan dökülmesi ve katliamın kendisi yüceltilir ve kutlanır. Böylelikle, bir dizi ideolojik mutasyon ve siyasi dönüşüm, bir tarikat olan IŞİD’in ortaya çıkmasıyla doruğa ulaştı.
Peki, IŞİD gibi suç örgütlerini tanımlayan ideolojinin karakteristik bileşenleri nelerdir? Bu gruplar, İslam’ın gerçek öğretileriyle hiçbir benzerliği olmayan şiddet içeren bir mitoloji yaratmak amacıyla İslam teolojisinden terimler alıp bunlara uydurma yeni anlamlar yüklemişlerdir. Bu mitoloji, İslam öğretilerini çarpıtan beş temel unsurdan oluştuğu şeklinde özetlenebilir:
1) sahte halifelik;
2) vela ve bera adına insanlıktan çıkarma; (İslam akidesinde ve fıkıh literatüründe velâ, Allah’ı, Elçisi’ni ve müminleri dost edinmek, onlara sevgi ve bağlılık göstermek demektir; berâ ise batıldan, küfürden ve Allah’a asi olan tutumlardan uzak durmak, onlarla manevi bağı kesmek anlamına gelir.)
3) tekfircilik;
4) cihad kisvesi altında işlenen ayrım gözetmeyen şiddet;
5) kıyametçilik.
Bu doktrinlerin her biri, etkilerini ve kökenlerini ayrıntılı olarak ele almak için ayrı bir makale yazılması gerekmektedir. Ancak şu anda sadece kısa bir açıklama sunulabilir.
IŞİD’in sahte halifeliği
IŞİD, halifeliği yeniden kurduğunu iddia etti. Peki bu tam olarak ne anlama geliyor ve hareketleri neden başarısız oluyor? Halifelik (khilāfah), dilbilimsel olarak “halefiyet” anlamına gelir; ancak tarihsel olarak İslam dünyasının siyasi liderliğini ifade etmek için kullanılmıştır. “Hilafet” teriminin, topluluk tarafından gönüllü olarak seçilenlere (örneğin, İslam topluluğunun ilk dört halifesi olan Raşidun Halifeleri döneminde olduğu gibi), kalıtsal krallığa (Emeviler ve çoğu Müslüman hanedanında olduğu gibi) ve iktidardan yoksun, sadece sembolik siyasi figürlere (örneğin, Büveyhi ve Selçuklu imparatorlukları altındaki Abbasi hükümdarları gibi) gibi durumlar da vardır. Modern ulus devletler ve uluslararası ilişkiler çağında hilafet kavramının ve İslami yönetimin nasıl tanımlanacağına gelince, anayasal demokrasi, merkezi ve ademi merkezi yönetim ile halk egemenliği gibi çeşitli anlayışları ele alan literatürde pek çok farklı öneri bulunmaktadır.70
Önemli olan nokta, militan hareketlerin tutarlı bir siyasi yönetim sistemini ortaya koymakla ilgilenmemeleridir; çünkü onlar için önemli olan, halifeliğin salt sembolik değeri ve yüzeysel imajıdır.
“Hilafet” kelimesi, dünyanın dört bir yanındaki Müslümanların, kendi değerlerine göre özyönetim kurdukları sömürge öncesi geçmişlerine geri dönme konusundaki ortak özleminden beslenmektedir. Dünyanın dört bir yanındaki Müslümanlar, İslam biliminin altın çağını, ilim geleneğini, Müslüman dünyasında öncülüğünü yapan üniversiteleri ve hastaneleri vb. sık sık tartışmaktadır. Ancak, sadece “hilafet” kelimesini telaffuz etmekle bu muazzam medeniyetin birdenbire çölden fırlayıp ortaya çıkacağını düşünmek, tam anlamıyla bir fantezidir.
Önemli olan liderin unvanı değil, asıl önemli olan yönetim biçimi ve yönetimde İslami ahlaki ilkelerin —adalet, şeffaflık ve halkın haklarının korunması— tesis edilmesidir.71 İslam alimleri, bir Müslüman ulusun belirleyici unsurunun adalet ve güvenliğin sağlanması olduğunu belirtmişlerdir.72 Hükümdar, halkın efendisi değil, halkın vekili (wakīl) ve hizmetkarı (khādim) olmalıdır.73 Bu tür etik yönetim ilkeleri yeniden hayata geçirilmeden Müslüman topraklarının durumu düzelmeyecektir.
Walā’ wal-barā’ adına insanlıktan çıkarma
Walā’ wal-barā’ (kelime anlamıyla sadakat ve uzaklaşma) terimi, inananların kendi topluluklarıyla dayanışmayı sürdürmeleri ve aynı inanç ve değer sistemini benimsemeyen diğer gruplardan kendilerini ayıran özellikleri tanımaları gerektiğine dair İslami öğretiyi ifade eder. Bu kavram, erdemli ve Allah’ın sevdiği her şeye ve erdemli insanlara yakınlık gösterirken, ahlaka aykırı ve Allah’ın hoşnut olmadığı konulardan ve bunları destekleyen taraflardan uzak durmayı amaçlar. Ancak bu kavram, militanların zihninde çarpıtıldığında ve saptırıldığında, tüm insanları iyiler ve kötüler olarak ikili bir sınıflandırmaya indirger; bu sınıflandırmada, Müslüman olmayan herkesin kötü olarak görülmesi ve düşmanca muameleye maruz kalması gerektiği iddia edilir.74
Dünyayı “biz ve onlar” çatışması olarak çerçevelemek, Müslümanların haklarını en yüksek sesle savunanların çoğunun aslında gayrimüslimler olduğunu görmezden gelmektir. Bu kavramın kötüye kullanılması, dışarıdakileri insanlıktan çıkarmaya ve onların refahına hiçbir ilgi gösterilmemesine yol açar. Bu tür yanlış yönlendirilmiş söylemlere göre, gayrimüslimlerle olumlu ilişkiler sürdüren herhangi bir Müslüman, hain olarak görülür ve dolayısıyla o da kötüler arasında sayılır.
Bu, Hz. Muhammed’in ﷺ uygulamaları ve öğretileriyle tamamen zıttır. Peygamberimiz ﷺ, önceki örneklerde de görüldüğü gibi, Necran’daki Hıristiyan diplomatlar ve Medine’deki Yahudi aileler gibi her inanç topluluğundan ve geçmişten gelen insanları kucakladı ve Ḥilf el-Füdul (Mekke’deki çeşitli kabilelerin ezilen herkesi korumak için yaptıkları anlaşma) olarak bilinen yemin törenine katılmasıyla da görüldüğü gibi, hem Müslümanların hem de gayrimüslimlerin haklarını korumaya çalıştı. Hz. Peygamber ﷺ, Kureyş’in boykotuna karşı Müslümanların yanında duran Muṭ’im ibn Adī gibi gayrimüslimlere saygı ve takdir gösterdi. Ayrıca Peygamber ﷺ, Fudayk adlı sahabesine söylediği meşhur sözde de belirtildiği gibi, takipçilerine Müslüman olmayan kabile üyeleriyle birlikte mutlu bir şekilde yaşayabileceklerini öğretti.75
Kur’an-ı Kerim (9:60), İslam’ın amaçlarından birinin, özellikle de zekâtın, başkalarının kalplerini Müslüman topluluğa sevdirmek olduğunu açıkça belirtir; bu da düşmanlık yoluyla asla gerçekleşemez. İlk nesil Müslümanlar bu ilkeleri çok iyi anlamışlardı; Ömer ibn el-Hattab (ra) Müslüman imparatorluğunun hükümdarı iken, Mısır’dan bir Hıristiyan köylü onun huzuruna çıkıp bir Müslüman yönetici hakkında şikâyette bulundu. Ömer, yöneticinin köylüye kötü muamele ettiğini tespit edince, köylünün intikam almasına hükmetti.76
Militanların varoluşsal çatışma ideolojisini savunmak için alıntı yaptıkları pasajlar, genellikle Müslümanların Mekke’deki Kureyş kabilesiyle olan durumuna atıfta bulunan ayetlerden yanlış alıntılar olma eğilimindedir. Örneğin, Kur’an’ın 60:1 ayeti şu sözlerle başlar: “Benim düşmanlarımı ve sizin düşmanlarınızı dost edinmeyin” ancak aynı ayette bunun, “sadece Allah’a Rab olarak inandıkları için Peygamberi ve takipçilerini sürgün eden” Kureyş kabilesine atıfta bulunduğu açıklanmaktadır (Kur’an-ı Kerim 60:1).
Ayette daha sonra, halkı kendisini reddettikten ve onu bir ateş çukuruna atmaya çalıştıklarında halkından uzaklaşan İbrahim Peygamber’in örneği verilmektedir. Açıkça görülüyor ki, bu ayetler barışçıl gayrimüslimlerle etkileşimin normatif biçimini tanımlamamaktadır ve sonraki pasajda bu husus açıkça ele alınmaktadır:
“Allah, inancınız yüzünden sizinle savaşmayan ve sizi evlerinizden kovmayanlara karşı adil ve merhametli davranmanızdan sizi alıkoymaz. Şüphesiz Allah, adil olanları sever.” (Kur’an-ı Kerim 60:8)
Devam Edecek >>>
Dipnotlar:
66. Antropolog Gabriel Marranci, şiddet içeren hareketlerin ortaya çıkışı hakkındaki akademik tartışmalarda sıklıkla karşılaşılan şu üç tezi özetlemektedir: “İslam, bir din olarak, şiddete ve köktendinciliğe daha yatkındır (Bruce 2000); fundamentalistler, kendi ideolojik amaçları için İslam’ı manipüle eden siyasi hedefleri olan Müslümanlardır (Esposito 2002, Hafez 2003, Milton-Edwards 2005); ve son olarak, İslamcı fundamentalizmin tarihsel bir süreç olarak temsil edilmesi, karizmatik İslam ideologları (Mawdudi, Al-Banna ve Qutb gibi) tarafından başlatılmıştır.” Gabriel Marranci, Understanding Muslim Identity—Rethinking Fundamentalism (Londra: Palgrave Macmillan, 2008), 21
67. Marranci, 58.
68. Milton-Edwards, “1945’ten Beri İslamcı Fundamentalizm” (Abingdon: Routledge, 2005) adlı kitabında, bu gerilimin modern hareketlerin çoğunu nasıl şekillendirdiğine dair bir bakış açısı sunmaktadır.
69. Christopher M. Blanchard, “El Kaide: Açıklamalar ve Gelişen İdeoloji,” Kongre için CRS Raporu RL32759 (Washington, DC: Kongre Araştırma Servisi, 9 Temmuz 2007), 3, www.fas.org/sgp/crs/terror/RL32759.pdf.
70. Bu tür eserlerin bir incelemesi ve kaynakçası için bkz. Andrew F. March, Siyasal İslam: Teori (2015). Hilafet kavramının güncel bir açıklaması için bkz. Ovamir Anjum, “Kim Hilafeti İstiyor?”, Yaqeen, 31 Ekim 2019, https://yaqeeninstitute.org/ovamiranjum/who-wants-the-caliphate/.
71. İbn el-Kayyim (ö. 751 H.) şöyle yazmaktadır: “Dini hukukun amacı, insanlar arasında adaleti sağlamaktır; dolayısıyla adalet ve hakkaniyetin korunmasına yol açan her yöntem, dinin öğretilerinin bir parçası olarak kabul edilir ve onunla çelişmez.” Muhammed Ammarah’ın Ma’rikah al-mustalahat bayna al-gharb wal-Islam (Kahire: Nahdah Misr, 2004), 179 adlı eserinde alıntılanan daha geniş bir alıntı seçkisinden kısaltılmıştır.
72. İmam Ebu Hanife (ö. 150 H.): “Belirli bir toprağı ‘İslam toprağı’ ya da ‘küfür toprağı’ olarak adlandırmanın amacı (maqsūd), İslam ya da küfürle ilgili değildir. Bu, güvenlik ile korku arasındaki bir meseledir.” İmam, ilk durumun, antlaşma (dhimmi) kapsamında Müslümanlara ve gayrimüslimlere emniyet ve güvenlik sağlayan bir toprak olduğunu, ikinci durumun ise Müslümanları korku içinde bıraktığını açıklamaktadır. Bkz. El-Kasani, Badâ’î el-Sanâ’î (Beyrut: DKI 2003), 9:573.
73. Kısa bir genel bakış için bkz. bu konuyla ilgili tartışma: Ahmad al-Raysuni, Fiqh al-thawrah (Kahire: Dar al-Kalimah, 2013), 22–27.
74. Bu olumsuz indirgemeci tutumun hatasını ayrıntılı olarak ortaya koyan bir bakış açısı için bkz. Abdullah al-Ṭarīqī, al-Ta’āmul ma’a ghayr al-Muslimīn: usūl mu’āmalatihim wa isti’mālihim: Dirāsah fiqhīyyah (Riyad: Dar al-Fadilah, 2007), 90–95, 143.
75. Sahih İbn Hibban, no. 4969.
76. İbn Abd el-Hakam, Futuh Mısır, cilt 1 (Kahire: Maktabah el-Thaqafah el-Deeniyah, 2010), 195.

