1. HABERLER

  2. İSLAM DÜNYASI

  3. İRAN

  4. İran, Körfez ülkelerindeki ABD üslerini vurarak uluslararası hukuku ihlal ediyor mu?
İran, Körfez ülkelerindeki ABD üslerini vurarak uluslararası hukuku ihlal ediyor mu?

İran, Körfez ülkelerindeki ABD üslerini vurarak uluslararası hukuku ihlal ediyor mu?

​​​​​​​Bu hukuki görüş, İran'ın Körfez ülkelerindeki ABD üslerine yönelik saldırılarının uluslararası hukuku ihlal edip etmediğini veya meşru müdafaa teşkil edip etmediğini incelemektedir.

05 Mart 2026 Perşembe 23:43A+A-

Savaşın ortasında bir hukuki soru

Amerika Birleşik Devletleri, İsrail ve İran arasındaki bölgesel çatışma hızla tırmanırken, genişleyen savaş alanı ile ilgili yeni hukuki sorular ortaya çıkmıştır. Şubat ayı sonlarında ABD ve İsrail'in İran topraklarına düzenlediği saldırıların ardından Tahran, Körfez bölgesindeki Amerikan askeri tesislerini hedef alan misilleme operasyonları başlattı.

Palestine Chronicle, diplomatik çevrelerde tartışılan merkezi bir soruyu incelemek için çeşitli hukuk kaynakları ve uluslararası hukuk uzmanlarına danıştı:

İran'ın Körfez ülkelerinde bulunan ABD üslerine yönelik saldırıları uluslararası hukuka göre yasal mı, yoksa bu ülkelerin egemenliğini ihlal mi ediyor?

Hukukçular, bu sorunun cevabının siyasi retorikte göründüğü kadar basit olmadığını belirtiyor. Bu sorunun cevabı, BM Şartı, uluslararası teamül hukuku ve topraklarının askeri operasyonlar için kullanılmasına izin veren devletlerin yasal sorumluluklarının incelenmesini gerektiriyor.

Ancak, hukuki argümanları ele almadan önce, devam eden savaşın daha geniş bağlamını anlamak önemlidir.

Bölgede neler oluyor?

28 Şubat 2026'da, İran ile ABD-İsrail ittifakı arasındaki gerilimler, İran'ın altyapısını, askeri tesislerini ve sivil hedeflerini hedef alan koordineli saldırıların ardından doğrudan askeri çatışmaya dönüştü. Buna karşılık Tahran, büyük çaplı bir karşı saldırı başlattı.

İran'ın operasyonları, saldırılara doğrudan katılan İsrail veya ABD güçleriyle sınırlı kalmadı. Bunun yerine, Körfez İşbirliği Konseyi (GCC) ülkelerinde bulunan birkaç Amerikan askeri üssünün İran'ın füze ve insansız hava aracı saldırılarına maruz kaldığı bildirildi. Bu tesisler arasında lojistik, gözetleme ve uçak operasyonları için kullanılan tesisler de bulunuyor.

Savaş alanının doğrudan savaşan tarafların ötesine genişlemesi, önemli bir hukuki tartışmayı tetiklemiştir: ABD güçleri diğer ülkelerdeki üslerden İran'a saldırı düzenlerse, uluslararası hukuk İran'ın bu üslere karşılık olarak saldırmasına izin verir mi?

Yabancı bir askeri gücü barındırmak “saldırı eylemi” teşkil eder mi?

Batı söyleminde sıklıkla “kurallara dayalı uluslararası düzen” olarak adlandırılan kavramda, ev sahibi devletler genellikle müttefiklerine sadece lojistik destek sağlayan tarafsız aktörler olarak tasvir edilmektedir.

Ancak, uluslararası hukukta saldırganlık daha açık bir şekilde tanımlanmaktadır.

BM Genel Kurulu'nun 3314 (1974) sayılı kararı, saldırganlık eylemlerini çeşitli şekillerde tanımlamaktadır. Madde 3(f), saldırganlığın şunları içerdiğini belirtmektedir:

“Bir devletin, başka bir devletin emrine verdiği kendi topraklarının, bu başka devlet tarafından üçüncü bir devlete karşı saldırı eylemi gerçekleştirmek için kullanılmasına izin vermesi.”

Hukuki açıdan bakıldığında, bu hüküm önemli sonuçlar doğurmaktadır. Bir Körfez devleti, topraklarının İran'a saldırı için bir fırlatma platformu olarak kullanılmasına izin verirse, bu sadece yabancı güçleri barındırmakla kalmaz. Saldırı eylemini mümkün kıldığı için hukuki olarak sorumlu tutulabilir.

Böyle bir durumda, ev sahibi devlet normalde tarafsızlıkla ilişkili olan hukuki korumaları kaybetme riskiyle karşı karşıya kalır. Bunun yerine, dolaylı da olsa, çatışmaya katılan bir taraf olarak görülebilir.

İran'ın tepkisi 51. madde ile korunuyor mu?

BM Şartı'nın 51. maddesi, bir devletin silahlı saldırıya maruz kaldığı durumlarda “bireysel veya toplu meşru müdafaa hakkı” olarak tanımladığı hakkı tanır.

Hukukçular bu hükmü genellikle “ateş kaynağı” ilkesi olarak adlandırılan ilkeye göre yorumlarlar.

İran'a saldıran bir füze, insansız hava aracı veya uçak belirli bir askeri üsten kalkmışsa, o üs tehdidin operasyonel kaynağı haline gelir. Bu mantığa göre, uluslararası hukuk, saldırıya uğrayan bir devletin, bu sınırlar devam eden askeri operasyonları korumak için kullanılıyorsa, üçüncü bir ülkenin sınırlarına saygı göstermesini gerektirmez.

Bu gibi durumlarda, temel hukuki soru, ev sahibi ülkenin kendi topraklarının saldırılar için kullanılmasını önlemek konusunda “isteksiz mi yoksa aciz mi” olduğudur.

Bir devlet, topraklarının başka bir ülkeye yönelik saldırılar için fırlatma noktası olarak kullanılmasını izin verirse ve bu operasyonları durdurmazsa, hedef alınan devlet, tehdidi kaynağında etkisiz hale getirme konusunda yasal hakkı olduğunu savunabilir.

Meşru müdafaa'nın zorunlu sınırları nelerdir?

İran meşru müdafaa hakkını kullanabilse bile, uluslararası hukuk bu hakkın nasıl kullanılabileceğine ilişkin katı koşullar getirir.

İki ilke özellikle önemlidir: gereklilik ve orantılılık.

Gerekli Olma Kuralı, meşru müdafaa amacıyla güç kullanımının, devam eden bir saldırıyı durdurmak veya önlemek için gerekli olması gerektiğini şart koşar. Askeri harekâtın amacı, devam eden bir tehdidi durdurmaktan ziyade misilleme veya ceza vermekse, yasal gerekçe zayıflar.

Orantılılık Kuralı, müdahalenin ölçeğini ve kapsamını sınırlar. Askeri harekât, tehdidi etkisiz hale getirmek için makul olarak gerekli olanla sınırlı olmalıdır.

Pratik olarak bu, belirli hedeflerin yasal meşru müdafaa sınırları içinde kalabileceği anlamına gelir. Örneğin:

İran'a yönelik saldırılara doğrudan katılan hangarlar, radar tesisleri veya personele yönelik bir saldırı, orantılılık şartını potansiyel olarak karşılayabilir.

Ancak, İran güçleri petrol tesisleri, elektrik şebekeleri veya ev sahibi devlete ait ilgisiz askeri varlıklar gibi sivil altyapıyı hedef alırsa, yasal argüman önemli ölçüde zayıflar.

Bu gibi durumlarda, misilleme yasal meşru müdafaa sınırlarını aştığı şeklinde yorumlanabilir.

“Müşterek Savaşan” statüsü yasal çerçeveyi değiştirir mi?

Uluslararası hukuk uzmanları tarafından gündeme getirilen bir diğer kavram ise müşterek savaşan statüsüdür.

Bir devlet, kendi topraklarının başka bir ülkeye karşı saldırı amaçlı askeri operasyonlar için kullanılmasına bilerek izin verdiğinde, fiilen çatışmaya girmiş sayılabilir. Bu gibi durumlarda, savaşta tarafsızlığı düzenleyen Lahey Sözleşmeleri ile oluşturulan yasal çerçeveye göre artık tarafsız bir taraf olarak nitelendirilemez.

Askeri operasyonlar için üsler, hava sahası veya lojistik altyapı sağlayan ev sahibi devlet, topraklarını ve kaynaklarını çatışmanın bir tarafının emrine sunduğu şeklinde değerlendirilebilir.

Bu eşik aşıldığında, savaş alanı yasal olarak o devletin topraklarına da yayılabilir.

Bu yorum, Körfez devletlerinin yabancı askeri konuşlandırmalar için yalnızca pasif ev sahipleri olduğu yönündeki anlatıyı önemli ölçüde karmaşıklaştırmaktadır.

Sorumluluk krizi mi?

İran, Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail arasında genişleyen savaş, egemenlik, tarafsızlık ve meşru müdafaa sınırları hakkında karmaşık hukuki sorular ortaya çıkarmaktadır.

İran, meşru müdafaa hakkını korumak için hala gereklilik ve orantılılık sınırları içinde hareket etmek zorundadır, ancak genişleyen savaş alanının sorumluluğu yalnızca Tahran'a ait değildir.

Uluslararası hukuk, devletlerin kendi topraklarını askeri operasyonlar için platform olarak sunarken, aynı zamanda tarafsız aktörlere tanınan korumaları talep edemeyeceğini belirtir.

Yabancı askeri güçlerin sınırları içindeki üslerden saldırı düzenlemelerine izin verilirse, bu üsler meşru müdafaa mantığına göre meşru hedefler haline gelebilir.

Bu anlamda, Körfez'de yaşanan hukuki kriz, egemenlik ve savaşı düzenleyen normların daha geniş çaplı bir çöküşünü yansıtmaktadır.

Uluslararası hukukun katı kuralları altında, bir devlet barışın ayrıcalıklarını beklerken savaş araçları sağlayamaz.

Kaynak: PC

HABERE YORUM KAT

1 Yorum