Yaz mevsiminin gelmesiyle birlikte artan düğün ve nikah merasimlerinde İslami hassasiyet sahibi insanlar olarak karşılaştığımız birtakım zorluklara, sıkıntılara değindiği yazısında Rıdvan Kaya İslami ölçüleri gözetmenin, hududullaha riayet hususunda ısrarlı ve net olmanın önemini, gerekliliğini vurguluyor. Söz konusu yazıyı Haksöz dergisinin Mayıs-Haziran 2026 birleşik sayısından iktibas ediyoruz.
Genel anlamda içinde bulunduğumuz toplum ve soluduğumuz atmosfer ne yazık ki bizlere hududullahın merkeze alınıp hayatın bu doğrultuda şekillendiği bir ortam sunmuyor. Bilakis haramların sıradan addedildiği, utanma duygusunun silikleştiği, bir fazlalık, gereksiz bir yük gibi algılandığı bir anlayış revaçta. Yüz yüze olduğumuz mefsedet sadece laik devlet yapısının kurumsal düzeyde beslediği ifsat unsurlarıyla da sınırlı değil. Toplumsal yapının bütününde çeşitli biçimlerde tezahür eden bir ifsad olgusu ile karşı karşıyayız.
Maalesef bilinçli, birikimli olduğu düşünülen çevreleri dahi bir biçimde etkileyen, hassasiyetleri aşındırıp çeşitli zaafların ortaya çıkmasına sebep olan bu olgu alışma, kanıksama, normalleştirme hastalığıyla birlikte büyüyüp azmanlaşıyor. Pek çok ortamda pek çok çirkinlikle, uygunsuzlukla, çelişkiyle yüz yüze geliyoruz. Her gün değişik vesilelerle kıyılarımıza kadar vuran ifsat dalgalarının izlerini, hasarlarını konuşmak durumunda kalıyoruz.
Burada zaman zaman karşılaştığımız ve her ne kadar özgür irademizle dâhil olmamıza rağmen sonuçta gerilmekten, iç çelişkilere sürüklenmekten kendimizi alamadığımız ortamlardan birine değineceğiz. İslami kimliğimizle, hassasiyetlerimizle bağdaşmayan manzaralarla sıkça karşılaşmaya başladığımız düğün-nikâh merasimleri vesilesiyle yaşadığımız sıkıntılara dikkat çekmeye çalışacağız.
Sevinci Paylaşmak mı, Günaha Ortaklık mı?
Yaz mevsiminin gelmesiyle düğün-nikâh merasimleri çoğalıyor. Tanıdıklarımızın, eş-dost ve akrabalarımızın evlilik organizasyonları sıklaşıyor, bizler de doğal olarak bu tür davetlere icabet etmeyi bir sorumluluk olarak görüyoruz. Şüphesiz akrabalık ilişkisi Rabbimizin koparılmasını yasakladığı, korunmasını emrettiği bir ilişkidir. Aynı şekilde hayırlı işlerinde sevdiklerimizle beraber olmak, yardımlaşmak, güzel şahitlik, sevinci paylaşmak Müminlerin görevidir.
Ne var ki kimi zaman tanıdığımız, sevdiğimiz, hukukumuz olan insanların sevinçlerini, mutluluklarını paylaşmak niyetiyle, arzusuyla icabet ettiğimiz bu toplantılar, davetler içimizde derinleşen sıkıntılara, ifade edemediğimiz, izah edemediğimiz hayal kırıklıklarına sebep olabiliyor. Bir taraftan ağzımızla, sözümüzle “hayırlı olsun” dualarını, temennilerini dillendirirken, gönlümüzde burukluklar hissedebiliyoruz. Kimliğimizle, inancımızla, kişiliğimizle bağdaşmayan ortamlarda bulunmanın çelişkisini yaşamak durumunda kalabiliyoruz.
Bir yakınımızın, komşumuzun, sevdiğimiz bir insanın davetine icabet etmek için katıldığımız bir nikâh ya da düğün töreninde rahatsızlık veren, vermesi gereken bir dizi olumsuzlukla karşılaşabiliyoruz. Son dönemlerde bu tür ortamlarla geçmişe nazaran daha sık karşılaşıldığını da bir vakıa olarak ayrıca belirtmekte fayda var.
Aşılan Sınırlar ve Aşındırılan Hassasiyetler
Sorun düğün-nikâh merasimlerinden ibaret değil elbette. Bu hal dünyevileşme hastalığının artışına bağlı olarak ibahacı tutumun, umursamazlığın, had ve sınır tanımazlığın yaygınlaşmasının neticelerinden biri sadece. Hayatın pek çok alanına yansıdığı şekliyle hududullahın giderek daha yaygın ve kolay biçimde aşınması, aşılması şeklinde tanımlanabilecek bu durum bazı düğün-nikâh merasimlerinde de değişik biçimlerde tezahür ediyor.
Bu tür olumsuz yansımalar hanımların ve erkeklerin oturma düzeninden çalınan müziğe, örfümüze yabancı birtakım ritüellerin sanki olmazsa olmaz kurallarmış gibi dayatılmasından gelinin tesettürsüz oluşuna kadar uzanabiliyor. Mahremiyet hassasiyetinin gözetilmediği ve hanımlarla erkeklerin iç içe oturtulduğu salonlarda kötü giyimli kimi kadınların, genç kızların varlığı ortamda çok dikkat çekici olabiliyor.
Bazen düğünler sunuculuk yapan kişinin aşırı inisiyatifine kurban edilebiliyor. Abartılı, gereksiz, kimi zaman rahatsız edici birtakım sözler, değerlendirmeler sadır olabiliyor. Kuran-ı Kerim okunarak başladığı halde kadın-erkek halay çekilen, birlikte oyun oynanan düğünlere dahi şahit olunabiliyor. Hayırlı bir işin daha ilk adımda bu kadar hayırsızlıkla başlamasının giderek kanıksanıyor oluşu ise asıl problemi teşkil ediyor.
Dini Merasimin Sekülerleşmesi
Düğün salonlarında tertiplenen ve düğün sahiplerinin ve katılımcıların gerekli hassasiyeti göstermediği törenlerde karşımıza çıkabilen bu tür aykırılıklar belediyelere ait evlendirme dairelerinde tertiplenen nikâh törenlerinde de farklı biçimlerde tezahür ediyor.
Öyle ki kısmen salonun hangi belediyeye ait olduğuna da bağlı olarak, kimi evlendirme dairelerinde düzenlenen nikâh merasimleri tam bir seküler törene dönüşebiliyor. Allah Teala’nın adının hiçbir biçimde anılmadığı, emir ve nehiylerinin fütursuzca çiğnendiği, sahte sevinç ve mutluluk görüntülerinin havalarda uçuşmasına rağmen asla huzur hissine rastlanmayan, cıvık ve yılışık görüntülerin bolca sergilendiği ortamlar oluşturuluyor.
Oysa evlilik ve aile kurmanın göstergesi olan nikâh akdi hemen her toplumda, her kültürde asli manada dini içerik taşıyan, manevi yönü bulunan bir eylemdir. İslam örfünde de Allah’ın adıyla başlayan ve duayla tamamlanan bir formla icra edilir. Şahitler huzurunda hayırlı olması temennisiyle ilan edilir. Ne var ki laik anlayış ve hayat tarzının öne çıktığı ulus devlet düzeninde bu form da neredeyse tümüyle seküler bir görünüme büründürülmüştür.
Davetlilerin kadın-erkek karışık biçimde oturdukları nikâh salonunda belediye başkanından yetkiyi aldığını söyleyen bir nikâh memurunun icra ettiği bir törenle evlilik akdi imza edilirken, çalınan müzikten tebrik sadedinde sarfedilen sözlere, giyilen kıyafetlerden fotoğraf çekimine kadar her adımda modern hayat tarzının etkisi kendisini belirgin biçimde hissettirir, dayatır. Kimi nikâh salonlarında nikâh akdinin icra edildiği masanın tepesinde asılı bulunan Mustafa Kemal resmi ya da büstü ise icra edilen seremoninin batıl ve müfsit karakterini çok daha baskın biçimde haykırır.
Bu noktada İslami hassasiyetlerine rağmen kimi ailelerin düğün külfetinden kaçınmak kaygısıyla, kimilerinin ise bir anormallik görmedikleri için belediyelere ait salonlarda nikâh akdini yapmayı tercih etmeleri tartışılması gereken bir tutumdur. Şüphesiz 90’lı yıllarda RP’li belediyelerle başlayan bir tutumun neticesi olarak pek çok belediyenin evlendirme dairelerinde birtakım hassasiyetlerin gözetildiği, rahatsız edici kimi yaklaşımlardan kaçınıldığı doğrudur. Ne var ki bu durum formun kendisinin sorunlu olduğu gerçeğini değiştirmemektedir.
Bu form, bütüncül manada gayet baskın biçimde laik bir mahiyet taşımakta ve bunu görüntü olarak da ortama birebir yansıtmaktadır. Müzik eşliğinde eşlerin salona girmesi, belediye başkanından aldığı yetkiyle bir belediye memurunun bu akdi ilan ettiğini duyurması, alkışlar ve tekrar müzik eşliğinde salondan çıkılması vb. görüntülerin rahatlıkla benimsenebilecek, içselleştirilebilecek görüntüler olmadığı malumdur. Tüm bu törenin merkezinde yer alan gelin hanımın, kıyafeti tesettür şartlarına uysa dahi, kadın-erkek tüm bakışların kendisine çevrildiği bir konumda bulunması ise ayrıca üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur.
Oysa alternatif mevcuttur. Belediyelerin nikâh daireleri yerine çok da gösterişli, şatafatlı olmayan salonlarda düğünlerin icra edilmesi mümkündür. Ayrıca da uzun bir süredir müftülüklere tanınan yetkiyle resmi nikâh akitlerinin müftülüklere ait salonlarda icra edilmesi seçeneği de mevcuttur. Bu tarz tercihler yerine alışılagelene yönelmek ise kolayına kaçmak anlamına gelir. Ne var ki kolay olan her zaman doğru ve yakışan olmamaktadır.
Susarak, Sessiz Kalarak Yanlışı Çoğaltmak
Peki, kimi zaman nikâh dairelerinde, kimi zaman düğün salonlarında karşılaştığımız bu tarz olumsuz, hayırsız manzaralara ilişkin tavrımız ne olmalıdır?
Bu tür durumlarla karşılaşıldığında itiraz etmek, karşı çıkmak pek de tercih edilen bir tavır olmuyor. Genelde şöyle akıl yürütüyor: “Şimdi durduk yerde milletin ağız tadını bozmayalım”; “ayıp olur”; “muhatabımız, eşimiz, dostumuz kabalık yaptığımızı düşünmesin”; “mutluluk hissetmeleri gereken bir günde sevinçlerine limon sıkmayalım”; “zaten bir günlük, bir saatlik bir şey, katlanalım gitsin, maraza çıkartmayalım” vs.
Muhatabımızı gücendirmemek, zor durumda bırakmamak adına sessiz kalmanın, itiraz etmemenin uygun davranış tarzı olacağı varsayılıyor. Oysa bu tutum yanlışı besliyor, çoğaltıyor, tek kerelik olduğu düşünülen, geçici olduğu zannedilen olumsuzluğu, günahı, yanlışı sistematik hale getiriyor.
Bizimse kötülüğe, çirkinliğe, harama tavır alma sorumluluğumuz var. Birileri kızabilir, gücenebilir diye hakkı örtemeyiz, yanlışı görmezden gelemeyiz Hüsrana uğrayanlardan olmamak için her durumda hakkı ve sabrı tavsiye etmek durumundayız. İfsada ortak olmak ya da görmezden gelmek değil, ıslah etmekle mükellefiz. Kulluk bilinci insanların arzularını, hatırını değil, Rabbu’l-Alemin’in hakkını, hatırını önde tutmayı gerektirir.
Bu tür riskli, kaygan durumlarda Aişe (r) validemizin rivayet ettiği Resulullah’ın (s) şu uyarısı yol gösterici olmalıdır: “Kim insanların gücenmesini göze alarak Allah’ın rızasını gözetirse, insanlardan gelen sıkıntılara karşı Allah ona yeter. Kim de Allah’ın gücenmesini göze alarak insanların rızasını gözetirse, Allah onu insanlar(ın insafın)a bırakır.” (Tırmizi, Zühd) Allah Teala bizi insanların insafına bırakmasın!
Zaaflarımıza Davul Zurnayla Ortak Aramak Zorunda mıyız?
Kimi durumlarda içleri yansa da ailelerin çocuklarına söz geçiremediğine ve yanlış olduğunu bilmekle birlikte onların ısrarlı talepleri, dayatmaları karşısında çaresiz kaldıklarına şahit oluyoruz. Allah Teala hassasiyetlerimizi her daim korumayı nasibi müyesser eylesin. Rahman ve Rahim olan Rabbimiz hiçbirimizi çocuklarımızla bu şekilde imtihan etmesin!
Şüphesiz bazı aileler durumun daha da kötüleşmesi korkusu ve evlatlarını tümden kaybetme kaygısıyla bu tarz durumlarda istemedikleri pozisyonlara sürüklenebiliyor, yakışmayacağını bildikleri halde kendilerini bazı şeyleri yapmak zorunda hissedebiliyorlar.
Bu tür durumlarla karşılaşan Müslümanlar elbette sabretmeli, bir taraftan ıslah çabalarını sürdürmeli ama bu süreçte şu veya bu şekilde hoş olmayan bir manzaraya mecbur kalmaları durumunda da başka Müslümanları zor durumda bırakmaktan kaçınmalıdırlar. Örneğin kızımızın ya da gelinimizin tesettürle sorunu varsa ve biz bu badireyi aşamamışsak bu durumu gözeterek aile içinde bir düğünle yetinebilir, en azından dostlarımızı, kardeşlerimizi davetten içtinap ederek bu rahatsızlığı başkalarına da yaşatmaktan geri durabiliriz.
Müslüman kendine de başkasına da zulmetmemelidir! İnsanları zor duruma düşürmek, sıkıntı duyacakları ve kendilerini rahat hissetmeyecekleri ortamlara mecbur etmek yakışıksız bir tutumdur, ayrıca da vebaldir.
Dalga Dalga Yayılan Rahatsızlık
Bu tür durumlarda genellikle rahatsızlık duygusu zihnimizde önce ortama yönelik olarak beliriyor. Ardından bizi bu ortama davet eden, ev sahibi konumundaki dostlarımıza, yakınlarımıza karşı içimizde bir burukluk şeklini alıyor. Nihayet yaşamak zorunda olmadığımız bu çelişkiye kendi inisiyatifimizle dâhil olmaktan ötürü kendimize kızgınlığa dönüşüyor.
Oysa bidayette sonuç belliyse buna göre tedbir almak gerekir. Kendi rengini veremeyeceği, hâkim olamayacağı, kuralları belirleyemeyeceği ortamlara dostlarını, kardeşlerini davet etmek iyilik değil, bilakis zulümdür. Bu tür durumlarda düğün sahipleri rahatsızlık verecek ortamlara sevdiklerini, dostlarını davet ederek haksızlık yapmamalı, zulmetmemeli; toplumda davetçi kimliğiyle öne çıkan, bir misyon üstlenmiş insanlar da sırf birilerini kırmamak, yanlış anlaşılmamak adına İslami hassasiyetlerin gözetilmediği ortamların bir parçası olmamalıdırlar.
Çoğu zaman işin başında yanlışa tavır almak o an için zorluk teşkil etse de sonuçta insanı rahatlatır, huzurlu kılar. Kendimizle çelişmektense, tutarsız bir konuma düşüp sıkıntı hissetmektense ‘hayır’ demek, velev ki muhatabımız kırma, gücendirme riskine rağmen çoğu zaman daha hayırlı bir tutum olacaktır. İnancımıza, değerlerimize saygı gösterilmeyen ortamların bir parçası olmak zorunda değiliz, bilakis o tür ortamlara tavır almakla, uyarmakla, en azından terk etmekle mükellefiz.
Varsın birileri bunun kaba ya da kırıcı bir tutum olduğu kanaatine sahip olsun! Onlar bilmese de, anlamasa da biz yanlışa düşen dostlarımızın da iyiliğini, hayrını, selametini düşünmek zorundayız. Bu noktada hiç kuşkusuz hayırlı olan davranış şekli uyumluluk değil, muteriz olmaktır, uyarmaktır. Kıyamet gününde, o dehşetli hesap anında dostlarımızın, yakınlarımızın “bizi neden uyarmadınız” diye yakamıza yapışmalarındansa, bu dünya hayatında kendilerini uyardığımız, yanlışlarına tavır aldığımız için bize kızmaları, icabında küsmeleri herhalde tercih etmemiz gereken bir bedeldir.
Rabbimiz Müminleri marufu emretmekle, münkerden de nehyetmekle vazifeli kılmıştır. Maide Suresinin 79. Ayetinde umursamazlığın, vurdumduymazlığın, bile bile kötülükler karşısında sessiz, tavırsız kalmanın bir suç olduğunu beyan etmiştir: “Onlar, işledikleri kötülükten, birbirini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Andolsun yaptıkları ne kötüdür.”
Kimi Razı Etmeyi Önceliyoruz?
Açıktır ki konunun, sıkıntının temelinde rıza meselesi mevcuttur. Kimin rızasını öncelediğimiz, kimi razı etmeye yöneldiğimiz sorusu net, anlaşılabilir, çelişki ve tereddütlerden uzak biçimde cevaplanmadığında tutarsızlık kaçınılmazdır. Tutarsızlık ise Müminleri zorlar, sıkar, iç burukluğuna yöneltir. İnancımızla, değerlerimizle pratiğimiz arasında her türlü ayrışma, farklılık bizi inancımıza, kendimize, Rabbimize yabancılaştırma tehlikesi içerir.
Yabancılaşma tehlikesine, tehdidine karşı kendimiz olmak, kendimiz kalmak zorundayız. Bu bazen sert esen, bazen de yumuşak gibi algılanan ama süreklilik arzettiğinden ötürü giderek daha bir kuşatıcı, sarıp sarmalayıcı hale gelen rüzgârlara karşı teyakkuzda olmayı gerektirir. Her halükarda zihnimizi ve kalbimizi alışkanlıklar, beklentiler, nereden estiği belli olmayan rüzgârlar değil, Allah Teala’nın emir ve nehiyleri şekillendirmelidir.
Resulullah’ın (s) şu buyruğu sıkıldığımız, sıkıştığımız, gerildiğimiz her ortamda bize rehberlik etmelidir. “…Fetvayı kalbine sor! İyilik, vicdanın tasvip edip kalbin mutmain olduğu şeydir. Günah ise vicdanda sıkıntı ve tereddüt hasıl eden şeydir. Her ne kadar insanlar sana fetva verseler ve tasvip etseler bile bu böyledir.”
Ahmed İbni Hanbel’in Vabisa ibn Mabed’den rivayetle naklettiği bu hadis insanların şer’i bir temele dayanmayan gerekçelendirmelerinin, heva ve heves mahsulü mazeretlerinin bizi hayırlı bir yere taşıyamayacağını, gereksiz yüklerle ahiret yolculuğunda işimizi zorlaştırmamız gerektiğini çok açık bir şekilde hatırlatmaktadır.
“Herkes böyle yapıyor”; “Ne var bunda, abartmayalım, bazı şeyleri de görmezden gelelim”; “Bunu değiştirmek bize mi kaldı?”; “Hem biz karşı çıksak ne değişecek?” vb. savunuları ya da avunmaları dışlamalı, hayatımızın her anında, her türlü ilişkide, her ortamda “emrolunduğunuz gibi dosdoğru olun” emri ilahisi hattı hareketimizi belirlemelidir. Bunu yaptığımızda, bu tutarlılığı gösterdiğimizde çelişkilerden uzak ve kendimizle barışık bir hayat yaşarız. Belki kötülükleri ortadan kaldırmaya, izale etmeye gücümüz yetmeyebilir ama en azından o kötülüklerin bizi kuşatmasına, yutmasına karşı tedbir almış oluruz.
Kaynak: Haksöz Dergisi Mayıs-Haziran 2026 (422-423)


Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.