1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. Grönland üzerindeki asırlık Amerikan arzusu
Grönland üzerindeki asırlık Amerikan arzusu

Grönland üzerindeki asırlık Amerikan arzusu

Ahmet Ziya Gökalp, ABD’nin Grönland üzerindeki tarihsel ve güncel stratejik ilgisini, enerji, güvenlik ve egemenlik boyutlarıyla inceliyor.

14 Ocak 2026 Çarşamba 13:38A+A-

Grönland Üzerindeki Asırlık Amerikan Arzusu

Ahmet Ziya Gökalp / Fokus+


 

Donald Trump’ın Grönland çıkışı, Amerikan stratejik aklının tarihsel sürekliliğini, modern dünyanın enerji ve güvenlik ihtiyaçlarıyla birleştiren “işlemsel jeopolitik” bir hamledir. Adanın yeşil enerji dönüşümü için kritik öneme sahip devasa nadir toprak elementi rezervleri, hipersonik füze tehditlerine karşı savunma mimarisindeki vazgeçilmez konumu ve eriyen buzullarla açılan yeni küresel ticaret rotaları, Grönland’ı kökleri Monroe Doktrini’ne uzanan Amerikan kıtasal güvenlik reflekslerinin, Trump döneminde “Önce Amerika” yaklaşımıyla yeniden yorumlanmasıyla Washington’ın odak noktası haline gelmiştir. 

Ancak bu stratejik arzu; Danimarka’nın tarihsel egemenlik hakları, uluslararası hukuk normları ve Grönland halkının kendi kaderini tayin etme iradesiyle doğrudan çatışarak, Kuzey Arktik bölgesini, Vestfalyan egemenlik ilkelerinin büyük güçlerin stratejik ihtiyaçları karşısında ne kadar dayanıklı olduğunu gösterecektir. 

Asırlık arzunun mirası: Grönland 

Amerika Birleşik Devletleri’nin Grönland’a olan ilgisi, Trump yönetimi ile başlamadı. Amerikan stratejik aklının yaklaşık bir buçuk asırdır vazgeçmediği bu arzusu, 1867 yılında Dışişleri Bakanı William H. Seward’ın Alaska’yı Rus İmparatorluğu’ndan satın almasıyla eşzamanlı olarak filizlenmiştir. Seward, Grönland ve İzlanda’nın ilhak edilmesini, Kuzey Amerika kıtasındaki İngiliz nüfuzunu kırmak ve ABD’yi bir kıta gücü olarak tahkim etmek için değerlendirmeye değer bir adım olarak görmüştü. 1868 yılında yayımlanan resmi bir raporda, adanın mineral zenginlikleri, balıkçılık potansiyeli ve stratejik konumu övülerek, buranın satın alınmasının Kanada’yı ABD’ye katılmaya zorlayacağı iddia edilmişti. Ancak Andrew Johnson yönetiminin siyasi zayıflığı ve Kongre ile olan çatışmaları, bu ilk girişimin bir niyet beyanı olarak kalmasına neden oldu. 

Grönland 

Birinci Dünya Savaşı öncesinde, 1910 yılında, ABD’nin Danimarka Büyükelçisi Maurice Francis Egan tarafından daha yaratıcı bir teklif masaya getirildi. Plan, Danimarka’nın Filipinler’deki Mindanao ve Palawan adaları karşılığında Grönland’ı ABD’ye devretmesini, ardından Danimarka’nın bu adaları Almanya ile takas ederek Schleswig bölgesini geri almasını öngörüyordu. Her ne kadar bu karmaşık takas gerçekleşmese de 1917 yılında Danimarka Batı Hint Adaları’nın (bugünkü ABD Virjin Adaları) satın alınması, ABD’nin bölgedeki kararlılığını kanıtladı. İkinci Dünya Savaşı ise Grönland’ı bir seçenek olmaktan çıkarıp mutlak bir gereklilik haline getirdi. 1940 yılında Danimarka’nın Nazi işgaline uğraması üzerine, Danimarka Büyükelçisi Henrik Kauffmann’ın kendi hükümetinden bağımsız olarak imzaladığı anlaşma, ABD’ye adanın savunması için geniş yetkiler tanıdı. Bu dönem, Grönland’ın fiilen Amerikan güvenlik şemsiyesi altına girdiği ve Thule (bugünkü Pituffik) gibi kritik üslerin temellerinin atıldığı bir dönüm noktası oldu. 

Savaşın sona ermesiyle birlikte Başkan Harry Truman, 1946 yılında Grönland için Danimarka’ya 100 milyon dolarlık altın külçesi teklif ederek adayı resmen satın alma girişiminde bulundu. Soğuk Savaş’ın başlangıcında Sovyet tehdidine karşı Grönland’ı bir uçak gemisi olarak gören Washington’ın teklifi reddedilmiş ve 1951 yılında askeri üsler üzerinden ortak savunma iş birlikleri geliştirilmiştir. Trump’ın 2019’da ve ardından 2025’te yeniden alevlenen satın alma söylemi, bu tarihsel derinliğin tezahürüydü. Trump, adayı değerli bir gayrimenkul olarak nitelerken, aslında Mahan’ın deniz gücü teorisi ve Spykman’ın kenar kuşak (Rimland) kavramlarını 21. yüzyılın materyalist gücüyle harmanlamaktadır. Bu yaklaşım, müttefiklik ilişkilerini kâr-zarar cetveli üzerinden okuyan revizyonist bir diplomasi anlayışının çıktısıdır. 

Modern dönemde bu tarihsel sürekliliğin üzerine inşa edilen temel fikir, Grönland’ın coğrafi olarak Kuzey Amerika kıtasının bir parçası olduğu gerçeğidir. ABD için ada, Monroe Doktrini’nin modern bir uzantısı olarak Batı Yarımkürenin güvenliğinin ayrılmaz bir parçasıdır. Trump’ın satın alma çıkışı, Danimarka’nın egemenliğini bir tür tarihsel hata olarak gören ve ABD’nin bu bölgeyi koruma konusundaki “doğal hakkını” savunan anlayışın dışa vurumudur. Bu anlayış, uluslararası hukukun egemenlik ve kendi kaderini tayin hakkı gibi modern normlarıyla doğrudan çatışsa da Trump’ın temsil ettiği Jacksoncı dış politika geleneğinde, Amerikan çıkarlarının her türlü normun üzerinde olduğu inancı hakimdir. 

Madenlerin jeopolitiği ve arktik güvenlik mimarisi 

Grönland’ı bugün küresel güç rekabetinde değerli kılan unsur, buzulların erimesiyle birlikte erişilebilir hale gelen ve yeşil dönüşümün anahtarı olarak kabul edilen devasa mineral rezervleridir. Özellikle nadir toprak elementleri, modern savunma sanayiinden yenilenebilir enerji teknolojilerine kadar her alanda vazgeçilmezdir. Çin’in bu elementlerin işlenmesi ve tedarik zinciri üzerindeki yaklaşık %85'lik hakimiyeti, Batı dünyası için ciddi bir stratejik zafiyet yaratmaktadır. Grönland’ın, özellikle Kvanefjeld ve Tanbreez gibi projeler üzerinden, dünyanın en büyük nadir toprak elementi rezervlerinden birine sahip olması, Trump yönetiminin Grönland hamlesinin arkasındaki rasyonel ekonomik gerekçeyi oluşturmaktadır. Kvanefjeld tek başına, Batı’nın Çin’e olan bağımlılığını kırabilecek potansiyelde görülmektedir. 

Grönland hükümetinin 2021 yılında uranyum madenciliğini yasaklaması, nadir toprak elementleriyle birlikte uranyum da içeren Kvanefjeld projesini fiilen durdurmuştu. Karar, çevresel kaygılarla birlikte projenin en büyük ortağı olan Çinli Shenghe Resources şirketinin adadaki etkisini sınırlama amacını taşımaktaydı. ABD için Grönland’ın önemi, bu madenlere sahip olmanın da ötesinde, Çin’in bölgedeki liman ve havaalanı gibi kritik altyapı projeleri üzerinden çift kullanımlı askeri varlık göstermesini engellemek de yatıyor. Washington, Grönland’ın mineral sektörünü doğrudan Amerikan yatırımları ve savunma teşvikleriyle destekleyerek, Çin’in “Yakın-Arktik Devlet” olma hedefini boşa çıkarmayı amaçlıyor. 

Stratejik açıdan Grönland, ABD için “Kuzey Amerika’nın kilidi” ve balistik füze savunmasının sinir merkezi olarak görülüyor. Pituffik Uzay Üssü, ABD Savunma Bakanlığı’nın en kuzeydeki kurulumudur ve kıtalararası balistik füzeleri tespit eden gelişmiş radar sistemlerine (BMEWS) ev sahipliği yapmaktadır. Trump’ın 2025 yılında imzaladığı “Altın Kubbe” (Golden Dome) yürütme emri, ABD anakarasını hipersonik füze tehditlerine karşı korumayı hedeflerken, Grönland’ı bu yeni savunma mimarisi içinde önemli kılmaktadır. Üssün 3.000 metrelik pisti, F-35 savaş uçaklarının operasyonlarını destekleyecek şekilde modernize edilmekte ve Rusya’nın Kola Yarımadasındaki nükleer kapasitesine karşı bir erken müdahale yeteneği oluşturmaktadır. Bu askeri zorunluluk, Washington’ın Grönland’ı müttefik bir toprak parçası olarak değil, doğrudan kontrol edilmesi gereken bir güvenlik sahası olarak görmesine yol açmaktadır. 

Grönland’ın jeopolitik değeri, madenler ve üslerle sınırlı kalmayıp, buzulların erimesiyle açılan yeni ticaret rotalarıyla da derinleşmektedir. Kuzey Denizi Rotası ve Kuzeybatı Geçidi’nin ticari olarak uygulanabilir hale gelmesi, Grönland’ı Süveyş Kanalı’na rakip olabilecek yeni bir küresel lojistik kavşağına dönüştürme potansiyeli taşımaktadır. Çin’in “Kutup İpek Yolu” vizyonu, Grönland’ı bu rotanın kritik bir durağı olarak işaretlerken, ABD’nin Grönland’ı kendi nüfuz alanında tutma isteği, bu küresel ticaret rekabetinin bir sonucudur. Trump yönetiminin Grönland’ı milli güvenlik önceliği olarak tanımlaması, adanın 21. yüzyılın potansiyel deniz ticaret yolları üzerindeki stratejik konumundan da kaynaklanmaktadır. 

Grönland’da asimetrik mücadele 

Trump’ın Grönland hamlesi, uluslararası hukukun geak kaderini tayin etme hakkı tanısa da savunma, dış politika ve anayasal düzen hala Kopenhag’ın yetkisindedir. Kopenhag, yıllık yaklaşık 3,4 ila 4,14 milyar Danimarka kronu (yaklaşık 600 milyon dolar) tutarındaki blok hibe aracılığıyla adanın ekonomik can damarını elinde tutmaktadır. Bu miktar Grönland GSYİH’sinin yaklaşık %20’sine ve kamu bütçesinin yarısından fazlasına tekabül etmektedir. Danimarka, Avrupa Birliği’nin (AB) de desteğini arkasına alarak, Grönland’ın statüsündeki herhangi bir değişikliğin demokratik süreç ve anayasal reform gerektirdiğini savunmaktadır. Ayrıca Grönland halkının %85’inin ABD’ye katılmaya karşı çıkması ve “Grönland satılık değildir” gibi sert çıkışlarıyla bilinen eski Başbakan Múte Egede’nin ve yeni göreve gelen Jens-Frederik Nielsen’in egemenlik vurgusu, Kopenhag’ın elindeki en önemli ahlaki kozdur. 

Donald Trump

Buna karşılık, ABD’nin elindeki kozlar daha işlemsel ve asimetriktir. Washington, Danimarka’nın güvenlik garantörü olma konumunu bir baskı aracı olarak kullanmakta ve Arktik savunmasındaki yetersiz yatırımları eleştirerek Danimarka üzerinde tarife baskısı kurabilmesi mümkündür. Trump yönetiminin 2025 yılında Louisiana Valisi Jeff Landry’yi Grönland Özel Temsilcisi olarak ataması, diplomasiyi doğrudan bir ilhak hazırlığı ya da ekonomik vesayet aracı olarak kullanacağının açık bir göstergesidir. ABD’nin elindeki en etkili koz ise, Grönland’ın bağımsızlık arzusunu ekonomik yardımlarla manipüle edebilme gücüdür. Grönland ekonomisi bugün hala yıllık yaklaşık 4,14 milyar Danimarka kronu tutarındaki sübvansiyona bağımlıdır. Washington, bu miktarın çok üzerinde yatırım ve doğrudan mali destek vaat ederek, Nuuk’u Kopenhag’dan koparmaya ve “serbest ortaklık” (compact of free association) gibi bir modelle kendi nüfuzuna almaya çalışmaktadır. 

Grönland hükümeti ise bu iki güç arasında “hiçbir şey bizim hakkımızda, bizsiz olamaz” (nothing about us without us) düsturuyla kendi yolunu çizmeye çalışmaktadır. Nuuk yönetimi, ABD’nin ilgisini Danimarka’dan tam bağımsızlık kazanmak için bir kaldıraç olarak kullanmak istese de yeni bir sömürgeci efendiye geçme konusunda derin endişeler taşımaktadır. Grönlandlı siyasetçiler, madenlerin işletilmesi konusunda ABD ve AB yatırımlarına kapıyı açık tutarken, bu sürecin Grönland halkının refahını artırması ve çevresel standartlara uyması gerektiğini vurgulamaktadırlar. Ancak ABD’nin hibrit savaş teknikleri, dezenformasyon operasyonları ve yerel elitleri etkileme çabaları, Grönland’ın bu denge politikasını sürdürmesini her geçen gün daha da zorlaştırmaktadır. 

Trump’ın Grönland politikası, rasyonel emperyalist mantıkla, öngörülemez bir diplomatik kaosun tam ortasında yer almaktadır. Danimarka’nın yasal otoritesi ile ABD’nin ekonomik ve askeri kuşatması arasındaki bu mücadele, adanın geleceğini ve 21. yüzyılda ulus-devlet egemenliğinin ne kadar esneyebileceğini gösterecektir. Grönland, yeşil enerji dönüşümünün ham maddelerini sağlayan bir “maden eyaleti” mi olacak, yoksa kendi kaderini tayin eden bağımsız bir Arktik devleti mi? Washington’ın baskısı, müttefikler arasında kalıcı bir çatlak yaratarak NATO’nun kuzey kanadını zayıflatma riski taşıyorsa da Trump bu maliyeti Arktik hakimiyeti uğruna ödenmeye değer bir bedel olarak görmektedir. 

Grönland halkı

Grönland Denklemi, “buzulların erimesiyle” ortaya çıkan çıkar temelli bir yaklaşımdır (transactionalism). Trump’ın “işlemsel jeopolitiği”, on dokuzuncu yüzyılın sömürgeci hırslarını, yirmi birinci yüzyılın teknolojik ve askeri gereklilikleriyle güncelleyerek karşımıza çıkarmaktadır. Danimarka ve Grönland halkı, uluslararası hukukun ve demokratik değerlerin korumasına sığınsa da karşısındaki güç, bu normları tarihin çöplüğüne göndermeye niyetli bir revizyonisttir. Grönland’ın geleceği, bu asimetrik güçlerin çarpışmasından doğacak olan yeni bir Arktik düzeniyle şekillenecek. Grönland, uluslararası düzenin “donmuş” kurallarının bir temsilidir. 

 

HABERE YORUM KAT