Toqa Abutaima’nın We Are Not Numbers’da yayınlanan yazısını Barış Hoyraz, Haksöz Haber için tercüme etti.
Birkaç gün önce İsrail Savunma Bakanı, Gazze’den yapılan her türlü atışın – uçurtma uçurmak da dâhil olmak üzere – bir savaş eylemi olarak değerlendirileceğini açıkladı. Çocukluğumun en sevdiğim etkinliklerinden birinin artık bir savaş eylemi olarak kabul edilmesi mümkün mü?
Memleketim, Abassan
Ben, Han Yunus’un güneydoğusunda, Abassan adında küçük bir kasabada büyüdüm. Kasaba, İsrail’i Gazze’den ayıran —metal çitler, tel örgü, dikenli tel ve beton bariyerlerden oluşan— çitten sadece 6 kilometre uzaktaydı. İlk ateşkes sırasında Abassan’a geri döndüğümüzde, çit yüksek bir beton duvara dönüşmüştü. Ben çocukken, çite ne kadar yaklaşırsak, kasaba o kadar çok yerini oynayabileceğimiz açık tarlalara bırakırdı.
Kalabalık, gürültülü ve hayat dolu Gazze Şeridi’ndeki diğer yerlerin aksine, memleketim sessiz ve huzurluydu. Şehirden gelen arkadaşlarım bununla dalga geçer ve buranın yaşlılar için biçilmiş bir kaftan olduğunu söylerdi. Ancak bu, orasının Gazze’deki en güzel yerlerden biri olduğu gerçeğini gizliyordu. Orada büyümek bir ayrıcalıktı, ancak bunun bir bedeli vardı: Abassan, bu soykırım sırasında yerinden edilme yaşayan ilk bölgelerden biriydi ve şu anda İsrail ordusunun kontrolü altındaki Sarı Hat’ın gerisinde yer alıyor; bu da bize eve dönmemiz için hiçbir yol bırakmıyor.
Küçük bir kız ve genç bir kadın olarak uçurtma uçurmak
Okul bittiğinde ve yaz tatili başladığında, tarlalar ve açık alanlar keşfetmemiz için bize kalırdı. Uçurtma uçurmak, yaz etkinliklerimizin en önemli parçasıydı.
Annem eskiden uçurtmalarımızı yapmamıza yardım ederdi. Evimizin çevresindeki ağaçlardan, özellikle de palmiye ağaçlarının düşmüş dallarından odun parçaları toplar, sonra bir bıçakla bunları istediğimiz şekle göre oyup şekillendirirdik. Bundan sonra eski plastik poşetleri ve ipleri çıkarır, en zor kısma, yani uçurtmanın gerçekten uçabilmesi için doğru şekli vermeye başlardık. Hazır uçurtma almak söz konusu bile değildi. Her ne kadar daha parlak renklerde olsalar da, tamamen ucuz, hafif plastikten yapılmışlardı ve ne rüzgâra ne de bizim sert, hevesli ellerimize dayanamazlardı.
Uçurtmaları yapmayı bitirir bitirmez kuzenlerim, kardeşim ve ben yakındaki tarlalara doğru koştuk. Ailelerimizin öğleden sonra uykusuna daldığı ve tarlaların sahiplerinin bizi kovmak için ortalıkta olmadığı gün ortasını seçerdik. Bir grup erkek çocuğun arasında tek kız bendim ve tıpkı onlar gibi çıplak ayakla koşmaya alışmıştım. Terlik giydiğim için benimle dalga geçmeleri düşüncesine tahammül edemezdim. Oraya varır varmaz uçurtmalarımızı uçururduk. Ben, onların saygı duyduğu bir rakiptim — yalınayak, uçurtmamı onunkilerden daha uzağa gönderir ve oyun bitene kadar havada tutardım. Ayaklarımın altındaki dikenli çalılar bu deneyimin zorlu bir parçasıydı, ama gökyüzüne bakıp uçurtmamın süzülüşünü izlemenin verdiği keyif, bu rahatsızlıkları unutturuyordu bana.
Yaz tatili boyunca arabayla plaja da giderdik; orada uçurtma uçuran birçok çocuk görürdük. Ancak diğer çocuklar uçurtmalarını uçururken, biz genellikle yüzmekle meşguldük. İstediğimiz zaman uçurtmalarımızı uçurabileceğimiz geniş alanlara sahip olduğumuz için şanslıydık. Diğer çocuklar şehirde ve yüksek binalarla çevrili kalabalık kamplarda büyümüşlerdi, bu yüzden plaj genellikle uçurtmalarını uçurmak için tek şanslarıydı.
Daha sonra, büyüdükçe uçurtma uçurmayı bıraktık.
2022’de, Uluslararası Kadınlar Günü’nü kutlayan çocuklar ve gençler için düzenlenen bir etkinliğe katıldım. Etkinlik, uçurtma uçurmaktı. Arkadaşlarım uçurtmalarını havada tutmakta zorlandılar; bazıları başaramadı ve sonunda vazgeçti. Oysa benim uçurtmam, etkinliğin başından sonuna kadar havada kalan tek uçurtmaydı. Herkes alkışladığında, gösteriş yaptığımı hissetmedim. Ben sadece Abassan’ın tarlalarında uçurtma uçurmayı öğrenmiş bir kızdım. Onlar ise şehirden ve kamplardan gelen çocuklardı. Vücudum ve uçurtmam tek bir bütün gibi hissettim ve bu sayede onu havada kolayca tutabildim.
Mültecilik döneminde uçurtma uçurmak, ama artık mümkün değil
Evimizi terk etmek zorunda kaldık ve üç farklı çadır kampında yaşamaya başladık. Evimi ve memleketimi kaybetmenin acısını yaşarken, bana teselli veren az sayıdaki şeyden biri, çocukların uçurtma ile oynadıklarını, yetişkinlerin yardımını reddedip gururla kendi başlarına uçurtma yaptıklarını görmekti. Bu konuda oldukça ustalaşmışlardı. İçlerinden birinin aniden çadırımızın önüne gelip “Teyze, çadırın içine düşen bir uçurtma gördün mü?” diye sorması artık sıradan bir şey haline gelmişti. O uçurtmaların çoğu zaman denizin üzerinde uçtuğu da sık sık görülürdü.
İsrail Savunma Bakanı Katz uçurtma yasağını açıkladığında, ilk başta buna inanmadım. Kamptaki komşumuz bize bunu anlattı ve çocuklara artık uçurtma uçurmamalarını söylememiz için uyardı. “Uçurtmalardan mı korkuyorlar? Bunun gerçek olmasının imkânı yok.” Güldüm ama daha sonra bu açıklamanın doğru olduğunu öğrendim. Sonra öfkeli bir çocuğun “Neden uçurtma uçurmamıza izin verilmiyor? Gökyüzü de mi onların?” diye sorduğunu duydum. Çoğu çocuk “işgal” kelimesinin ne anlama geldiğini anlamıyor. “Baskı” ya da “apartheid” kelimelerini anlamıyorlar, ama birinin ekmeklerini, okullarını ve hatta oyun oynama haklarını ellerinden almasının ne demek olduğunu çok iyi anlıyorlar. Geçenlerde bir arkadaşım beni aradı. Ona bu aralar ne yaptığını sordum. “Çocukları uçurtma uçurmamaları için ikna etmekten başka pek bir şey yapmıyorum,” dedi.
Oysa uçurtma uçurmak, sadece bir çocuk oyunundan çok daha fazlasıdır. Filistinli çocuklar için gökyüzü çok farklı anlamlar taşıyabilir. Uçaklar, insanları bir yerden başka bir yere taşıyan uçaklardan ziyade savaş uçaklarıyla ilişkilendirilir. Oysa uçurtmalar, gökyüzünü huzurlu ve güvenli hissettirirdi. Ayrıca uçurtmalar, bize mahrum bırakıldığımız özgürlük hissini verirdi. Bir uçurtma, sınırları ya da kısıtlamaları yokmuş gibi gökyüzünde yükseklere süzülebilirdi; bu, kalabalık çadır topluluklarındaki küçük arazi parçalarına hapsolmuş hayatlarımızla keskin bir tezat oluşturuyordu.
Çocukken şöyle bir şarkı söylerdik: “Ah, keşke iplerden ve kâğıttan yapılmış bir uçurtma olsaydım da, portakal bahçesini, benim küçük ağaçlarımı, yanmış olanları görebilseydim.”
Garip ki artık uçurtmalar hakkında yazmak ya da konuşmak istediğimde, sanki geri dönemeyeceğimiz bir döneme aitmiş gibi geçmiş zaman kullanıyorum. Uçan uçurtmaların fotoğraflarına baktığımda bir kayıp ve keder hissi duyuyorum; sevdiğim bir şeyi ya da birini kaybettiğimde hissettiğim duyguyla aynı.
* Toqa Abutaima, WANN 2026 grubunun stajyerlerinden biridir. Gazze İslam Üniversitesi’nde tıp okumaktadır. Lise yıllarında Filistin Çocuk Konseyi’nde yer almıştır; bu deneyim, ona uluslararası hukuk konusunda derin bir anlayış kazandırmış ve çocuk hakları için savunuculuk faaliyetlerine katılmasını sağlamıştır. Ayrıca tıbbi araştırmalara da ilgi duymaktadır. Yazmasının nedeni, her zaman gözden kaçan ve anlatılmaya değer bir hikâye olacağına ve bunu dünyaya anlatmanın kendi görevi olduğuna inanmasıdır.


