Junaid S. Ahmad / Middle East Monitor
Donald Trump, Amerikan imparatorluğunun yenilmezliğini göstermek için İran’a karşı savaşa girdi. Sekiz ay sonra İran, Amerikan emperyal gücünün tarihindeki en yıkıcı stratejik yenilgilerden birinin yaşanmasına katkıda bulundu. Savaş alanı İran’daydı. Siyasi deprem ise Washington’da yaşandı.
Trump, Tahran’da rejim değişikliği istiyordu. Amerikan seçmenler bunu Kongre’de gerçekleştirdi.
Kasım ayındaki ara seçimler, Cumhuriyetçilerin hem Temsilciler Meclisi hem de Senato üzerindeki kontrolünü yerle bir etti.
Ancak bu, bir seçim hezimetinden daha fazlasıdır. Bu, Amerika’yı bir başka felaket niteliğindeki Ortadoğu savaşına sürükleyen emperyal kibir, İsrail kaynaklı militarizm ve siyasi düzenin tarihi bir kınamasıdır.
Bunun sonuçları sarsıcıdır: İran, Amerikan-İsrail saldırısından sağ çıktı. Trump’ın Kongre’deki çoğunluğu ise çıkamadı.
28 Şubat’ta Washington ve İsrail, ezici bir askeri güç sergileyerek İran’ın yüce liderini suikastla öldürdü, altyapıyı yerle bir etti ve muazzam bir insani acıya yol açtı. Uçaklara, füzelere, istihbarat sistemlerine ve teknolojik üstünlüğe sahiptiler. Liderleri öldürebilir, tesisleri yok edebilir ve şehirleri dehşete düşürebilirlerdi.
Yapamadıkları şey ise İran’ı teslim olmaya zorlamaktı. Bu başarısızlık, stratejik felaketlerinin tam da merkezinde yer alıyor.
İran, bir imparatorluğu yenilgiye uğratmak için onun ordularını yenmenin gerekmediğini kanıtladı. Bunun için imparatorluğun siyasi hedeflerini engellemek ve saldırganlığı dayanılmaz derecede maliyetli hale getirmek gerekiyor. Tahran ayakta kaldı, yeniden örgütlendi, misilleme yaptı ve Amerikan askeri üstünlüğünü stratejik bir hayal kırıklığına dönüştürdü.
Hürmüz Boğazı, bu direnişin güçlü bir aracı haline geldi. Enerji kesintileri, hızla yükselen yakıt fiyatları, enflasyonist baskılar, askeri harcamalar ve ticari belirsizlik, savaşı doğrudan Amerikan hanelerine taşıdı.
Washington bombalar ihraç etti. İran ise Washington’a bunun sonuçlarını tattırdı.
Pentagon füzelerinin sayısını hesaplayabilirdi. Ancak bu füzelerin Trump’a mal olacağı oyları hesaplayamadı.
İşte İran’ın başarısı burada yatıyor: Yıkıcı bir saldırıya maruz kalan bir ülke, dünyanın en güçlü askeri kurumunun siyasi kırılganlığını ortaya çıkardı. Amerikan emperyalizmi, yıkım yaratma kapasitesinin, boyun eğdirme kapasitesini büyük ölçüde aştığını keşfetti.
Ve siyasi hesaplaşma Trump’la sınırlı kalmadı. Seçim, aynı zamanda Amerika’daki Siyonizm’in siyasi gücü için potansiyel olarak tarihi bir yenilgiyi de temsil ediyor.
On yıllardır, İsrail yanlısı siyasi kuruluşlar, İsrail’in askeri hedeflerine sarsılmaz desteği, Amerikan dış politikasının neredeyse sorgulanamaz bir ilkesi haline getirmek için çaba harcadı. Washington’un stratejik öncelikleri, sıradan Amerikalıların bedelini ödemesi beklenen bölgesel bir ittifaka defalarca tabi kılındı.
İran savaşı, bu düzenlemenin tehlikesini büyük bir ölçekte ortaya çıkardı.
Trump, İsrail’in İran’la çatışmasını benimsedi, kendi savaş karşıtı vaatlerini feda etti ve başkanlığının siyasi bir felakete sürüklenmesine katkıda bulundu. Seçimlerdeki bu tepki, artık Cumhuriyetçilerin Kongre’deki kontrolünden daha derin bir şeyi tehdit ediyor: İsrail militarizmiyle aynı çizgide olmanın, iç politikada belirleyici bir bedel gerektirmediği varsayımı.
Bu seçim, Amerikalıların Siyonizmi toplu olarak reddettiğini göstermez. Ancak Siyonizmin siyasi savunucularına yıkıcı bir uyarı niteliğindedir: İsrail’in savaşlarını desteklemenin artık siyasi açıdan bedelsiz olacağı garanti edilemez.
İroni acımasızdır. Trump, bitmek bilmeyen savaşları, Washington’daki yolsuzluğu ve dış politika kurulu düzenini kınayarak hareketini inşa etti. Ardından, destekçilerinin reddettiklerini sandıkları tam da o müdahaleci başkan haline geldi.
“Önce Amerika” sözü vermişti. Oysa yurtdışında bir savaş daha, yurt içinde ise siyasi çöküş getirdi.
Kuşkusuz, ekonomik güvensizlik, yolsuzluk ve Trump’ın genel başkanlık dönemine yönelik memnuniyetsizlik, Demokratların ezici zaferine katkıda bulundu. Ancak İran savaşı bu şikâyetleri daha da şiddetlendirdi ve askeri üstünlük ile siyasi cezasızlık üzerine kurulu bir dış politikanın iflasını ortaya çıkardı.
İranlıların çektiği acılar asla küçümsenmemelidir. Stratejik direniş de basit bir askeri zaferle karıştırılmamalıdır. Ancak tarihsel önemi ortadadır: İran, Washington’un savaşa girme nedeni olan sonucu elde etmesini engelledi; savaş ise Trump’ın kendisine uyumlu bir Kongre ile yönetme yeteneğini yok etmeye katkıda bulundu.
İmparatorluk, İran’ı yerle bir edebilirdi. Ancak İran’ın geleceğini dikte edemedi. Ve kendi siyasi efendilerini bunun sonuçlarından koruyamadı.
Trump, İran hükümetini değiştirerek Amerika’nın gücünü göstermeye çalıştı. Bunun yerine, İran’ın direnişi, Amerikan gücünün sınırlarını ortaya çıkarmaya, Washington’daki İsrail yanlısı konsensüsün temellerini sarsmaya ve partisinin Kongre’deki hâkimiyetini altüst etmeye yardımcı oldu.
Trump, İran’a rejimini değiştirmek için gitti. İran ayakta kaldı. Amerikan seçmenleri ise onun rejimini değiştirdi.
*Prof. Junaid S. Ahmad, Hukuk, Din ve Küresel Siyaset dersleri vermektedir ve Pakistan’ın İslamabad kentinde bulunan İslam ve Dekolonizasyon Araştırma Merkezi’nin (CSID) direktörüdür. Kendisi, Adil Bir Dünya için Uluslararası Hareket, Nakba’dan Kurtuluş Hareketi ve İnsanlığı ve Dünya Gezegenini Kurtarma Hareketi’nin üyesidir.

