We Are Not Numbers’da yayınlanan yazı, Haksöz Haber tarafından tercüme edilmiştir.
Dünyanın dört bir yanındaki pek çok insan için Cadılar Bayramı, kostüm giyip evlerini süsleyerek, gecenin bitmesiyle korkunun da sona ereceğini bilerek korkunun heyecanını yaşamak için bir fırsattır. Korkunun artık tanıdık bir yol arkadaşı haline geldiği Gazze’deki Filistinliler için ise böyle bir seçeneğe sahip olmayı hayal etmek zor olabilir.
Bu Cadılar Bayramı’nda, “We Are Not Numbers” (WANN) yazarlarına şu soruyu sorduk: “Hayatınızın en korkutucu anı neydi?” Birçoğu için tek bir an seçmek neredeyse imkânsızdı; zira her bir dehşet verici deneyim, başka bir anının anılarını da beraberinde getiriyordu: hava saldırısının ardından çocuklarını aramak, ateş altında kaçmak ya da sevdikleri birinin acı çekişini izlerken yardım edememenin çaresizliğini yaşamak gibi.
İşte kendi cümleleriyle verdikleri cevaplar:
Nadera Mushtaha
22 yıldır, birbiri ardına gelen dehşet verici anlar yaşıyorum. Burada, Gazze’de, denizin dalgalarına bakmak bile korkutucu olabilir: Bütün şehir ölmüşken doğa nasıl devam edebiliyor? Kanla ıslanmış zeminde yürüyen bir böcek sırası, açlık günlerini hatırlatan korkutucu bir manzara. Kendimize baktığımızda da korku duyuyoruz; “Nasıl hâlâ hayattayım?” diye sorduğumuzda.
Fatena Ebu Mostafa
Korku beni bir kez bile ziyaret etmedi. Gazze’deki soykırım boyunca hep yanımda yaşadı. Ancak 5 Aralık 2023’te, İsrail güçleri ailemle birlikte sığındığımız Bani Suheyla’ya girdiğinde, o korku her şeyi yuttu.
İki hafta boyunca, biz, İsrailli askerler ve tanklar dışında kimsenin kalmadığı bir mahallede kuşatıldık. Ölüm her an herhangi birimizi alabilirdi ve ben sürekli şunu merak ediyordum: Yalnız mı kalacağım? Hepimiz ölürsek, burada olduğumuzu kimse bilecek mi? Bizi gömmek için kimse gelecek mi?
Israa Jamal
Refah’taki El-Barazeel kampındayken, diğerleriyle birlikte yemek hazırlamak ve ateş yakmakla meşguldüm. İsrailli güçler komşumuzun binasını hedef aldığında ve mahalleyi toz bulutuyla kapladığında, çocuklarım gözümün önünden uzak, farklı yerlerdeydiler. Sanki kalbim ve nefesim durmak üzereymiş gibi hissettim. Toz yerleşip enkaz uçuşması durduğunda, bağırarak çocuklarımı aramak için koştum.
Evimizi terk edip Han Yunus’a kaçmamız emredilmesi de son derece korkutucuydu; tıpkı daha sonra, nerede kalıyor olursak olalım, ölüm ve bombardıman tehdidi altında başka bir yere taşınmamızı emreden her emir gibi. Çocuklarımla birlikte bunu yaklaşık beş kez yaşadık ve şu anda El-Mevasi’deyiz. Oğlum çöpü toplama noktasına götürmek için dışarıdayken kampın yakınındaki bir çadırı hedef aldıklarında da aynı korkuyu hissettim. Bir başka korkunç an ise, gece bir helikopterin çadırımızın yakınına uçup çevredeki bölgeye saldırmasıyla yaşandı. Uyuyorduk ve aniden, hedefin biz olduğumuzu düşünerek yerimizden fırladık.
Hadeel Awad
Hayatımın en korkunç anları savaş sırasında yaşandı; özellikle de Kasım 2023’te El-Şifa Tıp Kompleksi’nde mahsur kaldığımız zaman. Ben gönüllü bir hemşireyim ve savaş patlak verdiğinde iki yıldır El-Şifa’nın acil servisinde çalışıyordum. Ailem güneye gitti, ama ben kalıp hayat kurtarmaya kararlı olduğum için kuzeyde kaldım. Ancak, bir gün yanımda çalışan arkadaşlarımın hayatları için endişelenmek zorunda kalacağımı hiç hayal etmemiştim.
Bombardıman her yönden gelen, yoğun ve durmak bilmeyen bir şekilde devam ediyordu; sonunda hastane kapılarına ulaştı ve binanın kendisine isabet etti. Biz hâlâ içerideyken İsrail güçleri hastane avlularına ve koridorlarına doğru ilerlemeye başladı: hemşireler, doktorlar, hastalar ve onlara eşlik edenler, hepimiz hastane koğuşlarında mahsur kalmıştık. Dış dünyadan tamamen kopmuştuk; internet ya da cep telefonu hizmetimiz yoktu ve hâlâ hayatta olduğumuzu kimsenin bilip bilmediğini öğrenmenin hiçbir yolu yoktu.
İki gün boyunca hiçbir şey yemeden, sadece az miktarda su içerek geçirdiğimi hatırlıyorum. Hastalarla ilgilenirken şiddetli bir baş dönmesi dalgası hissettim ve neredeyse yere yığılacaktım. Yine de arkadaşlarımın varlığı bu yükü hafifletmeye yardımcı oldu; her ne kadar onlar için duyduğum korku, kendim için duyduğum korkudan daha ağır basıyor olsa da. Birbirimize sürekli olarak güven verici sözler fısıldıyorduk: Birlikte kalacağımızı, birlikte buradan kurtulacağımızı ve hiçbirimize bir zarar gelmeyeceğini.
Hala Laqan
Sarı Hattın yakınında yaşamak, tehlikenin her an kapıda olduğu anlamına gelir; ama tehlike kapımı çaldığında, sessiz ve zifiri karanlık bir geceydi. Işıklar sönmüştü ve herkes uyurken evde sadece küçük kız kardeşim ve ben vardık. Dışarıdaki askeri mevzilerden açıkça görülebilen açık balkonumuza çıktım ve kabloları tamir etmeye çalışırken görmek için sadece telefonumun fenerini kullanıyordum. Işığı yeniden yakmak için çalışırken bana yol gösteren o zayıf ışık huzmesi, beni ölüme maruz bırakan şey haline geldi.
Bir anda, karanlık, bana doğru ateşlenen silah sesleriyle paramparça oldu. Şans eseri mi, yoksa beni korkutmak için acımasız bir niyet mi bilemem, mermiler beni iki santimetre farkla ıskaladı, ama zamanın kendisi durdu. İnsanlar genellikle, yaşam ile ölüm arasındaki o kısacık saniyede, içgüdülerin devreye girip sizi kurtardığını hayal eder. Ancak o anda zihnim ve bedenim tamamen dondu. Yere yığıldım; tüm hayatım gözlerimin önünden geçti; içimdeki sessiz bir ses ise sessizce sonun gelmesine hazırlanıyordu.
Sonra silah sesleri kesildi ve geride tam bir, boğucu sessizlik kaldı. Tek ses, kaburgalarıma çarpan kendi kalbimin çılgın, kulakları sağır eden atışıydı.
İsmail Ebu Aitah
Hayatımın en korkunç anı, ateşkesin bozulmasından sonraki bir sabah yaşandı. Küçük bir gaz ocağının üzerinde bir tavada ekmek pişiriyordum ki, ilk mermi başımın üstünden çığlık atarak geçti ve bizim evin hemen yanındaki, iki metreden az uzaklıktaki eve isabet etti. Sonrası da arka arkaya, birkaç saniye aralıklarla, hiç durmaksızın devam etti.
Sokağı kontrol etmek için bir saniyeliğine balkona çıktım ve bir mermi evimizin karşısındaki eve isabet etti. Şarapnel parçaları bana doğru uçtu. Yere kapandım, sonra hemen içeri koştum. Aşağı kata indim ve daha güvenli olacağını umarak kardeşimin dairesinin kapısını zorla açmaya çalıştım. Açamadım.
Bombardıman nihayet durduğunda, oğlum Muhammed’i omuzlarıma aldım – çünkü enkazın içinden yürüyemiyordu – ve oradan ayrıldık. İşte o gün yerimizden edildi.
Ama en çok hatırladığım şey, evin içinde yaşananlardı. Oğlum Muhammed, korkudan uykuya dalmıştı. İbrahim yüksek sesle Kur’an okudu. Eşime baktım ve kendine söyleyemediğim sözleri içimde tuttum: “Üzgünüm. Seni koruyamıyorum.”
Eva Abu Mariam
Hiç ruhunuzun daraldığını hissettiniz mi? Bakış açınızın daraldığını?
22 Ağustos 2024’te, öğleden sonra İsrail güçleri Han Yunus’taki El-Karara’ya girdiğinde ben de tam olarak bunu hissettim.
Kaçmak zorunda kaldık; çadırlarımızdan koşarak çıktık, bize yönelik mermilerden kaçtık, bir tepenin üzerinden kaçtık; keskin nişancılara ve insansız hava araçlarına tamamen açık bir şekilde, mermilerin bedenlerimizin hemen yanından vızıldayarak geçtiğini duyuyorduk.
Bir başka tahliye için çantalarımızı hazırlarken, korkunç silah sesleri giderek yükseliyordu. Soluduğum havada terör varken, derimden sızan bu dehşet karşısında kaslarımı kontrol edemiyordum, yerinde duramıyordum.
Shahd Alnaouq
Hayatımda en çok korktuğum anı tek bir olayla sınırlayamıyorum. Hayatımın en korkutucu anı olarak gördüğüm pek çok an oldu; ancak bir süre sonra, beni daha da çok korkutacak başka bir olay ya da durum ortaya çıkıyordu.
En son yaşanan olay, babamın komşularımızdan biriyle dışarı çıktığı sırada meydana geldi. O sırada bir hava saldırısı oldu; çok yakındaydı ve sesi çok gürültülüydü. Aniden, birinin çığlık attığını ve babamla birlikte yürüyen komşumuzun adını haykırarak onun hedef alındığını söylediğini duyduk. Yaklaşık beş saniye boyunca kalbim duracakmış gibi hissettim. Vücudumdaki her şeyi durmuş gibi hissettim ve artık hiçbir şeyi algılayamıyordum. Tek istediğim dışarı koşup ne olduğunu görmekti, ama bacaklarım hareket etmiyordu. Bacaklarımı felç eden şey korkuydu.
Nada Elwahidi
19 Temmuz 2025 günü saat 18:45’te, ailemle birlikte çadırımızın içinde toplanmış, nadir bir mutluluk anını paylaşıyorduk. Hiçbirimiz, saniyeler içinde bu sıradan akşamın hayatımın en korkunç anına dönüşeceğini hayal bile edemezdik.
İki füze tam on metre uzağımıza isabet etti. Şarapnel parçalarının vücudumu deldiğini hissettim ve annemi çağırarak çığlık attım; sonra onu yerde, kanlar içinde yatarken buldum. Bu kâbus gibi hissettiren durumdan uyanabilmeyi diledim. Ama bu gerçekti. O dehşet verici saniyelerde, ailemle birlikte hayatta kalıp kalamayacağımızı bilmiyordum. Birkaç dakika önce çadırımızı dolduran kahkahaların yerini korku ve belirsizlik almıştı.
Sağ elim yaralanmıştı, annem ağır yaralanmıştı ve babam omurilik yaralanması geçirmiş, bu da onu tamamen felç etmişti. On beş ay sonra, babam yaralarına yenik düştü. Onu kaybetmek, o günü hatırlamayı daha da acı verici hale getirdi. Saldırı vücudumda izler bırakmıştı, ama aynı zamanda ailemizde yeri asla doldurulamayacak olan babamı da benden almıştı.
Dima Fayad
25 Ocak 2024 Perşembe günü, Han Yunus’taki İsrail kuşatmasından umutsuzca kaçan, yerinden edilmiş insanlarla ve eşyalarla tıka basa dolu bir kamyonete bindik. Bu, ölümden kurtulmak için tek umudumuzdu. İnsanların ayaklarıyla çevrili kirli bir tahta parçasının üzerinde otururken, iki çocuğumuzu kucağımda tutuyordum. Fiziksel acı hiç önemli değildi. Gözlerimin önünde, benzer bir kamyonetle Gazze’nin kuzeyinden kaçmaya çalışırken bombalanan yerinden edilmiş insanların korkunç manzarası uzanıyordu. Kendi kanlarına bulanmış, eşyaları yanlarında, parçalara ayrılmış halde yolda yatan o insanların görüntüsü, bir an bile aklımdan ya da gözümün önünden çıkmadı. Hepimiz, bunların son anlarımız olabileceğini düşündük.

