
Eski arkadaşlarıma bir mektup
Ateşkesin ardından, yıkık bir şehre döndüm, ama eski okul binamızın hala ayakta olduğunu gördüm!
Amal Rafiq’in We Are Not Numbers’da yayınlanan yazısını Barış Hoyraz, Haksöz Haber için tercüme etti.
Sevgili dostlar,
O sabah beni neyin ileriye ittiğini bilmiyorum, ama ateşkesin ardından Gazze'nin merkezinde bulunan büyükannemin evini ziyaret etmek zorunda hissettim ve size söylemeliyim ki, dostlar, ayakta kalan tek bir ev bile bulamadım — büyükannemin evi de dâhil.
Büyükannem enkazın arasında yanımda yürüdü ve onca yıllık savaşın ardından onun gözyaşlarını görmek, yıkımın kendisinden daha çok acı verdi. O, torunlarının arasında huzur içinde yaşamalıydı, kurduğu hayatın çöküşüne tanık olmamalıydı.
Bu korkunç manzara karşısında nutkum tutuldu ve Gazze'nin, oyuncular için sahnesi hazır bir korku filmi seti olarak kolayca kullanılabileceği aklıma geldi.
Yıkılmış bir evin kalıntıları üzerinde bir duvar resmi dikkatimi çekti: “Hamdan ailesinin şehitleri enkazın altında yatıyor.” Bu evin önünden geçerken kalbim sızladı ve onlar için dua ettim.
Bu evlerin her biri bir zamanlar mutlu bir aileye ev sahipliği yapmıştı ve ben, bu evlerin sadece beton yapılar olmadığını, orada yaşayan herkes için neşe, anılar ve hayatla dolu yerler olduğunu düşündüm. Genellikle dünyanın başka yerlerinde evler nesiller boyu ayakta kalır ve ailenin mirasının bir parçası olur. Ama burada, evlerimiz daha biz içinde yaşamaya fırsat bulamadan yok oluyor.
Arkadaşlar, savaş sırasında bu mahallenin ne kadar tehlikeli olduğunu hatırlıyor musunuz? Kimse buraya yaklaşmaya cesaret edemiyordu. Her gün korkunç hikâyeler duyuyorduk: kaçamadan şehit olan bir aile, başımıza bomba atan insansız hava araçları, her köşeyi gözetleyen keskin nişancılar ve sokakta kanlar içinde kalan yaralılara ulaşamayan ambulanslar. Şimdi aynı caddede yürürken, boş sessizliği içimi ürpertti.
Yürüyüşün geri kalanını tek başıma sürdürdüm. Eve giderken, çocukluğumuzun geçtiği okulun önünden geçtim ve okulun hâlâ ayakta mı olduğunu yoksa olayların selinin onu da silip süpürmüş mü olduğunu merak ettim. Cesaretimi topladım ve okulun bulunduğu sokağa doğru yürüdüm. Hâlâ anılarımı barındıran bir yer bulmaya çalışıyordum, sevdiğim her şeyin kaybolmadığını kendime telkin ediyordum.
Binanın hala ayakta olduğunu görünce hayallerimden uyandım. Kapıdan içeri girdim ve gözyaşlarım, aniden annesini bulan kayıp bir çocuk gibi akıyordu. Dün oradaymışım gibi, donakalmış bir şekilde durup gözlerimi her köşeye gezdirdim. Arkadaşlarım, bina ayakta kalmış!
Sınıflarımıza yürüdüğümüz köşeyi, her öğleden sonra eve gitmek için beklediğimiz otobüs durağını gördüm ve paylaştığımız küçük şakaları hatırladım. Sınıf arkadaşımızın doğum gününü kutladığımız yeri fark ettim — kahkahalarımızı, söylediğimiz şarkıları ve tatlıları yerken tabaklarda çatalın çıkardığı sesi. Şimdi bile bu anı beni gülümsetiyor.
Okul açıktı ve öğretmenler ile okul müdürü arasında küçük bir toplantı yapılıyordu. Bunun dışında bina neredeyse boştu, bu yüzden sorunsuz bir şekilde içeri girebildim.
Her sınıfa girip duvarlara dokundum ve hepiniz aklımdan geçtiniz — şu anda nerede olduğunuzu, ne yaptığınızı, Gazze'nin yaşadığı onca şeyden sonra hala hayatta olup olmadığınızı merak ettim.
Ruhumun derinliklerinde, bu küçük okul anılar, tebeşir tozu ve öğle yemeği kutularının kokusuyla doluydu. Koridor bana tanıdık geliyordu. Sanki on yaşındayken olduğu gibi, yine elimi tuttuğunu hissedebiliyordum. Okul bahçesine girdiğimde, eskiden oynadığımız her yeri görebiliyordum, her köşe bizim yankılarımızla doluydu, sanki hayatımın yeniden yaşanmasını izliyormuşum gibi.
Okulun Açık Günü'nü hatırladım, derslerin yerine etkinliklerin yapıldığı günü, birlikte hazırladığımız yemeklerin kokusunu ve sağlık ekibinin aşı iğneleriyle geldiği sabah hepimizin ağladığı günü. Kırmızı otobüsümüzün şoförüne ne olduğunu merak ettim, mahallede sisli kış sabahlarını aydınlatan adama. Ben, yolu ezbere öğrenene kadar hep pencerenin yanında oturan sessiz bir kızdım. Hatta her birinizin nerede yaşadığını bile hatırlıyordum: sokakları, kapıları ve bir zamanlar tanıdığımız dünyayı oluşturan küçük detayları.
Her zaman geç kalan ikiz erkek çocukları hatırlıyor musunuz? Anneleri kapıda onlara verdiği kahvaltılarını ellerinde koşarken, biz de onların her gün zamanla yarışmalarını gülerek izlerdik. Ya da bana karşı birinci olmak için hiçbir fırsatı kaçırmayan erkek çocuğu. Ve Layan—benim sıra arkadaşım, masamı ve ruhumun yarısını paylaşan kız. Keşke hepinizi bir araya toplayıp, futbol sahasından daha büyük olan devasa yeşil bir alana okul gezisine gittiğimiz o günü hatırlatabilsem. Bütün gün oynadık, şeker yedik, çocukluk şarkıları söyledik ve bedenlerimizden bile daha büyük oyuncak çantalarıyla eve döndük.
Belki o gün otobüsün halini hatırlarsınız, hediyeler ve oyuncaklarla o kadar doluydu ki kendimizi zar zor görebiliyorduk. O gün nihayet eve vardığımda annem endişeliydi, ama ona o kocaman çantayı gösterdiğim anda, heyecanım onun endişesini unutturdu.
Mezuniyet törenlerimizi yaptığımız çatıdaki ahşap sahneyi hatırlıyor musun? Layan, parlak beyaz elbiselerimizle birlikte dans ettiğimizi hatırlıyor musun? Ziyaretim sırasında sahneyi aradım, ama bulduğum tek şey bir zamanlar neşeyle dolup taşan boş bir alan oldu. Küçük bir yerin kalbimizde bu kadar büyük bir yer tutması ne garip. Anılar ne kadar güçlü, duvarları, kapıları, koridorları nasıl da sarıyorlar — kahkahalar sönmüş olsa bile. O gün, sanki çocukluğumun yok olmasını engellemek istercesine binlerce fotoğraf çektim ve o anın sonsuza kadar sürmesini diledim. Zamanın ve dış dünyanın beni rahatsız etmediği o yerde sonsuza kadar oturabilmek istedim.
Bu ziyaret beni hem sevinçle hem de hüzünle doldurdu, çünkü burada güzel anılar bile acı veriyordu. Dönüş yolunda, hala yıkık ve sessiz olan caddelerden geçtim. Kaldırımlar molozlarla doluydu ve hava tozla kaplıydı.
Ama işçilerin molozların arasında dolaşıp yıkılmış sokakları onardıklarını gördüm ve yıllar sonra ilk kez, bu sokakların yeniden hayat dolu olabileceğini hissettim. Okulumuz hayatta kaldıysa, belki bir gün biz de hayatta kalabiliriz — hayallerimiz, anılarımız, hikâyelerimiz. Ve belki, sadece belki, sonunda kayıpların yerine hayatın hâkim olduğu bir Gazze'de yeniden buluşuruz.
Anılarımızın hala ayakta olduğu yerde...
* Amal Rafiq, kelimelerin gücüne inanan bir yazar ve İngiliz dili ve edebiyatı öğrencisidir. Halkının hikâyelerini kaydetmeyi kendine görev edinmiştir; hem tarihçileri hem de hafızalarının koruyucusu olmayı amaçlamaktadır. Yazıları aracılığıyla okuyuculardan Gazze halkı için dua etmelerini ve onların yaşadıklarını asla unutmamalarını istemektedir.




HABERE YORUM KAT