
Düşmanlarla tanıştım, onlar da insanmış
İran halkı, ABD hükümetinin kendilerine yaptıklarını hak etmiyor. Ve biz de buna göz yuman bir halk olmamalıyız.
Patrick T. Hiller’in Counter Punch’da yayınlanan yazısını Barış Hoyraz, Haksöz Haber için tercüme etti.
Başkan Trump yönetimindeki ABD hükümeti, Kongre’yi ve herhangi bir başkanın yetkilerini sınırlamaya yönelik denetim mekanizmalarını atlayarak, Haziran 2025’ten bu yana İran’ı bombalamaktadır. 28 Şubat’ta Kongre’de oylama yapılmaksızın başlatılan son saldırı dalgasında bir okul vuruldu. Çoğu çocuk olan en az 175 kişi hayatını kaybetti.
Sanki daha fazla tırmanma mümkünmüş gibi, Başkan Trump, İran taleplerini karşılamazsa ülkeyi “taş devrine” geri döndüreceğini, “bütün bir medeniyeti yok edeceğini” tehdit etti. Son tarihinden birkaç saat önce ateşkes ilan edildi.
Bunun, olanları gölgelemesine izin vermeyin: yaklaşık 1.900 İranlı sivil öldü, 26.000 kişi yaralandı, bombaların bedeli ABD vergi mükelleflerinin parasıyla ödendi, savaş suçu tehditleri hâlâ masada.
Yetkililer hedeflerini “altyapı” olarak adlandırıyor. Bu kelime, okulları, su sistemlerini, elektrik hatlarını gizliyor. Amerika’daki her kasabanın dayandığı şeyleri.
Size bu dilin ardında kimlerin yaşadığını anlatmak istiyorum. 2019 yılında bir barış heyeti ile İran’a gittim. Yıllar süren yaptırımların ve tırmanan düşmanlığın sıradan insanlara ne gibi etkiler yarattığını görmek ve hâlâ imkânımız varken onlarla yüz yüze görüşmek için oraya gittik. Yola çıkmadan önce arkadaşlarım bu yolculuğun korkutucu olduğunu söylediler. Bazıları bana naif olduğumu söyledi.
Size o korkutucu anları anlatayım.
Sokakta bir araba bana doğru hızla geldi. Burası 14 milyon nüfuslu bir metropol olan Tahran'dı. Ben yaya geçidini kullanmadan karşıya geçiyordum. Kulaklığı olan bir adam gözlerini benden ayırmadan, kararlı bir şekilde bana doğru yürüdü ve neredeyse beni devirecekti. Telefonuna bakıyordu. Açık bir defterle genç bir adam bana yaklaştı. İngilizcesini pratik yapmak istiyordu. Yedi genç adam etrafımı sardı ve her yönden sorular yağdırdı. İzin gününde olan askerlerdi ve tek başına dolaşan bir Amerikalıyla tanışmaktan heyecan duyuyorlardı. Selfi çektik. Hükümet tarafından atanan refakatçim, bana çocuklarının fotoğraflarını gösterip karısını arayarak selam vermemi sağladıktan hemen sonra telefonumu görmek istedi.
Bu, çok ama çok ürkütücü bir ülkede gündelik hayatın sıradanlığıdır.
Tur rehberimiz bana, her grubun varışında ve ayrılmadan hemen önce fotoğraflarını çektiğini söyledi. Her seferinde aynı hikâye: korkmuş bir şekilde geliyorlar. Gülerek ayrılıyorlar.
Korku ile gerçeklik arasındaki bu uçurum tesadüf değildir. Bu, İran'ı on yıllardır tek parça bir kötülük yuvası olarak gösteren ABD hükümeti ve medyanın büyük bir kısmı tarafından yaratılmıştır, çünkü bu imaj savaşı satmayı kolaylaştırır. Ayrıca bu imaj da yanlıştır.
O gezide eski Dışişleri Bakanı Javad Zarif ile tanıştım. Yoksul çocuklar için bir okulu ziyaret ettim, bir nükleer bilim insanıyla, neden “Amerika’ya ölüm” diye slogan attığını açıklayan bir üniversite öğrencisiyle, yaptırımlar yüzünden cep telefonu alamadığından yakınıyor olan bir başka öğrenciyle ve çarşıdaki bir halı satıcısıyla konuştum. Ayrıca, kimliğini korumak için adını Nesrin olarak değiştirdiğim bir rehberle vakit geçirdim.
Nesrin zeki, sıcakkanlı ve ülkesindeki sorunlar konusunda son derece net görüşlü biriydi. Bana isyankâr ergen kızından, ABD yaptırımlarının onu temel finans uygulamalarından mahrum bıraktığından, gelirini azalttığından ve turist sayısını düşürdüğünden bahsetti. Devrim Muhafızları’nın kontrolündeki havalimanında bizi içeriye kadar geçirdi. Kapılardan geçer geçmez hemen elini uzattı ve benimkiyle tokalaştı. Dışarıda çok fazla göz var, dedi. O el sıkışma ona işine mal olabilirdi. Bu, İranlı kadınların her gün kendi şartlarına göre yaptıkları küçük bir direniş eylemiydi.
Heyetimizin eve döndüğünde anladığı şey şuydu: Tanıştığım birçok İranlı, ABD politikasını eleştirirken bile Amerikalıları ağırlamak için elinden geleni yapıyordu. 2019'da görüştüğümüzde Zarif bunu açıkça söyledi: “ABD'nin İran'la olan sorunu bölge, insan hakları veya nükleer silahlar yüzünden değil. Biz bağımsız olmaya karar verdiğimiz için. En büyük suçumuz bu.”
Döndüğümden beri Nesrin ve Dariush adını vereceğim başka bir rehberle irtibatımı sürdürdüm. Bayramlarda ve yıl boyunca birbirimizi arayıp ailelerimizle ilgili haberleri paylaşıyoruz. Onlar benim için soyut kavramlar değil. Bir gün ailemle birlikte ziyaret etmek istediğim arkadaşlar.
ABD saldırıları başladığında WhatsApp üzerinden onlara ulaştım. Nesrin bir kez cevap verdi. Dariush ise hiç cevap vermedi. O günden beri ikisine gönderdiğim her mesaj “teslim edilmedi” olarak görünüyor. İkinci onay işaretinin çıkıp çıkmadığını görmek için her gün kontrol ediyorum. Çıkmıyor. Arkadaşlarım için duyduğum kişisel endişe de aktif savaşın belgelenmiş bir sonucudur.
İnternet bağlantıları kesilmiş mi bilmiyorum. Hayatta olup olmadıklarını da bilmiyorum. Bildiğim tek şey, füzelerin benim vergilerimle ödendiği, hükümetim tarafından benim adıma fırlatıldığı. Ben bir barış uzmanıyım. Her türlü savaşa karşıyım. Ancak bu savaş, en düşük barajı bile geçemedi: Kongrede oylama yapılmadı, savaş ilanı yapılmadı, hiçbir başkanın bir hevesle komşunuzun çocuğunu savaşa gönderememesi için var olan demokratik denetimlerin hiçbiri uygulanmadı.
Bu bir politika tartışması değil.
Telefon ekranındaki iki isim.
Asla ulaşmayacak bir mesaj.
İran halkı, ABD hükümetinin kendilerine yaptıklarını hak etmiyor. Ve biz de buna göz yuman bir halk olmamalıyız.
*Patrick T. Hiller, Ph.D., çatışma dönüşümü uzmanı, profesör, Uluslararası Barış Araştırmaları Derneği Yönetim Kurulu üyesi, Barış ve Güvenlik Fonlayıcıları Grubu üyesi ve Jubitz Aile Vakfı Savaş Önleme Girişimi Direktörüdür.




HABERE YORUM KAT