
Değişen konjonktür, değişmeyen sömürgecilik: Venezuela krizi
"ABD, imparatorluklar tarihini tozlu raflardan çıkararak küresel sisteme yeniden kazandırdı; bu, 19. yüzyılın güç siyaseti reflekslerinin, 21. yüzyılın konjonktürü ile yeniden şekillenmiş halidir."
Değişen Konjonktür, Değişmeyen Sömürgecilik: Venezuela Krizi
Doç. Dr. Merve Suna Özel Özcan / Fokus
Venezuela, ABD’de Donald Trump yönetiminin düzenlediği operasyon ile bugün bir kriz ülkesi olarak konuşuluyor. Oysa Venezuela’yı anlamak için bugüne değil, petrolün keşfedildiği ana bakmak gerekir. Çünkü “Venezuela’nın kaderi sandıkta değil, yerin altında yazıldı ve yazılmakta” desek hatalı olmayacaktır. Esasında bu istikrarsızlaştırma hikayesi, Keşifler Çağı ile bölgeye gelen İspanya ve Portekiz başta olmak üzere Avrupalı sömürgeci güçlerin hikayesiyle başlar. Bugün gerek Latin Amerika’da gerekse Afro-Avrasya’da bir ülkenin kullandığı dil, sömürgeci dönemin yansımalarını gösteriyorsa, bu sürecin nasıl ilerlediğini anlamanın travmatik yönleri de ortaya çıkar.
Keza bu durum kaynaklar için de geçerlidir. Çünkü küresel çatışma alanları ile yeraltı zenginliklerinin haritalarını üst üste koyarsak, bu çatışmaların ve savaşların nedenlerini çok daha net okuruz. “Kaynak laneti” olarak adlandırabileceğimiz bu durum, tarihin en büyük savaşlarının, en büyük yıkımlarının ve en ağır insan hakları ihlallerinin yaşandığı alanları yaratmıştır. Bu çalışmada sizlere büyük güçlerin mücadele alanı olarak Venezuela ve kaynak lanetinin jeo-sömürgecilik ekseninde yansımasını ele alacağım.
Kaynaklar üzerinde sömrügecilikten, jeo sömürgeciliğe
Sömürgecilik tarihsel olarak sistemde büyük gücün ya da hegemonun en temel aracı olmuştur. 21. yüzyılda ise klasik anlamda sömürgecilik yerini jeo-sömürgeciliğe devretmiş durumdadır. Jeo-sömürgecilik, klasik sömürgeciliğin (toprak işgali + idari yönetim) yerini alan; coğrafya, enerji, finans, teknoloji ve güvenlik düğümlerinin hedef alınmasıyla işleyen bir egemenlik kurma tekniğidir diyebilirim. Bu kavramı kullanmamdaki amaç bir ülkeyi resmen işgal etmek değil, kritik damarlarını (petrol, liman, ödeme sistemleri, veri, güvenlik mimarisi) kontrol ederek siyasal kaderini uzaktan belirlemektir. Klasik sömürgecilik “bayrak dikmek” anlamını taşıyordu. Bugün jeo-sömürgecilik ise “anahtarlara sahip olmak” demek.
ABD’nin bugün Venezuela ekseninde attığı adımı da bu bağlamda ele almak gerekir. Salt kuralların ve uluslararası hukukun üstünlüğünün altının erozyona uğradığı bir dönemde, yeni bir jeopolitik hırs dalgası ortaya çıkmaktadır. Bu, 19. yüzyılın güç siyaseti reflekslerinin, 21. yüzyılın konjonktürü ile yeniden şekillenmiş halidir. Ancak Venezuela tek yer değildir elbette. Sadece en somut örnek olması, onun incelenmesini daha önemli ve değerli kılmaktadır.
Peki ama bu süreç nasıl başladı?
Hikaye, 1922 yılında Royal Dutch Shell jeologlarının Maracaibo Havzası’ndaki La Rosa sahasında petrol bulmasıyla başlar. O dönemde General Juan Vicente Gómez, yabancı şirketlerle işbirliği içindedir ve yaklaşık 137 milyon varil petrol çıkarılmaktadır. Bu rakamlar ne kadar yüksekse, Venezuela’nın Hollanda hastalığı da o kadar artar. 1943 yılında Hidrokarbon Yasası’nın yürürlüğe girmesiyle yabancı şirketlerin etkisi sınırlanmaya başlar. 1960’larda ülkede belli adımlar atılır, demokratikleşme girişimleri vardır. 1970’lerde OPEC ile enerji alanında küresel bir değişim yaşanır; Venezuela, dünyanın en büyük petrol kaynaklarına sahip ülkelerden biri olarak OPEC üyesidir. Ancak ülkede tam anlamıyla bir refah sağlanamaz. Petrol üretiminde 1980’lerin ortalarına kadar önemli yaklaşık yüzde 55 oranında bır düşüş yaşandı. Bunun petrol sektöründeki emek verimliliği yansıması ile yaklaşık %70 civarı bir düşüşle kendini gösterdi.
Bu durum hem Hollanda sendromu hem de jeo-sömürgecilik açısından bakınca şunu gösterir: Ülke işgal edilmeden, petrol akışı, finans kanalları ve kurumlar üzerinden kilitlendiğinde, gelir de konjonktür değiştiğinde hızla aşağı çekilebilmektedir. Kısacası devlet gelirlerinin büyük kısmı petrolden geliyor, ama üretim, sanayi ve teknoloji gelişmiyordu. Bu durum Venezuela’yı klasik bir “petrol devleti” haline getirdi: Çok para giren ama kendi ayakları üzerinde duramayan bir ekonomi. Nitekim 1960 ile 2016 arasındaki dönemde petrol, Venezuela’nın toplam ihracatının ortalama yaklaşık %90’ını ve devlet gelirlerinin neredeyse %60’ını oluşturmuştur.
Son olarak gelişmeler ekseninde şunu da eklemek gerekir ki petrolün yanı sıra lityum, su, nadir toprak elementleri ve diğer stratejik hammaddeler bugün jeo-sömürgeci hesapların merkezinde yer almaktadır. Venezuela örneği bunun somut bir göstergesi; ülke dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip olmasının yanı sıra, önemli lityum yatakları ve geniş su kaynaklarıyla enerji ve teknoloji döngülerinin kritik kavşağındadır. Bu çeşitlilik, sadece petrolün değil, yer altı kaynaklarının bütün olarak stratejik bir meta olarak ele alınması gerektiğini ortaya koyar.
Trump’ın dünyası ve Monroe Doktrini Vol. 2
Biz bugün her ne kadar Venezuela ile ilgili gelişmeleri Maduro’nun yakalanması ekseninde yorumlasak da esasında bu durum Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminin bıraktığı bir mirastır. Trump bugün ikinci başkanlık döneminde yarım kalan işlerini bitirmeye çalışıyor denebilir. Trump yönetimi, 2019’da Venezuela’da Maduro’nun 2018’deki tartışmalı yeniden seçimini tanımadı ve Ulusal Meclis başkanı Juan Guaidó’yu “geçici devlet başkanı” olarak resmen tanıdı. Bu tanıma ile Maduro’ya karşı uluslararası baskıyı artırmayı hedeflerken bir yandan da ekonomik yaptırımlar ve vize kısıtlamaları gibi araçlarla Maduro yönetimini zayıflatmayı amaçladı.
Bu durum Trump’ın ilk başkanlık döneminde sınırlı gibi kalmış görülse de Latin Amerika’da Monroe Doktrini’nin fiilen yeniden ilanı ikinci başkanlık döneminde kendini gösterdi. Panama ve Meksika açıklamaları bunun önemli bir ayağıydı. Yıllardır “Meksika Körfezi” denen alanın fiilen bir ABD Körfezi haline gelmesi ve Panama’da Çin etkisinin yerleşmesi Trump’ı ciddi biçimde kızdırdı. Arka bahçesine izinsiz girilen bir ev sahibi gibi davranmaya başladı ama bu evin arka bahçesinin sınırlarını hiç sorgulamadı. Dolayısıyla Trump koltuğa oturduğu andan itibaren iki şeye odaklandı: Bir, toprakları genişletmek; iki, kaynakları kontrol etmek. Trump’ın dünyası güç odaklıdır. Bunu daha ilk andan itibaren gördük; bu gücü besleyen mekanizmanın ise jeo-sömürgecilik olduğunu da aynı süreçte fark ettik.
Venezuela politikasında Rusya ve Çin yalnız sembolik müttefikler değil; uzun süredir Caracas’ın kaderini şekillendiren iki dış aktör olarak sahnede yer almaktaydı. Rusya, Venezuela’nın petrol sektöründe ve askeri alanda stratejik bağlar kurdu; PDVSA’nın Batı yaptırımları altında hayatta kalması için Roszarubezhneft ile petrol ortaklıkları uzatıldı ve Moskova ile Caracas arasında enerji işbirlikleri sürdürülürken bu bağlılık Washington’un baskısını gölgeledi.
Hatta Kasım 2025’te Rusya ve Venezuela arasındaki petrol ortak girişimlerinin 15 yıl uzatılması kararı alınmıştı. Bu anlaşma neden önemli diye bakınca rakamlar hızla yanıt veriyor: 2041 yılına kadar günde yaklaşık 16 bin 600 varil ham petrol üretme hedefinde olan bu ortaklığın toplam yatırımı da yaklaşık 616 milyon dolar olarak belirlenmiş.
Çin ise Venezuela’nın en önemli petrol alıcı ve yatırımcısı konumundaydı; Caracas’ın borcunu petrol üzerinden ödeme modeli ve milyarlarca dolarlık yatırım ile Pekin hem ekonomik hem de siyasi alanda önemli bir etkide bulundu. Venezuela’nın Çin’e yaklaşık 10 milyar dolar borcu olduğu belirtilirken Vortexa'ya göre, ithalat 2025 yılında yaklaşık 470 bin varil/gün seviyesindeydi. Bu rakam büyük gibi görünse de Çin’in deniz yoluyla yaptığı ham petrol ithalatının yaklaşık %4,5'ine tekabül etmektedir.
Kısacası ABD’nin 2025 itibari ile uyguladığı tanker/ tekne ablukaları, yaptırımlar ve askeri baskı, Rusya-Çin eksenindeki alanın daralmasına yol açmış olmakla birlikte Pekin ve Moskova tepkilerini ne kadar gösterdi sorgulanır. Çünkü bu destek halkın çektiği ekonomik ve toplumsal acıyı hafifletmemiş olmakla birlikte Venezuela da kaynaklara dayalı bir ekonominin ağır yükünü simgeler niteliğindeydi.
Farklı konjonktür, aynı söylemler mi?
Günümüz dünyası artık klasik askeri işgal ve toprak genişletme stratejileriyle değil, jeo-sömürgecilik adıyla anılabilecek yeni hegemonik pratiklerle işlemektedir. Bu paradigmada amaç, sadece bir ülkeyi fiilen kontrol etmek değil; onun enerji damarlarını, finans kanallarını, güvenlik mimarilerini ve kurumlarını küresel sistem içine entegre ederek siyasal kaderini uzaktan belirlemektir. Bu bağlamda Maduro ve eşinin operasyon kapsamında yataklarından alınıp ABD federal mahkemesinde yargılanması, son derece dikkat çekici yeni bir yöntem gibi görünse de aslında bunun pratiği 1989’daki Panama müdahalesinde de vardı.
Noriega uyuşturucu suçlamaları kapsamında ABD tarafından yargılanmış ve tutuklanmıştı. Zaman değişse de yöntemlerin özü aynı denebilir. İkinci önemli nokta ise enerji bağlamıdır. Trump ülkeyi kontrol etmekten söz ederken, bu kontrolün enerji iskeleti üzerinden kurulacağı da belliydi; yoksa neden Ocak 2025’te enerji alanına dair bir kararname imzalasın?
Keza odak Venezuela olsa da akla hemen Ukrayna da gelmeli; çünkü Trump, Ukrayna’nın yer altı zenginlikleri kapsamında 350 milyar dolarlık bir anlaşma imzalamıştı. Kısacası enerji demek sadece petrol demek değildir; bugünün jeo-sömürgecilik rekabetinde akıllı mineraller, enerji depolama hammaddeleri, tatlı su havzaları ve elektrik dağıtım altyapısı küresel güçlerin hedeflediği stratejik düğümlerdir.
Bu yeni dönemde çıkarılması gereken temel ders şudur: mesele sadece güç ve hiyerarşi bağlamında değil, aynı zamanda kendini koruma ve savunma bağlamında da okunmalıdır. Çünkü bugün hiçbir aktör küresel sistemde egemen eşitlik, toprak bütünlüğü ve kuvvet kullanma yasağından söz edecek saf bir reel-politik okuması yapabilecek konumda değildir.
Bugün sistemde artık daimi dostluklar ya da kalıcı düşmanlıklar yoktur; karşılıklı bağımlılıkların ve çıkarların belirlediği bir düzlem vardır. Bu düzlemde savunma sanayi gücü olmayanın caydırıcılığı da olmaz, çünkü güvenlik artık ilke değil kapasite meselesidir. Venezuela’da Maduro ve eşine düzenlenen operasyon da aslında bu dönüşümün alt metinlerdeki en açık yansımalarından birini sundu. ABD küresel sistemin en temel belirleyicisi olarak yerini alırken bunu kendi Monroe Doktrini, kendi kırmızı çizgileri ve kendi güvenlik alanı üzerinden yaptı. Bu durum dünyanın başka yerlerinde başka aktörlerin de aynısını yapabileceği gerçeğini gösterdi, elbette güçleri nispetinde. Kısacası ABD, imparatorlukları tarihini tozlu raflardan çıkararak küresel sisteme yeniden kazandırdı.





HABERE YORUM KAT