1. HABERLER

  2. RÖPORTAJ

  3. Darbeci Zihniyetiyle Uzlaşılmamalı
Darbeci Zihniyetiyle Uzlaşılmamalı

Darbeci Zihniyetiyle Uzlaşılmamalı

Türkiye'de darbeler tarihi ve darbecilik konusunda çalışmaları bulunan Rıdvan Kaya, resmi ideoloji ile hesaplaşmadan darbeciliğin kökünün kurutulmasının yeni anayasayla bile mümkün olmayacağını belirtti. Vakit Gazetesi’nden Hüseyin Kulaoğlu; dergimiz yaza

03 Temmuz 2009 Cuma 18:04A+A-

Röportaj Metni:

Ülkemizin darbe tarihini en iyi bilen isimlerden olan Araştırmacı-Yazar Rıdvan Kaya, resmi ideoloji ile hesaplaşmadan darbeciliğin kökünün kurutulmasının yeni anayasayla bile mümkün olmayacağını belirtti. Aynı zamanda Özgür-Der Yönetim Kurulu üyesi olan Kaya, darbeci zihniyet ile uzlaşma tuzağına düşülmemesi gerektiğine dikkat çekerek, "Yeni anayasa mevcut birtakım aksaklıkları, çelişkileri giderebilir, hak ihlallerini azaltabilir ama sistemin genel yapısında ortaya çıkan bu temel çelişkiyi, bu sıkıntıyı tümüyle ortadan kaldıramaz" dedi.

Türkiye'nin darbe tarihini en iyi bilen isimlerden olan Araştırmacı-Yazar Rıdvan Kaya ile günümüzde yaşanan demokrasiye müdahale girişimlerini konuştuk. Darbe girişimlerinin önünün nasıl kesileceği yönündeki fikirlerini sıralayan Kaya, sorunun temel kaynağının resmi ideolojiden kaynaklandığını dile getirdi.

Özgür-Der Yönetim Kurulu üyesi de olan Rıdvan Kaya; "Öncelikle halkı adam yerine koymayan, halkı cahil bir yığın, kendilerini de aydınlanmış ve halka nasıl yaşaması gerektiğini vazetme konumunda gören seçkincilik anlayışının sorgulanması lazım. Doğduğunuz andan itibaren başlayıp, cenaze törenimize kadar bizi kuşatan resmi ideoloji tahakkümünün sona ermesi için toplumun köle olmadığını, kendisine dayatılanın adeta bir kader olmadığını anlaması lazım. Yani halkın, iradesine sahip çıkması ve dayatmalara boyun eğmemesi lazım. Kısacası "değişmez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddeler" mantığıyla gerçekleşecek düzenlemelerden daha derin, daha nitelikli bir değişim, toplumsal bir dönüşüm gerekiyor" dedi. Kaya ile darbecilik ve darbecilerin bertaraf edilmesi için neler yapılması gerektiğini günümüzdeki siyasi gelişmeler üzerinden örneklerle değerlendirdik:

- Niçin darbe konusu Türkiye'nin gündeminden bir türlü çıkmıyor?

- Çıkmıyor, çünkü iktidarı kendileri için bir hak şeklinde algılayan ve halkı da cahil, her an kolayca aldatılabilecek yığınlar, adeta güdülmesi gereken bir sürü gibi gören seçkinci anlayış gerek yasal, gerekse de siyasal zihniyet itibariyle hâlâ çok etkin! Türkiye'de siyasi sistemin yapılanmasına baktığımız zaman temelde halkın iradesini yansıtmayan, bilakis ona karşı konumlanmış bir sistem gerçeği ile karşılaşıyoruz. Bu durum kaçınılmaz biçimde otoriter bir tahammülsüzlük rejimini ve beraberinde dayatmacı, zorba, darbeci yaklaşımları besliyor.

Halkı ve halkın tercihlerini, taleplerini adeta sürekli kollanması, kendisine karşı tedbir alınması gereken tehlike kaynağı olarak gören anlayış, resmi ideolojiden güç almakta. Resmi ideoloji ise baskıcı yasal mevzuat ve bürokratik oligarşik yapılanma şeklinde bir kıskaç ile toplumu sindirme, hizaya getirme işlevini icra etmekte. Ama buna rağmen zaman zaman toplumun talepleri bu kıskacı zorluyor ve işlemez hale getirebiliyor. İşte o zaman darbe, askeri müdahale denilen açık hukuksuzluk ve ahlaksızlık yöntemi devreye sokuluyor.

- Yeni anayasa bu sistemi düzeltir mi?

- Yeni anayasa mevcut birtakım aksaklıkları, çelişkileri giderebilir, hak ihlallerini azaltabilir ama sistemin genel yapısında ortaya çıkan bu temel çelişkiyi, bu sıkıntıyı tümüyle ortadan kaldıramaz.

- Neden?

- Çünkü yeni anayasa da aynı resmi ideoloji şablonunu esas almak suretiyle geliştiriliyor. Darbeci zihniyetin beslendiği paradigma, meşruiyet kaynağı olan Kemalist resmi ideoloji ile hesaplaşmayı göze alamayan hiçbir yasal düzenleme, siyasal tavır ya da eylem bu anlamda sistemin temel çarpıklığını gidermeye muktedir olamayacaktır.

- Bu sıkıntıyı yeni anayasa değilse, ne düzeltir?

- Öncelikle halkı adam yerine koymayan, halkı cahil bir yığın, kendilerini de aydınlanmış ve halka nasıl yaşaması gerektiğini vazetme konumunda gören seçkincilik anlayışının sorgulanması lazım. Doğduğunuz andan itibaren başlayıp, cenaze törenimize kadar bizi kuşatan resmi ideoloji tahakkümünün sona ermesi için toplumun köle olmadığını, kendisine dayatılanın adeta bir kader olmadığını anlaması lazım. Yani halkın, iradesine sahip çıkması ve dayatmalara boyun eğmemesi lazım. Kısacası "değişmez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddeler" mantığıyla gerçekleşecek düzenlemelerden daha derin, daha nitelikli bir değişim, toplumsal bir dönüşüm gerekiyor.

- Peki, resmi ideoloji ile nasıl hesaplaşılacak?

- Öncelikle siyasal sistem açısından yapılacakları düşünecek olursak, mesela şunu görüyoruz: Türkiye'de farklı siyasal partiler var, bunlar farklı toplumsal kesimleri temsil ediyor ama yasal düzlemde hepsi Kemalist olmak zorunda. Bugün için artık hiçbir tutarlılık içermediği anlaşılmış, modası geçmiş bir ideoloji olmasına rağmen ben isteyenin Kemalist olma hakkına sahip olduğunu düşünüyorum. Elbette insanların Kemalizmi de seçme hakları olmalıdır. Ama bu tercihlerini başkalarına dayatmamak şartıyla! Kemalist anlayışa sahip insanlar ya da partiler, partilerden bir parti olmayı kabul ederlerse, yani eşit şartlarda rekabeti, diğer partilerle mücadele etmeyi kabul ederlerse buna kimsenin diyeceği bir şey olmaz, ama bütün partilerin kendisine tabi olmak zorunda oldukları bir anlayış, bir üst ideoloji, bir resmi ideoloji konumunda Kemalizmi dayatacak olursanız, o zaman siyasi partilerin de, sivil toplumun da, eğitimin de, kültürün de tümünün içinin boşaldığını görüyorsunuz. Bu noktadan itibaren dayatma ve tahakküm başlıyor. Darbeci anlayış da bunun ileri bir noktası sadece, bir sonucu! Bu öyle bir tahakküm ki, sadece bir dönemde yaşamış olan insanları değil, nesiller boyu tüm toplumu kuşatıyor.

- Müslümanlar olarak bizim tavrımız ne olmalı peki?

- Biz Müslüman olarak yalnızca Allah'a kul olmanın gereğine inanırız, sadece Allah'a ibadet ve itaat ederiz. Kainatı ve bizi yoktan var eden Rabbimizin hükümlerinin kıyamete kadar geçerli olduğunu kabul ederiz ama asla buna inanmayan insanlara "İnanmak zorundasın" demeyiz. Bu bir iman, tercih meselesidir. İnanan insanlar buna uyarlar, inanmayanlar da inanmazlar.

Oysa cari sistem ise beşeri kanunlarını, insan ürünü ilkelerini mevcut ve gelecek nesillere dayatma çabasında. 50- 100 yıl evvel sistemin temel düsturlarını belirleyen güçlerce ortaya konulan kurallar, değişmez ve değiştirilmesi dahi teklif edilemez ilkeler şeklinde sunulan çerçeve marifetiyle bugünümüz belirlendiği gibi, geleceğimiz de şekillendirilmek isteniyor.

- Kabul etmiyorsanız bu konuda ne yapıyorsunuz?

- İmkanlar ölçüsünde mücadele ediyoruz. Siyasal, sosyal, kültürel alanda mücadele ediyoruz. Bu anlayışın dayatmacı, cahili, tağuti niteliğini ortaya koymaya, insan haklarına aykırı olduğunu insanlara anlatmaya, toplumu bu noktada bilinçlendirmeye ve toplumsal muhalefeti güçlendirmeye çalışıyoruz. Gerek dernek çalışmalarımızla, gerekse de yayın faaliyetlerimizle duyarlılıkları artırmaya gayret ediyoruz. Bunun uzun süreli bir mücadele olduğunu düşünüyor, bedeller ödenmesi gerektiğini biliyoruz. İslami kimliğimiz, tebliğ ve davet sorumluluğumuz çerçevesinde maruz kaldığımız dayatmalara karşı halkı bilgilendirmeye çalışıyoruz. Adaletten ve onurdan yana herkesin cari zulüm sistemine karşı çıkması gerektiği konusunda ortaya konulan çabalara katkıda bulunmaya gayret ediyoruz. Nitekim bu çabalarımızdan ötürü Özgür-Der hakkında süregelen davalara ek olarak, halen kapatma davası devam etmektedir.

- Günümüze geldiğimizde 27 Nisan e-muhtırasını ve Genelkurmay Başkanlığı'nda hazırlandığı ileri sürülen "İrticayla Mücadele Eylem Planı"nı nasıl değerlendiriyorsunuz?

- İrticayla Mücadele Eylem Planı tartışmasında çok çarpıcı hususlar var. Belgenin kendisi bizatihi sistemin ne kadar hukuksuz bir işleyişe sahip olduğunu çok net bir şekilde ortaya koyuyor. Daha ilgincinin ise bu tartışmanın ortaya çıkarttığı ikiyüzlülük olduğunu düşünüyorum. Sahte mi gerçek mi tartışmasıyla belge sulandırılmak ve belgenin ortaya çıkarttığı hukuksuzluk bir şekilde örtülmek isteniyor.

Darbeciler bunu her zaman yapıyorlar. Şunu görmek lazım: Bu darbe planındaki imza sahte olsa ne fark edecek? Niçin bu belge bu kadar tartışma konusu oldu? Çünkü bu belgenin altında imzası bulunan görevliler ve daha önemlisi belgenin hazırlandığı kurum geçmişten bugüne bu tür oluşumların içerisinde defalarca yer aldı. Belgenin sahte olduğunu ifade edenler, örneğin belgenin orijinalinin nerede olduğunu soranlar hiç mi tarihe bakmıyorlar? Belgenin orijinalini arayanlar 27 Mayıs'a, 12 Mart'a, 12 Eylül'e, 28 Şubat'a, 27 Nisan'a baksınlar, orada belgenin orijinalini görürler. Belgenin orijinalini arayanlar Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'un 14 Nisan tarihinde Harp Akademileri'nde yaptığı konuşmaya baksınlar! Ordu içerisinde hazırlanmış fişlemeler, andıçlar, hedef göstermeler, Ergenekon olayı başlı başına bu belgenin doğru olduğunun ispatı değil mi?

Asıl odaklanılması gereken nokta bence hükümetin askerle uzlaşma konusundaki iyimser tutumunun temelsizliğinin açığa çıkmasıdır. Bunca yaşanan olaydan sonra hâlâ asker merkezli olarak bu tür planların yapılıyor olması darbeci zihniyetin kolay kolay uzlaşma noktasına gelmeyeceğini, kendisine yasalarda belirtilmiş çerçevenin içine sığmayı asla kabul etmediğini, kabul etmeyeceğini ortaya koyuyor diye düşünüyorum. Dolayısıyla yapılması gereken şey karşı tarafın insafa gelmesini beklemek değil, hukuk çerçevesince hadlerini bildirmek, konumlarını net bir şekilde çizmek ve ülke sınırlarının korunması haricinde hiçbir görevlerinin olmadığını; siyasal, sosyal, kültürel politikaları belirleme, topluma nizamat verme eğilimi içerisine girmemeleri gerektiğini net bir şekilde belirlemektir.

- 27 Nisan muhtırasını yazdığını ifade eden Yaşar Büyükanıt'ın yargılanması lazım dediniz. Peki, bu yargılama nasıl olmalı?

- Aslında bu askeri yargı meselesi tam anlamıyla saçmalık dizisi şeklinde devam ediyor. Askeri yargı dünyanın başka yerlerinde de var ama, Türkiye'de alabildiğine şişmiş ve bütün alanları kapsar hale gelmiş durumda. Bu, hukukun genel ilkeleri ile çelişir.

Öncelikle askeri mahkemeler olacaksa bu yalnızca ordu içerisinde, kışla içerisinde gelişen disiplin suçlarıyla alakalı konularla ilgili olmalıdır. Doğrudan toplumu, sivilleri ilgilendiren hiçbir konuda askerlerin yaptığı işlerin adli yargının dışına çıkartılması ve askeri mahkemelere taşınması doğru değildir. Dolayısıyla siyasi müdahale eylemi, Cumhurbaşkanı'nın seçilmesine engel olma girişimi doğrudan darbecilik kategorisinde ele alınması gereken bir suçtur ve bu suçun askeri mahkeme ile bir ilişkisi olduğunu düşünmüyorum. Mantık da bunu gerektirir. Türkiye'de farklı memur kadroları var. Örneğin doktorlar sağlık mahkemesinde, öğretmenler eğitim mahkemesinde, polisler emniyet mahkemesinde yargılanmadıkları gibi, askerlerin de işledikleri suçlarla ilgili olarak adli mahkemelerde yargılanmaları gerekir.

- Son eylem planının askeri savcılıkça soruşturulmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

- Ne söylenebilir ki, Türkiye'nin militarist geleneğine uygun bir gelişme! Ama açıktır ki, bu gelenek kirli bir gelenek. Eskiyi bir kenara koyalım, en son Şemdinli davasında, Atabeyler davasında neler yaşandığını görmedik mi? Ondan önce 28 Şubat'ta Köstebek davasında sanıklara isnad edilen suçlarla ilgili delil olmadığından beraat ettiren, cezalandırmayan askeri hakimlerin sürgün edilmeleri, hatta ordudan ihraç edilme vakalarını yaşamadık mı?

Aynı şekilde Şemdinli olayında cinayetle suçlanan ve kırkar yıl ceza alan astsubayların daha sonra Yargıtay'da cezaları bozularak askeri mahkemeye sevk edildiğini ve çıkartıldıkları askeri mahkemede ilk duruşmada tahliye edildiklerini görmedik mi? Tüm bu tabloya bakıp toplumun askeri yargıya güvenmesi mümkün olabilir mi?

- AK Parti'nin belge hakkında suç duyurusunda bulunması doğru bir yaklaşım mı?

- Önceki gelenek açısından, sivillerin askerler karşısındaki ezik, özür dileyen, geçiştiren tavırlarıyla kıyaslandığında AK Parti'nin suç duyurusunda bulunması gerçekten ileri bir adım. Ama yetersiz! Neden, çünkü siyasal iktidarın hukuka başvuru haricinde siyaset düzeyinde de yanlış yapanlarla ilgili yaptırımlarının olması icap ederdi.

- En ufak bir durumda siyasilerin istifaları istenirken bu kadar tartışmaya rağmen Genelkurmay Başkanı'nın istifasının gündeme gelmemesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

- Türkiye'de maalesef apoletli bir medya var. Türkiye'de militarizmi içselleştirmiş, militarizme iman etmiş hatta çoğu zaman askerlerden daha militarist düşünmeye alışmış bir medya gerçeği var. Aynı olgu, sadece medya ile de sınırlı değil. Militarizmin kabaran dalgası üzerinden bir yerlere ulaşma hesapları yapan siyasi kadrolar da mevcut.

- Son eylem planı, cunta tavrı olarak mı, yoksa Genelkurmay'ın iradesi olarak mı algılanmalı?

- Bu noktada Türkiye'de örgütlenme anlamında bir cunta geleneği var. Dolayısıyla cunta olmamıştır, cuntalar kurulmamıştır diyemeyiz. Fakat en azından Türkiye'nin darbe geleneğine bakıldığında en azından 12 Mart'tan bu yana bütün darbelerde hiyerarşik bir işleyişin olduğunu görüyoruz. Nitekim en son 27 Nisan bildirisini hatırlayacak olursak, Genelkurmay eski Başkanı bizzat kaleme aldığını söyledi. Aslında tutarlı bir hukuk sitemi mevcut olsaydı, zat-ı âlilerinin derhal yargılanması gerekirdi.

HÜSEYİN KULAOĞLU / VAKİT