MURAT KURT

Camı tıklatan adam

Geçenlerde bir ikindi vakti, alışverişten çıkmış, arabaya binmiş, hareket için tam vitese atmıştım ki camı biri tıklattı. Tanımadığım bir adam. Arkayı işaret edip lastiğin inik olduğunu söyledi, sonra bir şey beklemeden yürüyüp gitti. İndim, baktım. Gerçekten inikti; eğilmeye gerek kalmadan görülecek kadar.

O akşamın planı bozuldu. Geç kaldım, birkaç işi ertesi güne bıraktım, lastikçinin önünde bir saat bekledim. Beklerken düşündüm: adam beni durdurmuştu. Gitmek istediğim yere gitmemi engellemiş, işimi aksatmıştı. Ama ona kızmak aklımın ucundan geçmedi; tersine, içimi ısıtan bir şey vardı.

Kimse böyle bir şeye kısıtlama demez. Sebebi basit: adamın niyetinden şüphe etmedim. Demek ki bir hareketin engel mi iyilik mi olduğuna karar verirken yalnızca yapılan işe bakmıyoruz, yapanın bizim hakkımızdaki niyetine de bakıyoruz. Aynı hareket, iki ayrı niyetin elinde iki ayrı şeye dönüşüyor.

Peki o adam lastiği nasıl gördü de ben görmedim? Gözü benimkinden elbette keskin olduğu için değil. Arabanın dışında duruyordu, ben direksiyondaydım. Oturduğum yerden arka tekerleğe bakmam mümkün değildi, ne kadar dikkatli olsam da.

İnsanın kendi hayatı karşısındaki hâli de böyle. İçindeyiz. Alışkanlıklarımızın, ilişkilerimizin, arzularımızın ortasında yaşarken nereye doğru gittiğimizi göremiyoruz. Bir alışkanlığın bizi nasıl değiştirdiğini, bir ilişkinin nereye sürüklediğini, verilmiş bir kararın neye mal olduğunu çoğu zaman yıllar sonra fark ediyoruz. Kendimiz hakkında yanılmamızın sebeplerinden biri bu olmalı: hayatın dışına çıkıp ona bakamıyoruz.

Bir şey daha var. O adamın beni uyarmak gibi bir mecburiyeti yoktu. Benden bir şey istemedi, karşılığında bir şey almadı, sussa kimsenin haberi olmayacaktı. Karşılıksız iyilik her zaman temiz niyetin ispatı sayılmaz; dolandırıcılar da tam bu güvenden beslenir. Yine de ortada bir çıkar görünmediğinde insan daha kolay durur, daha kolay dinler. Çünkü o an karşısındakinin kendisi için değil, kendisi hakkında konuştuğunu düşünür.

*

Birkaç gün sonra olay yeniden aklıma geldi. Benim göremediğim şeyi görmüştü o adam. Beni birtakım şeylerden alıkoymuş, o akşamın planını bozmuş, ama daha büyük bir sıkıntıdan uzak tutmuştu. Yine de haber vermekle yetinmişti; durup lastiğe bakmak da duymazdan gelip gitmek de bana kalmıştı.

Sonra Allah'ın haram kıldıkları düştü aklıma. Orada durum başka. Allah bize haber vermekle kalmamış, hüküm de koymuştu. Peki neden? Bir şey neden haram kılınır?

Bu soruyu sormakta bir sakınca görmüyorum. Hz. İbrahim’in ölüleri nasıl dirilttiğini sorması gibi bir şey bu. “İnanmıyor musun?” denildiğinde “İnanıyorum, kalbim mutmain olsun diye” demişti. Soru geri çevrilmedi, cevap verildi. Kur'an'ın üslubuna ters düşen bir şey değil sormak.

Üstelik Kur'an pek çok yerde hükmü bildirirken o hükmün insan hayatındaki karşılığını da gösterir. İçki ve kumar ayetleri bunun en açık örneği:

“Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytan işi birer pisliktir; onlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz.” Şeytan, içki ve kumar yoluyla aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi?” (Mâide 90-91)

İki ayet arka arkaya geliyor ve ikisi birlikte bir yol çiziyor. Önce yasak konuyor, sonra o yasağın neyin önünde durduğu gösteriliyor: insanın insanla ilişkisi, insanın Rabbiyle ilişkisi. Sondaki cümle ise emir kipinde bile değil. Artık vazgeçtiniz değil mi? Anlatıyor, sonucu söylüyor, sonra kararı insanın önüne bırakıyor.

Ne var ki her hükmün gerekçesi aynı açıklıkta bildirilmiş değil. Bazısının hikmeti ortada, bazısını kısmen anlıyoruz, bazısını ne kadar uğraşsak kavrayamıyoruz. “Bana zararını ispat et, sonra uyarım” diyen kişi, farkında olmadan kendi muhakemesini son ölçü yapmış olur. Güven ise anlamaktan vazgeçmek değildir; anlamadığın yerde hükmün sahibini terk etmemektir.

Peki o sahip hakkında ne biliyoruz? Kur'an'ın en çok tekrarladığı şeylerden biri, Allah'ın kullarına zerre kadar zulmetmediği, insanların kendi kendilerine zulmettiğidir (Yûnus 44). Ne var ki zulmetmemek bir yokluktur; kötülüğün bulunmaması, iyiliğin istenmesiyle aynı şey değildir. Kur'an bir adım daha atar ve konuşan iradeyi kendi eliyle bir sözün altına sokar:

“De ki: Göklerde ve yerde olanlar kimindir? De ki: Allah'ındır. O, rahmeti kendi üzerine yazmıştır.” (En'âm 12)

Rahmeti kendi üzerine yazmak, kendini bağlamaktır. Hiçbir zorunluluğu olmayan bir irade, bir taahhüdün altına giriyor. Bize sınır çizen el, kapıya dikilmeden önce kendisi için bir sınır çizmiş.

O ikindi vakti camı tıklatan adamı tanımıyordum. Sözüne güvendim, çünkü bakmanın bir zararı yoktu; eğildim, gördüm, iş bitti. Ama bana sadece yolculuktan vazgeçmemi söyleseydi güler geçerdim; hatta anlamazdım bile. Tanımadığın adamın sözü ancak kendini ispat ettiği kadardır. Yıllardır tanıdığın biri aynı şeyi söylediğinde ise bakmadan durursun. Söz aynı sözdür; değişen, söyleyeni ne kadar tanıdığındır. Allah'a güvenmekte zorlandığını söyleyen birinin işi de burada başlar: kendini güvenmeye zorlayarak değil, tanıyarak. Önce tanımak, sonra güvenmek, sonra bırakmak.

Şimdi kelimenin kendisine gelelim. Haram ile mahrum aynı kökten türer bildiğim kadarıyla; biri yasaklananı, öbürü yoksun kalanı anlatır. Yani mahrumiyet, haramın bizim durduğumuz yerden görünüşüdür. Elimi uzatıyorum, sınır çıkıyor, içimde hemen bir hesap başlıyor: benden ne eksiliyor? Oysa insan her istediğinin kendisi için iyi olduğunu bilemez. Mahrum bırakmak, esirgemekten başka bir şey olabilir.

Kur'an'da bunun dikkat çekici bir örneği var. En'âm suresinde Allah, haram kıldıklarını okuyacağını söyleyerek bir liste açıyor. Şirkten söz ediyor. Hemen ardından anne babaya iyilik geliyor. Sonra yoksulluk korkusuyla çocukları öldürmemek, açık ve gizli kötülüklerden uzak durmak, yetim malına yaklaşmamak, ölçü ve tartıda adalet:

“De ki: Gelin, Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın; anne babaya iyilik edin… Yetimin malına, rüşdüne erişinceye kadar en güzel şekilde olmadıkça yaklaşmayın. Ölçüyü ve tartıyı adaletle tam yapın… İşte bu, benim dosdoğru yolumdur; ona uyun.” (En'âm 151-153)

Beni düşündüren şey şu: haram kılınanlar anlatılırken anne babaya iyilik de aynı çerçevenin içine giriyor. Demek ki sınır yalnızca insanın elini çektiği yerde kurulmuyor; bazen elini uzatması isteniyor. Bir yerde yaklaşma deniyor, başka bir yerde iyilik et, hakkı gözet, tartıyı tam yap deniyor. İkisinin arkasında duran aynı şey: ölçü. Haram, insanın elini çekmesi gereken yerin adıysa, iyilik de uzatması gereken yerin adı.

O yüzden “bana neyi yasakladı” sorusu tek başına eksik kalıyor. Yanında bir soru daha duruyor: beni neyden koruyor? Cevabı bazen hemen görüyoruz, bazen kısmen, bazen hiç göremiyoruz. Görmediğim yerde kolay bir yol beliriyor: hikmeti bilimle ispatlamak. İçki karaciğeri şöyle eder, faiz ekonomiyi böyle çürütür. Bilmek iyidir; ama güvenimi oraya dayadığım gün, güvenimi tanıdığım elden alıp laboratuvara emanet etmiş olurum. Bugün bir araştırmaya bakıp inanan, yarın başka bir araştırma çıktığında ne yapacak?

İnsan yine de yasağa önce kayıp gözüyle bakıyor. Kalem suresindeki bahçe sahiplerini hatırlayın. Ürünü sabah erkenden, kimseye duyurmadan devşirmeye karar vermişlerdi; yoksula pay düşmesin istiyorlardı. Bahçeye vardıklarında onu tanınmaz hâlde buldular. Ağızlarından ilk çıkan söz şu oldu:

“Hayır, biz mahrum bırakılmışız!” (Kalem 27)

Ne tanıdık bir cümle. Oysa mahrumiyet bahçe karardığında başlamamıştı; yoksulu mahrum etmeye karar verdikleri gece başlamıştı. İçlerinden insaflı olanı hatırlattı, ancak ondan sonra teşhis düzeldi:

“Rabbimizi tesbih ederiz; doğrusu biz zalimlermişiz.” (Kalem 29)

İnsan kendi kaybını hemen görüyor; başkasına yaşattığı kaybı fark etmesi yıllar alıyor. Belki haram karşısındaki ilk bakışımız da bu yüzden yanılıyor.

Bunun bir de tersi var. İnsan bazen Allah'ın haram kılmadığını kendine haram eder, helali daraltır, kendi korkusunu takva zanneder. Kur'an tam burada da soruyor:

“De ki: Allah'ın kulları için çıkardığı süsü ve tertemiz rızıkları kim haram kıldı?” (A'râf 32)

İki ayrı sapma var demek ki. Biri, Allah'ın haram kıldığını hafife almak: ben istiyorum, öyleyse haram olmamalı. Öbürü, helal olanı kendine yasaklamak: ben korkuyorum, öyleyse haram olmalı. İkisinde de ölçü Allah'ın elinden alınıp insanın eline geçiyor. O yüzden kendime sormam gereken bir soru var: Allah'ın hükmüne mi uyuyorum, yoksa kendi korkularımı Allah'ın hükmü gibi mi görüyorum?

Bir de itiraf edilmesi gereken bir taraf var. Mahrumiyet acıtır. Yasak arzuyu sihirli biçimde ortadan kaldırmaz; insan bir şeyi gerçekten ister, o şey elinden alınır ve buna içerler. İçerlemediğini söyleyen ya kendini kandırıyordur ya da o şeyi zaten hiç istememiştir. İmtihan da hiçbir şey istemeyenin önünde durmaz. İstediği hâlde elini çekebilenin önünde durur. Güven, arzunun bitmesi değildir; arzu tam oradayken Allah'ın ölçüsünü kendi arzunun önüne koyabilmektir.

O adamı bir daha görmedim. Yüzünü de hatırlamıyorum; doğrusu o gün yüzüne doğru dürüst baktığımı bile sanmıyorum. Aklımda kalan tek şey camı tıklatışı. İki kere, aceleyle. Duymasaydım yola çıkacaktım; yol da uzundu.

YAZIYA YORUM KAT
Önceki ve Sonraki Yazılar
MURAT KURT Arşivi