1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. Ankara ile işbirliği, Veliaht Prens’in “Yeni Suudluluğu” için ne ifade ediyor?
Ankara ile işbirliği, Veliaht Prens’in “Yeni Suudluluğu” için ne ifade ediyor?

Ankara ile işbirliği, Veliaht Prens’in “Yeni Suudluluğu” için ne ifade ediyor?

“Yeni Suudluluk”,  Suudi Arabistan’ın artık Ortadoğu’nun yüklerini bütünüyle omuzlamaya istekli olmadığını da ifade eden bir kavram. Bu noktada, Türkiye ile yükleri belli ölçüde paylaşması ve yapıcı iş birlikleri kurması olası.

06 Şubat 2026 Cuma 14:30A+A-

Ankara ile İş Birliği, Veliaht Prens’in “Yeni Suudluluğu” İçin Ne İfade Ediyor?

Betül Doğan Akkaş / Perspektif


 

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Salı günü Suudi Arabistan’a bir ziyaret gerçekleştirdi. Bu ziyaret, Aralık ayında Birleşik Arap Emirlikleri ile Riyad arasında Yemen’deki çıkar çatışmaları nedeniyle yaşanan gerilimin ve İsrail’in Somaliland’ı bir devlet olarak tanımasının yükselttiği tansiyonun ortasında ve Türkiye’nin Pakistan-Suudi askerî paktına eklemlenme ihtimalinin belirdiği günlerde geldi. Tüm bu kritik dosyalarla birlikte  Suudi Arabistan, Yemen’deki hâkimiyetini öne çıkaran proaktif bir bölgesel çizgiye dönüyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Riyad ziyareti çerçevesinde asıl soru ise Ankara ile iş birliğinin, Veliaht Prens’in “Yeni Suudluluğu”  için ne ifade ettiği. 

Veliaht Prensin Suudi Arabistan Tahayyülü

Veliaht Prens Muhammed bin Selman, 2018’de Cemal Kaşıkçı’nın öldürülmesinden bu yana büyük ölçüde daha düşük profilli bir bölgesel politika izlemiş ve odağını iç politikadaki vizyonuna yöneltmişti. Bu durum bir tesadüfün sonucu değildi. Aksine, bilinçli bir stratejik tercihi yansıtıyordu. Veliaht Prens’in “Yeni Suudluluk” vizyonu, artık Arap dünyasının kolektif yüklerini taşımayan bir Suudi Arabistan tasavvuru etrafında şekilleniyordu. Bu tercih, Yemen ve Suriye’deki başarısız girişimlerin ve Filistin’de onlarca yıldır süren savaşın etkisiyle de meşru bir zemine oturmuştu.

Suriye’de Aralık 2024’ten itibaren yaşanan gelişmelerle birlikte Suudi dış politikası yeniden proaktif bir bölgesel profile dönmeye başladı. Riyad, Şam’daki olumlu dönüşümü ve Yemen’de BAE’nin saf dışı bırakılmasını kullanarak bölgesel liderliğini yeniden konumlandırmaya çalışıyor.

Türkiye’nin  dönüşen bu durumun bölgesel yansımalarında olası katkılarını tartışmadan önce, Veliaht Prens’in “yeni Suudluluğunu” tanımlamak gerekiyor.

Daha önceki yazılarda bahsettiğim üzere “Yeni Suudluluk”, 2017’den bu yana adım adım inşa edilen bir sosyal, siyasi ve ekonomik mikro kimlik tahayyülü. Bu proje, krallığın “2030 Milli Vizyonuna” dayanıyor.  Bu vizyon, önerdiği ekonomik ve iklim odaklı politikalara ek olarak, Suudlulara sosyal ve siyasi olarak yeni yaşam tarzları, turizm olanakları ve yeniden kurgulanmış bir tarih anlatısı sunuyor. Ancak bu parlak dönüşüm, kimlerin, hangi koşullarda bu kimliğe dahil olacağı ölçüde toplumsal kabul görüp başarılı bir ulus inşasına dönüşebilir. 

Bu proje yalnızca yasaları reforme ederek sosyal hayatı rahatlatmak ya da piyasaları uluslararası ve bölgesel yatırımlara açmakla sınırlı değil, mekânı ve kimliği yeniden hayal etmeye yönelik politik iddialara sahip. NEOM, The Line, Mukab ve tarihi Diriye’nin yeniden geliştirilmesi gibi mega projeler, kozmopolit, modern ve geleceğe dönük bir “Yeni Suudluluk” fikrini somutlaştırıyor. Bu projeler, hızla değişen genç bir toplumda meşruiyeti pekiştirme çabası olarak da tanımlanabilir.

Vizyon kapsamında yükselen konut inşaatları, yenilenen eski mahalleler ve tarihi alanlar ile mega projeler, yeni kimliğin inşasında kullanıyor. Bu yeni inşa mekânları yalnızca birer ekonomik yatırım değil, aynı zamanda yeni bir yaşam tarzının sembolü olarak da sunuluyor.

El-Ula ve Diriye gibi projeler, Suudi Arabistan’ın derin tarihini öne çıkaracak şekilde yeniden kurgulanıyor. Ülke, Mekke, Medine ve Vehhabi kültürünün ötesinde bir küresel Arap mirası olarak konumlandırılıyor. Diriye, Suudi devletinin doğum yeri olarak öne çıkarılırken, İslam geleneğinde lanetlenmiş bir kavimle ilişkilendirildiği için uzun süre ziyarete açılmayan El-Ula, Nebati ve İslam öncesi tarihin temsil edildiği bir vitrine dönüşüyor. Sedra, Warefa ve Alarous gibi konut projeleri, ailelerin güvenli, modern ve çevreye duyarlı topluluklarda yaşayabileceği yerler olarak pazarlanıyor. Tanıtım videolarında koşu yapan genç Suudlular, kamusal alanlarda kadın-erkek karışık gruplar halinde bir araya gelen aileler ve kentsel mekânlarda özgürce hareket eden kadınlar gösteriliyor. Bu imgeler, modern ve ılımlı fakat kültürel olarak özgün bir toplumu betimliyor. 

“Beyrut Değil, Riyad”

Krallığa yaptığım son ziyaretimde, özellikle kadınlar ekseninde yaşanan bu toplumsal dönüşümü birinci elden gözlemleme şansım oldu. Yalnızca kadınların siyah abayalarını -diğer Körfez ülkelerinde olduğu gibi-renklendirmeleri, abayaların önünü açmaları veya başlarını örtmeden yalnızca abaya kullanmaları değil, örneğin diğer beş Körfez ülkesinde olduğu gibi geç saatlerde ve yanlarında mahrem olmadan restoranlarda oturabilmeleri ve nargile içmeleri daha önce Suudi Arabistan’da gördüğümüz şeyler değildi. Elbette hala peçe takan, yahut abayasını tamamen kapalı şekilde ve başörtüsüyle kullanan kadınlar var ama öncesinde görmediğimiz şekilde sosyal olarak daha liberal formlarda giyinen kadınlar da gördüm. Muhammed bin Selman’ın etkisiyle oluşan bu dönüşüm, fark edilmemesi imkânsız şekilde göz önünde. Bu, benim şahsi kanaatim olmasının ötesinde, ziyaretim esnasında fikir alışverişinde bulunduğum Suudlu meslektaşlarıma da sorduğum ve benzer şekilde yorumladıkları bir durum. Kendimi Riyad’da değil de Beyrut’ta yahut Kuveyt’te gibi hissettim. 

Araba süren kadınlar görmekle beraber, Körfez genelinde yaygın olduğu üzere şoförle seyahat eden gruplar daha yaygındı. Hem şehirlerin çok kalabalık hem de trafiğin kötü olması, yalnızca Suudlu kadınları değil yabancıları da taksi kullanmaya teşvik ediyor. Örneğin ben taksi uygulaması üzerinden şoför çağırırken birkaç kez kadın şoför tercih ettim ve bu da önceden elbette olmayan bir seçenekti.

Bu sosyal dönüşümlere ek olarak, yeniden şekillenen bir tarihi anlatı da var. 2022’de resmi bayram olarak kutlanan “Kuruluş Günü”nün ilan edilmesiyle birlikte, Suudi Arabistan’ın kuruluş tarihi, Suudluların Vehhabi ulema ile ittifak kurduğu 1744’ten, bu ittifaktan önce kurdukları Diriye Emirliği’nin başlangıç tarihi olan 1727’ye çekildi. Yani, Suudi Arabistan’ın resmi tarih anlatısı, Vehhabi ulemanın Suudlularla ittifakı üzerine kuruluyken, yeni tahayyül Suud Devleti mitini Vehhabilik öncesi döneme taşıdı. Bu sayede hem Vehhabiliğin kuruluş aşamasındaki rolü daha az vurgulandı hem de Suudilerin 18. yüzyıldan bu yana Arabistan’da bir beylik yönetmiş mikro-kimlikleri öne çıktı. Bu ince ama önemli değişiklik, devleti Vehhabilerle uzun süredir devam eden ortaklığından uzaklaştırarak, meşruiyetin merkezine kraliyet ailesini yerleştiriyor. Ders kitapları, ulusal kutlamalar ve resmi söylemler artık bu güncellenmiş köken anlatısını pekiştiriyor.

Bu bağlamlarda “Yeni Suudluluk”, hem yurttaşlarına hem de dünyaya istikrar odaklı ve modern bir krallık imajı yansıtmayı amaçıyor. Ancak bu mikro kimlik, tamamen yukarıdan aşağıya kurgulanarak başarıya ulaşabilir mi? Bu, Suudilerin yeni tarih, miras ve yaşam tarzı anlatılarını benimseyip benimsemeyeceğine ya da alternatif aidiyet biçimleri üretip üretmeyeceğine bağlı olarak şekillenebilir. Bu denklem içinde, Veliaht Prens’in  2017’den bu yana ağırlıklı olarak iç politikaya odaklanması tesadüfi değildi.

Bölgesel Ölçekte Yeni Suudluluk

Peki, bu Suudluluk tahayyülü bölgesel ölçekte nasıl bir projeksiyona sahip? 

2015-2017 arasında Suriye ve Yemen’de daha proaktif politikalar izlense bile, krallığın bölgesel stratejisi, yapıcı ve kurumsal bir diplomatik profil sergileme üzerine kurulmuştu. Bu dönemde Veliaht Prens, şahsi olarak riskler almayı tercih etmedi. Bu politika, devlet-dışı aktörlerin ve silahlı grupların öngörülemez politikalarına ve belirsizliklere gebe dönüşümlere tepkili ve statüko odaklı bir bölgesel stratejiye sahip. Tam olarak bu nedenle, Mısır, Libya, Suriye ve Filistin dosyalarında riskli adımlardan uzak ve istikrar odaklı kurumsal çabalar görüyoruz. Muhammed bin Selman, kendi liderliğini ve dış politika inisiyatifini hiçbir bölgesel krizde öne çıkarmıyor. Bu noktada, BAE’nin Yemen’de ayrılıkçı Güney Geçiş Konseyini; Afrika boynuzunda Somaliland ve Sudan’daki ayrılıkçı eğilimleri desteklemesi ve İsrail’le ilişkisini devam eden soykırıma rağmen öne çıkarması, Riyad’ın öncelikleri ile uyuşmuyor.  Ve bütün bu örnekler içinde, Ankara ve Riyad istikrar çağrısı yapan iki devlet olarak öne çıkıyor.Bölgesel istikrar her iki devlet için tamamen aynı şeyi ifade etmese de özellikle Suriye, Somali, Sudan ve Libya gibi ortak çıkar alanlarında onları yakınlaştırabilir.  

“Yeni Suudluluk”, krallığın önceki liderleri dönemindeki dış politika yaklaşımlarından farklı olarak, Suudi Arabistan’ın artık Ortadoğu’nun yüklerini bütünüyle omuzlamaya istekli olmadığını da ifade eden bir kavram. Bu noktada, Türkiye ile yükleri belli ölçüde paylaşması ve yapıcı iş birlikleri kurması olası. Ancak öncelikler farklılaşabilir. Örneğin, Suudi Arabistan için asıl güvenlik sorunu Yemen’ken, Türkiye için Suriye’deki istikrar kritik öneme sahip. Fakat, iki krizin birbirinden tamamen bağımsız olmaması ve Suriye’nin yeni halinde Suudi Arabistan’ı Türkiye ile iş birliğine teşvik etmesi, ortak çıkarları vurgulayan gerçekler.  

Bu noktada Türkiye’nin bölgesel rolü, savunma sektöründe müttefik hâle gelmesi, Gazze müzakerelerinde yer alması ve Afrika ile Yemen’de -devlet dışı milisler yerine- devletçi statüko güçlerini desteklemesi, Riyad ile Ankara’yı yakınlaştırıyor ve Veliaht Prens’e BAE’nin son dönemde Suudi ve diğer medya organlarında tasvir edildiği gibi müdahaleci politikalardan ziyade bölgesel istikrarı koruyabileceği bir manevra alanı sunuyor. 

Salı günkü ziyarette Suudi Arabistan ve Türkiye’nin ortak yayınladığı bildiride, İsrail’in Somaliland’i tanımasının reddedilmesi ve Somali’nin toprak bütünlüğünün desteklenmesinin ortak bir tutum olduğu ilan edildi. Cumhurbaşkanı Erdoğan da Eş-Şark El-Avsat’a verdiği röportajda İsrail’in Somaliland’i tanımasını “gayr-ı meşru ve hükümsüz” olarak nitelendirdi.

Ankara, ziyaret esnasında Yemen’de  birleşik ve merkezi  bir yönetimi destekleyen pozisyonunu sürdürdü; bu da Güney’deki ayrılıkçı unsurların Yemen denkleminden tasfiyesi konusunda Riyad’la benzer bir çizgide durduklarını gösteriyor.

Erdoğan’ın ziyareti, Somaliland ve Sudan’ın statüsü, Gazze’deki barış süreci ve İsrail’in Suriye’den derhal çekilmesi çağrısı gibi konularda ortak tutumların ilanına dönüştü. Cumhurbaşkanı Erdoğan Türkiye’nin Suriye politikasının temel ölçütünü, “Komşularını tehdit etmeyen, terör örgütlerine güvenli liman sağlamayan ve toplumu eşit vatandaşlık temelinde kucaklayan bir ülke” olarak tanımladı. Suudi Arabistan, Suriye’de Arap aşiretleriyle diplomatik ve sahadaki temaslarını sürdürerek Ahmed el-Şara otoritesi altındaki merkezi gücü pekiştirmeye çalışıyor. Riyad ve Ankara, Suriye’de olası bir radikalleşme ya da yerel gerilimi önleme konusunda hemfikirler. 

Savunma sanayi iş birlikleri, ikili ilişkilerin merkezinde yer alıyor. Suudi Arabistan’ın milli savunma sanayisi şirketi, savunma alanında yerli ve milli bir üretim hedefiyle Aselsan, FNSS, Baykar Tech ve Nurol Makina gibi önde gelen Türk savunma firmalarıyla teknoloji transferi odaklı anlaşmalar imzaladı. Ortak bildiriye göre, salı günü gerçekleşen ziyarette Riyad ve Ankara, önceden imzalanan savunma anlaşmalarına ek olarak, uluslararası suçların ve terörizmin önüne geçmeyi amaçlayan çok taraflı platformlardan yararlanmak da dâhil olmak üzere mevcut savunma iş birliği anlaşmalarını aktive etme konusunda mutabık kaldılar.  Cumhurbaşkanı Erdoğan bu girişimi, ziyaret sırasında verdiği röportajda ekonomik iş birliğinin ötesine geçmeyi amaçlayan ‘istişarelerin genişletilmesi’ adımı olarak tanımladı.

Açık olan şu ki Suudi Arabistan, hem yerel hem de bölgesel siyasette yeni bir imaj ve ona eşlik eden yeni ortaklıklar inşa etme çabasında. Ancak bu girişimlerin başarı ve sürdürülebilirliğinin ne ölçüde olacağı henüz belirsizliğini koruyor.

 

 

HABERE YORUM KAT