1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. Aksa Tufanı’nı yeniden okumak: Hamas, direnişi nasıl resmediyor?
Aksa Tufanı’nı yeniden okumak: Hamas, direnişi nasıl resmediyor?

Aksa Tufanı’nı yeniden okumak: Hamas, direnişi nasıl resmediyor?

Mehmet Rakipoğlu, Hamas’ın Aksa Tufanı anlatısını işgal, direniş ve meşruiyet eksenlerinde yeniden inşa etmesini değerlendiriyor.

14 Ocak 2026 Çarşamba 17:00A+A-

Aksa Tufanı’nı Yeniden Okumak: Hamas, Direnişi Nasıl Resmediyor?

Mehmet Rakipoğlu / Fokus+


 

24 Aralık 2025 tarihinde Hamas “Our Narrative… Al-Aqsa Flood: Two Years of Steadfastness and the Will for Liberation” başlıklı bir belge yayımladı. Bu belge bir anlamıyla 7 Ekim 2023’te gerçekleştirilen Aksa Tufanı ismiyle bilinen savunma taarruzu operasyonunu münferit, ani veya taktiksel bir olay olarak değil, uzun erimli bir tarihsel sürecin mantıksal sonucu olarak konumlandırmaktadır. Aksa Tufanı’nın yapısal çerçevesini çizen bu manifesto metninin temel varsayımı, Filistin davasının ve/veya İsrail sorununun geçici bir güvenlik sorunu değil, 1948 Nekbesi’nden bu yana devam eden yerleşimci-sömürgeci Siyonist bir yapı tarafından üretilmiş tarihsel bir çelişki olduğudur. Bu nedenle Aksa Tufanı, belgenin kendi ifadesiyle, “savaşın başlangıcı” değil, yetmiş yedi yıllık bir işgal rejiminin ürettiği kaçınılmaz bir kırılma anı olarak sunulmaktadır. 

Filistin’deki Siyonist işgale karşı meşru silahlı savunmayı tatbik eden direnişin bu anlatısında tarih, kesintili değil süreklidir. Nekbe, Nekse, Oslo süreci, Gazze ablukaları, Batı Şeria’daki yerleşimci terörünün artarak devam etmesi ve Kudüs’ün statüsüne yönelik saldırılar tek bir doğrusal çizgi üzerinde birbirine eklemlenmektedir. Özellikle Oslo sürecinin başarısızlığı, yalnızca diplomatik bir çöküş olarak değil, Filistinlilerin siyasal özne olma imkânlarının sistematik biçimde ortadan kaldırılması olarak yorumlanmaktadır. Yahudi yerleşimcilerin nüfusunun ve işgal ettikleri bölgelerin 1993’ten 2023’e neredeyse dört katına çıkmış olması, bu bağlamda müzakere söyleminin fiilen boşaldığının ampirik göstergesi olarak kullanılmaktadır. Böylece silahlı direniş, alternatifler tükenmişken ortaya çıkan bir “tercih” değil, yapısal olarak üretilmiş bir “zorunluluk” şeklinde çerçevelenmektedir. 

Belgede sıkça tekrar edilen “kaçınılmaz patlama” vurgusu, bu tarihsel sürekliliğin dilsel ifadesi olmaktadır. Gazze’nin on yedi yılı aşan kuşatma koşulları altında “açık hava hapishanesi”ne dönüştüğü, uluslararası sistemin ise bu durumu normalleştirdiği savı, Aksa Tufanı’nı olağanüstü değil, gecikmiş bir tarihsel tepki olarak sunmaktadır. Bu çerçevede Hamas, kendisini yeni bir şiddet döngüsünün faili değil, zaten mevcut olan İsrail’in ürettiği yapısal şiddetin görünür hale gelmesini sağlayan bir özne olarak konumlandırmaktadır. 

Direnişin meşruiyet inşası  

Belgenin ikinci temel ekseni, Aksa Tufanı operasyonunun ahlaki ve siyasal meşruiyetinin nasıl kurulduğudur. Hamas, bu noktada klasik Batılı tabirler olan isyan veya terör söylemini kesin bir dille reddetmekte; silahlı eylemi, işgal koşulları altında meşru kabul edilen bir direniş hali olarak tanımlamaktadır. Bu ayrım, yalnızca terminolojik değil, normatif bir çerçeveye de işaret etmektedir. Metinde, sivillerin hedef alınmasının reddedilmesi, bu normatif çerçevenin merkezinde yer almaktadır. “Sivillerin öldürülmesinin dinimizde, ahlakımızda ve eğitimimizde yeri olmadığı” vurgusu, direnişi etik bir sınırlar bütünü içinde tanımlama çabasının parçası olmaktadır. Bu bağlamda Hamas, Aksa Tufanı’na ilişkin İsrail kaynaklı iddiaları sistematik bir dezenformasyon kampanyasının ürünü olarak sunmaktadır. Cinsel şiddet ve sivil katliam iddialarının, Gazze’ye yönelik ateşkese rağmen halen süren soykırımı meşrulaştırmak amacıyla dolaşıma sokulduğu ileri sürülmektedir. Metnin dikkat çekici yönlerinden biri, bu iddialara karşı savunmacı bir dil kurmakla yetinmeyip, uluslararası ve tarafsız soruşturma çağrısını bizzat kendisinin yapmasıdır. Bu çağrı, Hamas’ın kendisini yalnızca askeri değil, aynı zamanda hukuki ve söylemsel bir mücadele içinde konumlandırdığını göstermektedir. 

Ahlaki meşruiyet anlatısı, İsrail’in Gazze’de yürüttüğü savaşın “soykırım” olarak tanımlanmasıyla tamamlanmaktadır. Belge, savaşın hedefinin esir takası veya güvenlik değil, Filistin toplumunun fiziksel ve demografik olarak çökertilmesi olduğunu ileri sürmektedir. Sivil altyapının sistematik biçimde yok edilmesi, açlığın bir silah olarak kullanılması ve medya erişiminin engellenmesi, bu iddiayı destekleyen başlıca unsurlar olarak sunulmaktadır. Böylece Hamas, kendi şiddetini “savunma amaçlı karşı-şiddet” olarak yeniden çerçevelerken, İsrail şiddetini varoluşsal ve yok edici bir saldırı olarak konumlandırmaktadır.

Bu ahlaki çerçeve, silahsızlanma ve Hamas’ın siyasal olarak dışlanması yönündeki uluslararası taleplere karşı da kullanılmaktadır. Belgeye göre, işgal devam ederken direnişin silahsızlandırılmasını talep etmek, Filistinlilerden topraklarından, uluslararası hukuk tarafından dahi verilmiş olan geri dönüş haklarından vazgeçmek ve tam anlamıyla teslimiyet istemek anlamına gelmektedir. Gazzeli direniş güçlerinin kendi imkanlarıyla ürettiği silahlar, bu anlatıda çatışmanın dışsal bir unsuru değil, İsrail işgalinin doğrudan ürünü olarak tanımlanmaktadır. Dolayısıyla direnişin ortadan kalkması, ancak işgalin sona ermesiyle mümkün olabilecek bir sonuç olarak sunulmaktadır. 

Küresel çağrı ve gelecek tasavvuru 

Belgenin üçüncü boyutu, Hamas’ın kendisini yalnızca yerel bir direniş hareketi değil, küresel bir siyasal anlatının taşıyıcısı olarak inşa etmesidir. Bu bağlamda Filistin davası, bölgesel bir çatışma olmaktan çıkarılmakta; sömürgecilik, ırkçılık ve uluslararası hukukun seçici uygulanması gibi evrensel temalarla ilişkilendirilmektedir. Metin, “soykırım”, “yerleşimci-sömürgecilik” ve “savaş suçları” gibi kavramların artık Birleşmiş Milletler, Batı parlamentoları ve küresel kamuoyu tarafından daha açık biçimde kullanıldığını vurgulayarak, söylemsel bir kırılmanın yaşandığını ileri sürmektedir. Bu küresel söylemle bağlantılı olarak Hamas, kendi siyasal meşruiyetini de yeniden üretmektedir. 2006 seçimleri, güncel kamuoyu yoklamaları ve savaş koşullarında dahi direnişe verilen toplumsal destek, Hamas’ın Filistin toplumundaki yerinin geçici veya marjinal olmadığını göstermek amacıyla kullanılmaktadır. Hareket, kendisini Filistin ulusal dokusunun ayrılmaz bir parçası olarak sunmakta; dışlama ve izolasyon politikalarını “siyasal bir yanılsama” olarak nitelemektedir. 

Gelecek tasavvuru açısından belge, Gazze’nin yönetiminin Filistinlilere ait olması gerektiğini vurgulamakta; Trump’ın 20 maddelik ateşkes planı ile ihdas edilmesi öngörülen uluslararası vesayet veya dış müdahale planlarını yeni bir işgal biçimi olarak değerlendirmektedir. Yeniden inşa, esirlerin serbest bırakılması ve kuşatmanın kaldırılması, askeri kazanımların siyasal alana tercüme edilmesi gereken öncelikler olarak sıralanmaktadır. Bu yönüyle metin, yalnızca geriye dönük bir meşrulaştırma değil, ileriye dönük bir siyasal yol haritası işlevi de görmektedir. 

Sonuç olarak Hamas’ın 7 Ekim anlatısı, silahlı direnişi tarihsel zorunluluk, ahlaki meşruiyet ve siyasal süreklilik eksenlerinde yeniden kuran bütünlüklü bir söylem üretmektedir. Bu söylem, kabul edilip edilmemesinden bağımsız olarak, Filistin meselesinin nasıl anlamlandırıldığına ve gelecekte hangi siyasal çerçeveler içinde tartışılacağına dair güçlü bir iddia ortaya koymaktadır. Buradaki temel mesele, Hamas’ın neyi savunduğundan ziyade, direnişi nasıl tarihsel, ahlaki ve küresel bir zorunluluk olarak kurguladığını çözümleyebilmektedir. 

 

 

HABERE YORUM KAT