1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. Aksa tufanı sonrası siyonist rejimin iç çözülüşü
Aksa tufanı sonrası siyonist rejimin iç çözülüşü

Aksa tufanı sonrası siyonist rejimin iç çözülüşü

Mehmet Rakipoğlu, Aksa Tufanı sonrasında siyonist İsrail’in askeri caydırıcılığın ötesinde toplumsal uyum, siyasal meşruiyet ve kurumsal istikrar alanlarında yaşadığı kayıpları ele alıyor.

11 Şubat 2026 Çarşamba 13:33A+A-

Mehmet Rakipoğlu / Fokusplus

Aksa Tufanı ile İsrail Ne Kaybetti? – IV

7 Ekim 2023’te başlayan Aksa Tufanı’nın etkileri artarak devam ediyor. Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) yayımlanan Epstein dosyaları sonrası yükselen bir trend haline gelen İsrail’e verilen desteğin sorgulanması, Siyonist rejimin dayandığı sac ayaklarını sallama başlamıştır. Benzer şekilde uluslararası arenada da İsrail sorgulanıyor. Örneğin İtalya’da düzenlenen Kış Olimpiyatları’nda yuhalanan İsrailli sporcular ve İsrail Cumhurbaşkanı Herzog’un Avusturalya ziyaretinin medyada yarattığı tepkiler, Aksa Tufanı ile İsrail’in kaybediş sürecinin hızlandığını gösteriyor. Bunlarla birlikte Aksa Tufanı’nın İsrail iç siyasetine dair de büyük kırılmalara neden oluyor. Bu anlamda Aksa Tufanı, işgalci İsrail açısından sadece askerî ve güvenlik merkezli bir meydan okuma değil; aynı zamanda uzun süredir bastırılan, görmezden gelinen, ertelenen ya da yönetilebilir sanılan iç siyasal ve toplumsal krizlerin eşzamanlı biçimde açığa çıktığı tarihsel bir eşik olmuştur. Aksa Tufanı sonrasında işgalci İsrail, sadece Filistin direnişiyle değil, kendi iç bütünlüğü, kurumları ve “ortak gelecek” tahayyülüyle de yüzleşmek zorunda kalıyor. İç siyasetteki tartışmalar ve geleceğe dair tahayyüllerin çarpışması soykırımın ilk günlerinde görülen geçici “ulusal birlik” ve seferberlik refleksi, kısa sürede yerini hesaplaşma, güvensizlik ve kurumsal meşruiyet tartışmalarına bırakıyor. Bu anlamda Aksa Tufanı’nı izleyen süreç, İsrail’in zaten kırılgan hale gelmiş iç dengelerini onarmak yerine daha da zorlamıştır. Demografik dönüşümün hızlanması, askerlik rejimi etrafında büyüyen meşruiyet krizi ve yazılı bir anayasanın yokluğunun yarattığı yapısal belirsizlik, savaş koşullarında birbirini besleyen bir iç sıkışma döngüsü üretmiştir. Bugün gelinen noktada İsrail’in yaşadığı sorun, geçici bir soykırım yorgunluğu değil; işgalci rejimin kapasitesini, toplumsal uyumu ve siyasal rejimi aynı anda aşındıran çok katmanlı bir iç çözülmedir. 

Demografi, askerlik ve “yük paylaşımı” krizi 

İsrail iç siyasetinin en derin ve yapısal fay hattı, demografik dönüşüm ile askerlik rejimi arasındaki gerilimde somutlaşıyor. Ultra-Ortodoks (Haredi) Yahudi nüfusunun hızlı artışı, İsrail’in kurucu dönemindeki laik-Siyonist (büyük oranda Aşkenazi) ‘devlet’ tasavvurunu fiilen aşındırıyor. Haredilerin yüksek doğurganlık oranlarına sahip olmasına rağmen işgücüne katılımlarının radikal biçimde düşük olması ve askerlikten muafiyet talepleri, yalnızca ekonomik sürdürülebilirliği değil, Siyonist rejimdeki eşit ‘yurttaşlık’ ve ortak sorumluluk anlatılarını da aşındırıyor.  

Haredi Yahudiler

Aksa Tufanı sonrası bu mesele artık ertelenebilir olmaktan çıkmıştır. İşgalci rejimin planlamalarından çok daha uzun süren ‘savaş’ ve direnişi sonlandıramaması açısından fiyasko ile biten süreç, işgalci ordunun insan gücü ihtiyacını artırırken, Haredilerin askerlikten muaf tutulması toplumun geniş kesimleri açısından kabul edilemez hale gelmiştir. İsrail Yüksek Mahkemesi’nin 2024’te bu muafiyetleri iptal eden kararı, hukuki açıdan eşitlik ilkesini teyit etse de siyasi krizi derinleştirmiştir. Zira mevcut Netanyahu hükümeti, iktidarda kalabilmek için Haredi partilerin desteğine bağımlı duruma gelmiştir. Bu tablo, işgalci İsrail’in hukuku uygulama kapasitesi ile koalisyon siyasetinin gerekleri arasında sıkıştığını gösteriyor. İşgalci rejim, herkes için geçerli ortak kurallar koymakta zorlanıyor; askerlik gibi merkezi bir kurum, toplumun bir kısmı için bağlayıcı, diğer bir kısmı için müzakereye açık bir yükümlülük haline geliyor. Bu durum, yalnızca askerî kapasiteyi değil, işgalci İsrail rejimi ile kurulan aidiyet bağını da zedeliyor. Dolayısıyla Aksa Tufanı, İsrail toplumunda “kim hizmet ediyor, kim bedel ödüyor?” sorusunu yakıcı bir siyasal meseleye dönüştürmüştür. 

Anayasa yokluğu, yargı krizi ve “kriz demokrasisi” 

İsrail’in yazılı bir anayasaya sahip olmaması, Aksa Tufanı sonrası dönemde iç siyasetin en kırılgan yönlerinden biri olarak öne çıkmıştır. İşgalci rejimin “temel yasalar” üzerinden işleyen yapısı, parlamentodaki dar çoğunluklara siyasal oyunun kurallarını kendi kısa vadeli çıkarlarına göre yeniden yazma imkanı tanıyor. Netanyahu hükümetiyle patlak veren yargı reformu krizi, bu yapısal sorunun en görünür örneği olmuştur. Gazze’deki soykırımın başlamasıyla birlikte bu tartışmalar geçici olarak geri plana itilse de ortadan kalkmamış; aksine, savaşın uzamasıyla birlikte güvenlik, demokrasi ve hesap verebilirlik başlıkları birbirini rehin alan bir ilişkiye girmiştir.  

Yargı bağımsızlığını savunan kesimler, güvenliğin siyasal araçsallaştırılmasına karşı çıkarken; iktidar bloğu, olağanüstü koşulları kalıcı düzenlemelere gerekçe olarak kullanmaya yönelmiştir. Ortaya çıkan tablo, İsrail’in giderek yerleşen bir “kriz demokrasisi” olduğu anlatısıyla servis edilmektedir. Bu oryantalist ve İsrail’i üstün gören Siyonist anlatı, Batı akademi ve medyasını işgal etmekte; bu anlatıya göre işgalci rejim uzun vadeli kurumsal çözümler üretmek yerine sürekli olarak krizleri yönetmeye çalışan, geçici uzlaşmalarla ayakta duran bir yapıya dönüşmektedir. Bu durum, siyasal sistemi hem daha kırılgan hem de daha kutuplaşmış hale getiriyor. Dolayısıyla Aksa Tufanı sonrasında İsrail’in kaybı, yalnızca güvenlik algısının sarsılması değil; ortak kurallara ve kurumlara duyulan asgari güvenin aşınmasıdır. 

Aşırı sağa kayış, kimlik siyaseti ve toplumsal çözülme 

Aksa Tufanı sonrası İsrail iç siyasetinde gözlenen en belirgin eğilimlerden biri, karar alma süreçlerinin giderek daha dar ve daha radikal bir eksende kilitlenmesidir. Aşırı sağcı aktörlerin (Ben-Gvir ve Smotrich gibi) koalisyon içindeki ağırlığı artarken, merkez siyasetin uzlaşma kapasitesi daralıyor. Güvenlik söylemi, iç politikada hem muhalefeti bastırmanın hem de toplumsal hoşnutsuzluğu yönlendirmenin aracı haline geliyor. Bu radikalleşme, İsrail toplumundaki tarihsel fay hatlarını da derinleştiriyor. Aşkenazi merkezli devlet elitlerinin ağırlığı sürerken, Mizrahi Yahudiler başta olmak üzere farklı toplumsal kesimlere yönelik dışlayıcı pratikler görünürleşiyor. Daha da çarpıcı olan ise, 1948 Araplarının vatandaşlık statüsünü tartışmaya açan söylemlerin artık marjinal olmaktan çıkmasıdır. Bu durum, İsrail’in “vatandaşlık” ve “eşitlik” iddialarını içerden kemiriyor. 

Benzer bir dışlayıcı eğilim, Hristiyan topluluklar meselesinde de görülüyor. Hristiyan Siyonizm’inin ideolojik ve siyasal olarak öncelenmesi, Hristiyan Arapların sistematik biçimde arka plana itilmesiyle birleşiyor. Böylece İsrail’i bir arada tutan kırılgan denge mekanizmaları zayıflıyor. İşgalci rejim, bir yandan “demokratik” kimliğini sürdürmeye çalışırken, diğer yandan giderek daha açık bir apartheid düzenine evriliyor. 

Bu iç çözülme, dış politikadaki yalnızlaşmayla da besleniyor. Aksa Tufanı sonrası İsrail, uluslararası alanda artan tepkilerle karşı karşıya. Spor organizasyonlarında yuhalanan İsrailli sporcular, işgalci rejimin Cumhurbaşkanı’nın yurt dışı ziyaretlerinin kitlesel protestolarla karşılanması ve Batı medyasında yoğunlaşan eleştiriler, bu yalnızlaşmanın sembolik göstergeleri olarak görülebilir. Dış baskı arttıkça, içeride “kuşatma” söylemi güçleniyor; bu da uzlaşma alanlarını daraltarak radikal aktörlerin elini güçlendiriyor. 

Sonuç olarak Aksa Tufanı, İsrail’e yalnızca askerî caydırıcılığını değil; toplumsal uyumunu, siyasal ‘meşruiyetini’ ve kurumsal istikrarını da kaybettirmiştir. Bugün İsrail, dışarıda işgali sürdürmekte zorlanan; içeride ise ortak bir gelecek tahayyülü üretemeyen bir rejime dönüşüyor. Demografi, askerlik, anayasa ve kimlik ekseninde çözülemeyen bu krizler, İsrail’in uzun süreli savaş ve işgal politikalarını sürdürebilme kapasitesini orta vadede ciddi biçimde aşındırıyor. 

Bu nedenle Aksa Tufanı, yalnızca Filistin direnişinin askerî bir hamlesi olarak değil; İsrail’in iç çelişkilerini açığa çıkaran ve hızlandıran tarihsel bir kırılma noktası olarak görülebilir. İsrail işgal rejimi artık yalnızca Filistinlilerle değil, kendi iç gerçekliğiyle de mücadele etmek zorunda. Ve bu mücadele, silahlarla değil; çözülemeyen yapısal krizlerle şekilleniyor. 

HABERE YORUM KAT