1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. Aksa Tufanı Siyonist İsrail’in ‘güvenli liman’ mitini yerle bir etti
Aksa Tufanı Siyonist İsrail’in ‘güvenli liman’ mitini yerle bir etti

Aksa Tufanı Siyonist İsrail’in ‘güvenli liman’ mitini yerle bir etti

Aksa Tufanı ve İsral’e verdiği zararı değerlendiren Mehmet Rakipoğlu, İsrail'in "mutlak güvenli liman" mitinin çökmesiyle birlikte eğitimli ve seküler kesimin ülkeyi terk etmeye başladığını vurguluyor.

13 Ocak 2026 Salı 17:32A+A-

Aksa Tufanı ile İsrail Ne Kaybetti?–III

Mehmet Rakipoğlu / Fokus+ iç


 

7 Ekim 2023’te Hamas liderliğindeki Gazzeli direniş gruplarının başlattığı Aksa Tufanı, İsrail’in askeri kapasitesinin ötesinde, devlet-toplum ilişkilerinin dayandığı psikolojik, demografik ve ideolojik sütunlarda derin bir kırılmaya neden olmuştur. Bu kırılma, yalnızca güvenlik paradigmasının çöküşüyle sınırlı kalmamış; İsrail toplumunun gelecek tahayyülünü, “güvenli liman” olarak inşa edilen kurumsal alt yapısını ve Siyonist yerleşim mantığının sürdürülebilirliğini de ciddi biçimde aşındırmıştır. Bu bağlamda Aksa Tufanı’nın İsrail açısından en az tartışılan fakat en stratejik sonuçlarından biri, hızlanan göç dalgası ve bunun demografik-siyasal yansımalarıdır.  

Güvenlik mitinin çöküşü ve tersine göç  

İsrail tarihsel olarak, İsrail kimliği taşıyanlara sunduğu temel vaadi “mutlak güvenlik” üzerine inşa etmiştir. Zorunlu askerlik, yüksek savunma harcamaları, ileri teknolojiye dayalı istihbarat ağı ve caydırıcılık söylemi, İsrail toplumunda savaşın “kontrol altında” olduğu fikrini uzun yıllar canlı tutmuştur. Aksa Tufanı ise bu miti 7 Ekim günü yerle bir etmiş; sınırların ne kadar yapay olduğunu, istihbaratın kör noktalarını ve ordunun mutlak üstünlüğünün bir yanılsama olduğunu görünür kılmıştır. Bu şokun toplumsal yansıması, yalnızca kısa süreli bir panik hali değil, daha kalıcı bir varoluşsal sorgulamaya dönüşmüştür. Bu sorgulamanın en somut çıktısı, 2023 sonundan itibaren hızlanan İsrail çıkışlarıdır. Knesset’te tartışılan araştırma raporlarına göre, Aksa Tufanı’ndan 2024 Kasım ayına kadar yaklaşık 125 bin İsrailli ülkeyi terk etmiştir. Bu rakam, 2020 öncesinde yıllık ortalama 40–45 bin civarında seyreden uzun süreli göç oranlarının dramatik biçimde aşıldığını göstermektedir. Yalnızca 2023 yılında net göçün yaklaşık 58 bin 600 kişiye ulaşması, 2024’ün ilk sekiz ayında ise 36 bin 900 kişilik ek bir çıkış yaşanması, bu sürecin geçici değil yapısal bir eğilime dönüştüğünü ortaya koymaktadır. 

Göç edenlerin coğrafi dağılımı da dikkat çekicidir. İşgal topraklarından kaçanların kahir ekseriyeti Tel Aviv ve diğer büyük şehirlerden gerçekleşmiş; Tel Aviv tek başına 2024’te göç edenlerin yaklaşık yüzde 14’ünü oluşturmuştur. Bu durum, göçün daha çok seküler, eğitimli ve ekonomik olarak hareket kabiliyeti yüksek kesimlerde yoğunlaştığını göstermektedir. Dolayısıyla söz konusu göç, yalnızca nüfus kaybı değil; aynı zamanda insan sermayesinin, vergi tabanının ve toplumsal çeşitliliğin aşınması anlamına gelmektedir. Bu noktada göçü tetikleyen faktörler arasında yalnızca fiziksel güvenlik kaygıları değil, Gazze’ye yönelik yürütülen soykırımın yarattığı ‘ahlaki’ ve psikolojik yük de önemli bir yer tutmaktadır. Gazze’de ateşkes süresince bile devam eden İsrail saldırıları nedeniyle aralıksız artan sivil ölümler, uluslararası izolasyon, soykırımın, işgalin ve etnik temizliğin Filistin topraklarında süreklilik arz etmesi ve sürekli seferberlik hali, özellikle genç kuşaklarda “bu ülkede bir gelecek var mı?” sorusunu daha yüksek sesle sordurmuştur. İsrail toplumunun belirli kesimleri açısından Aksa Tufanı, yalnızca bir güvenlik krizi değil, Siyonist projenin bedelinin yeniden hesaplandığı bir kırılma anı olmuştur. 

Geçici sığınaklardan ikinci vatandaşlığa 

Aksa Tufanı sonrası İsraillilerin yöneldiği ilk duraklardan biri Kıbrıs olmuştur. Coğrafi yakınlık, vizesiz erişim ve kültürel bağlar, adayı fiili bir geçiş alanına dönüştürmüştür. Kısa süre içerisinde Larnaka ve çevresinde binlerce İsrailli geçici olarak konaklamış; bazı günler adaya gelen İsrailli sayısı birkaç bini aşmıştır. Bu süreçte Kıbrıs, yalnızca bir tatil destinasyonu değil, savaşın gürültüsünden kaçılan bir “bekleme odası” işlevi görmüştür. Bu durum, Türkiye açısından da dolaylı güvenlik ve demografi tartışmalarını tetikleyen bir gelişme olmuştur. 

Ancak göç yalnızca geçici sığınaklarla sınırlı kalmamıştır. Avrupa Birliği ülkeleri ve Kuzey Amerika, daha kalıcı çözümler arayan İsrailliler için cazip merkezler haline gelmiştir. Özellikle Portekiz ve İspanya gibi ülkelerdeki tarihsel vatandaşlık yasaları, ikinci pasaport arayışını hızlandırmıştır. Bu eğilim, klasik bir “diaspora genişlemesi”nden ziyade, İsraillilerin Siyonist rejime duydukları güvensizliğin bir yansıması olarak okunabilir. İkinci pasaport, artık sembolik bir ayrıcalık değil; geleceğe karşı bir sigorta işlevi görmektedir. Dolayısıyla İsrail’den kaçışların siyasal bir anlamı da olduğu ifade edilebilir.  

Göç edenlerin profili bu bağlamda daha da anlam kazanmaktadır. 30–49 yaş aralığındaki yetişkinler en büyük grubu oluştururken, çocuk ve gençlerin oranının da yüksek olması, göçün bireysel değil aile temelli alındığını göstermektedir. Bu durum, İsrail’in uzun vadeli demografik yapısı açısından stratejik sonuçlar doğurmaktadır. Göç edenlerin önemli bir bölümünün teknoloji, akademi ve nitelikli hizmet sektörlerinden gelmesi, ülkenin rekabet gücü üzerinde de doğrudan bir baskı oluşturmaktadır. 

İsrail yönetiminin bu sürece verdiği tepki ise dikkat çekici ölçüde pasiftir. Yetkililer, göçü engellemeye yönelik bir politikalarının olmadığını açıkça ifade etmekte; Siyonist rejimin rolünü daha çok “gidenlerle bağları sürdürme” düzeyinde tanımlamaktadır. Bu yaklaşım, bir yandan liberal bireysel tercihlere saygı söylemiyle gerekçelendirilirken, diğer yandan İsrail’in kendi yurttaşlarını ülkede tutacak bir gelecek vizyonu sunmakta zorlandığını da ele vermektedir. Knesset’te göçün bir “dalga” değil “tsunami” olarak nitelendirilmesi, sorunun siyasal elitler nezdinde dahi ne kadar derin algılandığını göstermektedir. Bu noktada göç, İsrail iç siyasetinde de yeni fay hatları üretmektedir. Muhalefet, göçü hükümetin radikal politikalarının bir sonucu olarak görürken; iktidar çevreleri, gidenleri çoğu zaman “seküler ve muhalif elitler” olarak etiketlemektedir. Bu söylem, göçü bir ulusal kriz olmaktan çıkarıp ideolojik bir ayrışma alanına dönüştürmekte; toplumsal kutuplaşmayı daha da derinleştirmektedir. 

Sonuç olarak Aksa Tufanı ile İsrail’in kaybı, yalnızca askeri caydırıcılığın zedelenmesi ya da uluslararası imajın bozulmasıyla sınırlı değildir. Asıl kayıp, İsrail’in ‘yurttaşlarına’ sunduğu gelecek vaadinin aşınmasıdır. Güvenli yaşam, öngörülebilir gelecek ve kolektif aidiyet fikri sarsıldığında, göç bir tercih değil, rasyonel bir çıkış yolu haline gelmektedir. Bu bağlamda hızlanan İsrail göçü, Aksa Tufanı’nın en sessiz fakat en stratejik sonuçlarından biri olarak okunabilir. Siyonist rejimin engelleyemediği göç, silahlı direnişin Filistin topraklarını özgürleştirmeye bir adım daha yaklaştığını göstermektedir.  

 

 

HABERE YORUM KAT