Sami Al-Arian’ın Middle East Eye’da yayınlanan yazısı, Haksöz Haber için tercüme edilmiştir.
7 Ağustos’ta Mekke’de Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında imzalanan ortak savunma anlaşması, beklendiği üzere bir dizi yorum dalgasına yol açtı.
İran’ın stratejik yükselişi ve bölgeyi saran kargaşadan endişe duyan en önemli üç Sünni Müslüman devletin, nihayetinde bir araya gelerek, zamanla NATO’nun “Sünni” İslam versiyonu haline gelebilecek bir askeri ittifak kurdukları yönünde yorumlar yapıldı.
Bu, en bariz yorumdur. Suudi Arabistan’ın katkısı açıktır: muazzam mali rezervler ve coğrafi ve dini açıdan hâkim bir konum.
Türkiye ise, son yıllarda giderek daha gelişmiş hale gelen bir savunma sanayisinin desteğiyle, bölgenin en güçlü konvansiyonel ordularından biri olarak farklı bir katkı sunuyor.
Pakistan ise belki de en önemli varlığı ortaya koyuyor: savaşta kendini kanıtlamış büyük bir ordu ve Müslüman dünyasının tek nükleer silah cephaneliği.
Coğrafi olarak Türkiye, İran’ın kuzeybatısında, Pakistan ise doğusunda yer alır; Suudi Arabistan ise Körfez’in karşı kıyısında, güneybatısında bulunur. Haritada bu üç ülke, İran’ın etrafında bir yay oluşturuyor gibi görünür.
Zamanlama bu sonucu pekiştiriyor gibi görünüyor. Anlaşma, İran, ABD ve Siyonist rejimin dâhil olduğu aylar süren savaşın ardından ve İran’ın çeşitli Körfez ülkelerindeki Amerikan üslerine ve çıkarlarına yönelik saldırılarının ardından imzalandı. Anlaşma, üyelerden birine yönelik silahlı bir saldırının üçüne de yönelik bir saldırı olarak kabul edileceğini belirtiyor.
Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, bu hükmü teknik olarak NATO’nun 5. Maddesine eşdeğer olarak nitelendirirken, anlaşmanın İran’a veya başka herhangi bir devlete yönelik olmadığını –ki bu oldukça anlamlı bir şekilde– vurguladı. Bu anlaşmanın, sıradan bir törensel bildiriden daha fazlası olması amaçlandığı açıktır.
Ancak NATO benzetmesi, daha temel bir soruyu gölgeliyor: Orta Doğu’da yetmiş yılı aşkın süredir devam eden ezici Amerikan askeri üstünlüğünden sonra, Suudi Arabistan neden güvenliğini garanti altına almak için Türkiye ve Pakistan’a ihtiyaç duyduğuna inanıyor?
Mekke Anlaşması, İran’a karşı yeni bir ittifak kurmaktan ziyade, İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden bu yana bölgeye hâkim olan Amerika merkezli güvenlik düzeninin kademeli olarak çözülmesiyle ilgili olabilir.
Amerika’nın zaferi yok
On yıllardır, bölgedeki ABD merkezli güvenlik düzeni birkaç varsayıma dayanıyordu.
ABD, bölgesel müttefiklerinin nihai garantörü olmaya devam edecekti. Siyonist devlet, akla gelebilecek her türlü düşman koalisyonuna karşı ezici bir askeri üstünlüğe sahip olacaktı; Arap ve Müslüman devletler ise, Amerikan hâkimiyetine meydan okuyabilecek bağımsız bir bölgesel güvenlik sisteminin ortaya çıkmasına engel olacak kadar bölünmüş kalacaktı.
Bu üç varsayımın hepsi artık sarsılmıştır.
İran’a yönelik Amerikan-Siyonist saldırının ezici askeri üstünlüğü göstermesi bekleniyordu ve maddi açıdan bu muazzam dengesizlik konusunda hiçbir zaman şüphe yoktu: Washington ve Tel Aviv, hava gücü, istihbarat, gözetleme, hassas silahlar ve teknoloji alanlarında muazzam avantajlara sahipti.
İran büyük kayıplar yaşadı; ancak nihayetinde önemli olan ölçüt olan siyasi sonuç açısından bakıldığında, bu savaş, planlayıcıları için stratejik bir başarısızlık oldu.
Trump yönetiminin defalarca dile getirdiği tehditlere rağmen, devlet çökmedi, hükümeti devrilmedi ve askeri gücü yok edilmedi. Her şeyden öte, Tahran teslim olmadı ve ABD’nin tasarladığı bölgesel düzene boyun eğmeye zorlanmadı.
Hatta İran, dünyaya misilleme yapabileceğini ve düşmanlarına ağır bedeller ödetebileceğini gösterdi; ayrıca belki de en büyük stratejik varlığını ortaya koydu: Hürmüz Boğazı’nı ve dolayısıyla dünya enerji arzının önemli bir kısmını kesintiye uğratma yeteneği.
Savaşın başlamasından beş ay sonra, Washington Hürmüz ile ilgili düzenlemeler üzerinde müzakere ederken, Tahran ise yaptırımların hafifletilmesini, tazminat ve diğer tavizleri talep ediyordu.
İran, 17 Haziran 2026’da imzalanan mutabakat zaptında son derece elverişli şartlar elde etmeyi başardı ve saldırılara direnme ve karşılık verme yeteneğini göstererek önemli bir baskı unsuru olmaya devam etti.
Amerikan ve Siyonist caydırıcılığını yeniden tesis etmeyi amaçlayan bir savaş, aksine bu caydırıcılığın sınırlarını ortaya çıkardı.
Riyad’da çıkarılan dersin, sadece İran’ın tehlikeli olduğu şeklinde olması pek olası değildir. Suudi liderler, on yıllardır güvendikleri güvenlik sisteminin derin zayıflığını artık fark etmiş durumdadır.
Krallık, Washington, Tel Aviv ve Tahran’ın aralarındaki anlaşmazlıkları çözdükleri bir savaş alanı haline gelmek istemiyor. Zamanlamasını ve tırmanışını kontrol edemediği savaşların rehinesi haline gelen şehirleri, enerji tesisleri ve ekonomik altyapısını istemiyor; hayatta kalmasının da münhasıran Washington’da alınan kararlara bağlı olmasını istemiyor.
Bu gelişmeler göz önüne alındığında, Mekke Anlaşması İran’a karşı bir ittifaktan çok, ABD öncülüğündeki bölgesel düzenin çöküşüne verilen bir tepki gibi görünüyor.
Ortak bir düşman yok
Yeni anlaşmayı İran karşıtı bir ittifak olarak tanımlamanın sorunu, ne Türkiye’nin ne de Pakistan’ın İran’a karşı savaşa girme konusunda ikna edici bir menfaati olmamasıdır.
Türkiye ve İran yüzyıllardır rakiptir; çıkarları Suriye, Irak, Kafkasya ve başka yerlerde çatışmaktadır, ancak rekabet, varoluşsal bir düşmanlıkla aynı şey değildir.
Ankara, İran devletinin yok edilmesini veya parçalanmasını istemiyor. Böyle bir sonuç, Türkiye’ye doğru kitlesel mülteci akınlarına yol açabilir, Kürt ayrılıkçılığını körükleyebilir, doğu sınırında yeni silahlı grupların oluşmasına neden olabilir, ticaret ve enerji yollarını kesintiye uğratabilir ve komşu bir ülkede yeni bir dış müdahale dalgasını tetikleyebilir.
Fidan, İran’ı Türkiye’nin komşusu ve dostu olarak nitelendirmiş, yüzyıllardır temelde değişmeden kalan sınırın istikrarını vurgulamış ve İran devletinin istikrarını bozmanın sonuçlarına karşı uyarıda bulunmuştur.
Pakistan’ın böyle bir gidişatı reddetmek için daha da güçlü nedenleri vardır. İran ile olan uzun sınırı, hassas Belucistan bölgesinden geçmektedir ve İran’ın parçalanması, bu sınırın ötesine kolayca sıçrayarak Pakistan’ın kendi ayrılıkçı sorunlarını daha da şiddetlendirebilir.
İslamabad’ın en önemli konvansiyonel güvenlik endişesi hâlâ Hindistan olmakla birlikte, Çin ise ülkenin en önemli stratejik ortağıdır. Batıda yeni bir büyük cephe açmak pek mantıklı olmaz.
Bu nedenle Suudi Arabistan, bu anlaşmayı kısmen İran’a karşı bir güvence olarak görebilir; ancak bu, Türkiye ve Pakistan’ın Suudi Arabistan’ın Tahran’a karşı vereceği bir savaşa katıldıkları anlamına gelmez. Anlaşmanın en bariz hedefi gibi görünen ülke, tam da üç üyesinden ikisinin savaşma olasılığının en düşük olduğu ülkedir.
Eğer bunun geleneksel bir İran karşıtı askeri ittifak olması amaçlanıyorsa, bu çelişki ittifakı felç edebilir. Ancak amacı daha geniş kapsamlıysa, bu çelişki o kadar da kafa karıştırıcı olmaz.
Yemen ve Kızıldeniz de benzer bir sorun teşkil ediyor. Suudi Arabistan, Husi saldırılarının Bab el-Mandab, Kızıldeniz ve Aden Körfezi’ndeki deniz taşımacılığını tehdit etmesinin ardından, özellikle de Hürmüz Boğazı’ndaki aksaklıkların Kızıldeniz rotasını daha da önemli hale getirmesinin ardından, son zamanlarda çok uluslu bir deniz koalisyonu kurmaya çalıştı.
Türkiye ve Pakistan, bu su yollarının açık kalmasında açık bir menfaat sahibidir ve uluslararası deniz taşımacılığını korumaya yönelik çabaları desteklemiştir. Ancak bu, her iki ülkenin de bir başka Suudi-Husi savaşına sürüklenmek istediği anlamına gelmez.
Ankara, deniz güvenliği operasyonlarına katılabilir; oysa İslamabad, Husi’lerin Suudi topraklarına yönelik devam eden saldırılarının, kaçınmak isteyeceği bir çatışmaya sürüklenmesine yol açabileceğinden özellikle endişe duymaktadır.
Deniz ticaret yollarını veya Suudi topraklarını korumak bir şey, ancak Yemen’de Husi’lere karşı süresiz bir savaşa katılmak bambaşka bir şeydir.
Farklı hedefler
2018 yılında Ankara’da, halen görevde olan üst düzey bir Türk yetkiliyle özel bir görüşme yaptım. Kendisine Türkiye’nin büyük stratejik yönelimi sorulduğunda, geleneksel beklentilerin aksine bir yanıt verdi.
“İran ve Pakistan ile stratejik bir üçgen kurmaya çalışmalıyız,” demişti. Bunu ne kadar rahat bir şekilde dile getirdiğine şaşırdığımı hatırlıyorum.
Bu, resmi bir politika açıklaması değil, özel bir sohbetti; ancak o günden beri aklımdan çıkmadı ve son birkaç aydaki gelişmeler bu sözlere yeniden önem kazandırdı.
Sekiz yıl sonra, Mekke’de imzalanan anlaşmada İran yer almazken Suudi Arabistan yer alıyor. Bunun bir açıklaması, Türkiye’nin stratejik düşüncesinin değişmiş olmasıdır. Ancak Ankara’dan gelen son açıklamalar, durumun daha karmaşık olabileceğini gösteriyor.
Bu yılın başlarında Fidan, yeni bir bölgesel güvenlik çerçevesinin oluşturulma olasılığını, başka bir mezhepsel bloğun kurulmasıyla pek benzerlik taşımayan bir üslupla ele aldı.
Böyle bir düzenlemenin güvene dayalı olması ve Türk, Arap ya da Fars hâkimiyetini önlemesi gerektiğini savundu. Bu düzenleme iki ya da üç ülkeyle başlayabilir, ancak nihayetinde geniş kapsamlı ve kapsayıcı hale gelmelidir. Fidan, bunun sadece rakip bir kampın karşısına çıkacak başka bir kamp oluşturmaması gerektiğini vurguladı.
Mekke’de anlaşmanın imzalanmasından sonra, anlaşmanın İran’ı hedef almadığını ısrarla belirtmesi bu bağlamda anlaşılmalıdır. İran’ın bugün anlaşmada yer almaması, yarın kalıcı olarak dışlanacağı anlamına gelmez.
Üç imzacı ülke, anlaşmada kendileri için bir avantaj gördükleri için bir araya gelmişlerdir, ancak aynı hedefleri takip etmemektedirler.
Suudi Arabistan için acil hedef, daha fazla stratejik özgürlüktür. Riyad, on yıllardır nihai güvenliğini fiilen Washington’a devretmiştir.
Bu ilişki ortadan kalkmayacaktır ve Suudi Arabistan’ın bir bağımlılık biçimini başka biriyle değiştirmek için hiçbir nedeni yoktur. Suudi Arabistan’ın istediği şey, tek bir dış garantöre karşı savunmasızlığını azaltmaktır.
Pakistan’ın askeri gücü ve nükleer kapasitesi stratejik bir güvence kaynağı oluştururken, Türkiye’nin askeri gücü ve hızla genişleyen silah sanayisi de bir başka kaynak oluşturmaktadır.
2023 yılında Çin’in arabuluculuğunda imzalanan anlaşmadan bu yana Suudi Arabistan ile İran arasında yaşanan yakınlaşma da bu bağlamda önemlidir. Riyad, İran’ın Körfez’de hâkimiyet kurmasından yana değildir; ancak daha önceki dönemi karakterize eden kalıcı çatışmaya geri dönmek de çıkarlarına uygun değildir. Son savaş, bu tür bir çatışmanın Körfez ülkeleri için ne kadar tehlikeli hale gelebileceğini ortaya koymuştur.
Son yirmi yılın büyük bir bölümünü NATO’dan ayrılmadan manevra alanını genişletmeye çalışarak geçiren Türkiye, farklı bir fırsat görüyor. Savunma sanayisi, dış politikanın giderek daha önemli bir aracı haline geldi ve ülkenin siyasi etkisi artık Balkanlar, Kafkasya, Orta Doğu, Körfez, Afrika ve Orta Asya’ya uzanıyor.
Mekke Anlaşması, Türkiye’ye askeri ve endüstriyel kapasitesini siyasi nüfuza dönüştürmesi için yeni bir yol açıyor. Ancak Ankara’nın hedefleri, silah satışı ya da nüfuzunu genişletmenin ötesine geçebilir. Türkiye, kendisini artık sadece başkaları tarafından oluşturulmuş bir bölgesel düzenin içinde faaliyet gösteren bir devlet olarak değil, bölgesel düzeni şekillendirebilen devletlerden biri olarak görüyor.
Uzun süredir Suudi Arabistan’ın mali desteğine güvenen ve askeri teknoloji ile endüstriyel işbirliği konusunda Türkiye’ye yönelen Pakistan için bu anlaşma, Hindistan karşısında daha büyük bir diplomatik ağırlık ve Güney Asya’nın ötesine uzanan bir siyasi rol kazandırmaktadır.
Pakistan’ın nükleer silah cephaneliği, bu rolün önemini kaçınılmaz olarak artırmaktadır. Ancak İslamabad, Hindistan ile olan çatışmasını Suudi önceliklerine tabi kılmaz; tıpkı Ankara’nın Tahran ile ilişkisini Riyad’a tabi kılmasının pek olası olmaması gibi.
Bu nedenle üç ülke, gerçek anlamda ortak bir tehdit algısı geliştirmeden bir kolektif savunma düzenlemesi kurmuş durumda; bu konudaki görüş ayrılığı, Yemen meselesinde zaten açıkça görülüyor.
Tüm çelişkilerine rağmen, bakanlar düzeyinde bir mekanizma ve daimi bir sekreterya kuran bu anlaşma, sembolik olmanın ötesinde bir anlam taşıyor.
İşbirliği, ortak tatbikatlar, istihbarat paylaşımı, füze savunması, insansız hava araçları, siber güvenlik, askeri üretim, eğitim, deniz güvenliği ve koordineli tedarik yoluyla gelişebilir.
Mısır veya diğer bölge ülkeleri de bu işbirliğine katılabilir.
Yine de, kamuoyuna açıklanmış entegre bir komuta yapısı, daimi çok uluslu bir güç, otomatik konuşlandırma mekanizması ve üzerinde mutabık kalınan bir düşman bulunmadığı için Mekke, NATO değildir – henüz değil ve belki de hiçbir zaman olmayacaktır.
Ancak bu, üç büyük Müslüman gücün geleneksel Amerikan çerçevesi dışında güvenlik işbirliğini kurumsallaştırmaya başladığı bir anlaşmayı değerlendirmek için yanlış bir ölçüt olabilir.
İran’ın yeri
Bununla birlikte asıl soru, Mekke’nin İran’ı kontrol altında tutup tutamayacağı değil, İran’ın şu anda şekillenmekte olan daha geniş bölgesel güvenlik mimarisi içinde nihayetinde yer bulup bulamayacağıdır.
Bu, İran’ın Mekke Paktı’na katılmak zorunda olduğu anlamına gelmez. Bunun etrafında başka mekanizmalar gelişebilir ve Suudi Arabistan, Türkiye, Pakistan, İran, Mısır ve diğer devletleri kapsayan bir bölgesel sistem artık düşünülemez değildir.
Böyle bir düzenlemenin temelleri zaten mevcuttur.
Suudi Arabistan ve İran, 2023 yılında Çin’in arabuluculuğunda imzalanan Pekin anlaşmasıyla diplomatik ilişkilerini yeniden kurdu. Bunu yaparken, 2001 tarihli güvenlik işbirliği anlaşmasını da yeniden yürürlüğe koydular ve bölgesel barış ve güvenlik için çalışmaya kararlılıklarını ortaya koydular.
Daha yakın zamanda Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan ve Mısır, ABD ile İran arasında gerginliğin azaltılması gerektiğini ortaklaşa vurguladılar ve savaşın bölgesel istikrar, deniz yolları, enerji piyasaları ve uluslararası ticaret için oluşturduğu tehlikeye karşı uyarıda bulundular; bu, devletlerin iki zıt kampa net bir şekilde ayrıldığı bir durumdaki davranışlara pek benzemiyor.
Anlaşmanın İran karşıtı bir Suudi-Türk-Pakistan ittifakı haline geldiği alternatif bir senaryo, bölgede tanıdık bir kalıbı yeniden ortaya çıkaracaktır.
İran, buna kendi ittifaklarını güçlendirerek yanıt verecek, Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerini, savaşın güvenilmez olduğunu kanıtladığı Amerikan koruması altına itecek ve bölgenin düşman bloklara bölünmesini pekiştirecektir.
İran’ı da kapsayacak bir yol bulan bölgesel bir sistem ise çok farklı bir sonuç doğuracaktır.
Riyad ve Tahran, rekabetlerini doğrudan yönetebilirse ve Türkiye ile Pakistan da bölgenin başlıca güç merkezleri arasında daha geniş bir denge kurulmasına yardımcı olursa, kalıcı bir Amerikan askeri himayesinin gerekçesi giderek zayıflayacaktır.
Tahran’ın bakış açısına göre bu, Suudi Arabistan’a hâkim olmaktan ya da Körfez’e İran hegemonyası dayatmaktan çok daha önemli bir stratejik başarı anlamına gelir.
ABD-Siyonistlerin İran’a karşı yürüttüğü savaş, bir gün sadece İran’ı teslim olmaya zorlayamamasıyla değil, aynı zamanda bölge devletlerini kendi güvenlik düzenlemelerini oluşturmaya teşvik etmiş olmasıyla da hatırlanabilir.
Filistin testi
Mekke Anlaşması ve bunun etrafında şekillenen daha geniş sistem nihai olarak İran’ı hedef almıyorsa, en çok endişelenmesi gereken Siyonist devlettir.
Pakistan, İsrail’i hiçbir zaman tanımamıştır; Türkiye’nin Siyonist rejimle ilişkileri ise giderek daha tartışmalı hale gelmiştir. Öte yandan, 7 Ekim 2023’ten önce gerçekleşmesi an meselesi gibi görünen Suudi Arabistan’ın İsrail ile ilişkilerinin normalleşmesi süreci, Gazze’deki soykırım ve ardından gelen savaşlar nedeniyle kökten değişmiştir.
Bu üç ülke, İsrail karşıtı bir askeri ittifak kurmamış olsa da, aralarındaki yakınlaşma, İsrail’in on yıllardır rakipleriyle ayrı ayrı yüzleşmek, bazı Arap devletleriyle ilişkilerini normalleştirirken diğerlerine saldırmak ve kendisini kısıtlayabilecek her türlü bölgesel dengeyi engellemek için Washington’a güvenmek amacıyla istismar ettiği bölünmeleri bozuyor.
İran ve Mısır’ı da kapsayan daha geniş kapsamlı bir düzenleme, İsrail için daha da büyük sonuçlar doğuracaktır. Bu devletlerin bireysel askeri ve ekonomik yetenekleri hiçbir zaman şüphe konusu olmamış olsa da, uzun süredir eksik olan şey, onları ortak bir stratejik amaca bağlayacak siyasi bir çerçevedir.
Filistin, Mekke Paktı’nın böyle bir çerçeve sağlayıp sağlayamayacağının belirleyici bir sınaması haline gelebilir.
Böyle bir İslami dayanışma ve kolektif güvenlik çerçevesi, bir asırdan fazladır aranmakta; 19. yüzyılda Cemaleddin Afgani gibi entelektüeller ve 20. yüzyılda Necmettin Erbakan gibi devlet adamları tarafından savunulmuştur; ancak tüm bu söylemlere rağmen gerçeklik acı verici bir şekilde geride kalmıştır.
Gazze yerle bir edilirken, Pakistan zaten nükleer silahlara sahipti, Türkiye zaten NATO’nun en büyük ordularından birine sahipti ve Suudi Arabistan zaten muazzam bir mali, diplomatik ve enerji nüfuzuna sahipti. Bu imkânların hiçbiri soykırımı engelleyemedi – bu, göz ardı edilemeyecek bir gerçektir.
Mekke Anlaşması, Filistinliler hâlâ mülksüzleştirilip öldürülürken rejimleri, sınırları, petrol tesislerini ve deniz ticaret yollarını korumak anlamına geliyorsa, bu sınavdan başarısız olmuş demektir.
Filistinliler için, ABD öncülüğündeki İran karşıtı düzenin İran’a karşı bir “Sünni” ittifakla ya da ABD hegemonyasının İran ya da Türkiye’nin hâkimiyetiyle değiştirilmesi pek bir şeyi değiştirmeyecektir.
Onların durumunu değiştirecek olan şey, Arap, Türk, Fars ve Güney Asya çıkarlarını, bu çıkarlar arasındaki farklılıkların dış güçler ve Siyonist rejim tarafından istismar edilmesine izin vermeden yönetebilecek, bölgeye özgü bir dengedir.
Geçtiğimiz yüzyılın büyük bir bölümünde Müslüman dünyasında bir birlik ve Washington’dan bağımsız bir savunma ittifakı olasılığı hayal bile edilemezken, Mekke Paktı her ikisini de gündeme getirmiştir.
Amerika sonrası Ortadoğu
Birçoğu, gerileyen bir hegemonun yerini yükselen bir hegemonun alması gerektiğini ve bu nedenle Pekin’in, bölgenin baskın askeri gücü olarak Washington’un rolünü devralacağını varsaymaktadır. Oysa Çin bu rolü hiçbir zaman üstlenmemiştir ve üstlenmeyi de aramamıştır.
Xi Jinping, 2016 yılında Arap Birliği’nde yaptığı konuşmada, Çin’in Orta Doğu’da hiçbir vekil güç kullanmayacağını, hiçbir etki alanı peşinde koşmayacağını ve herhangi bir “boşluğu” doldurmaya çalışmayacağını taahhüt etmişti.
Pekin’in enerji kaynaklarına, güvenli deniz yollarına, genişleyen pazarlara ve siyasi istikrara ihtiyacı var; Pakistan, Suudi Arabistan, İran ve Türkiye ile aynı anda ilişkilerini sürdürmekten fayda sağlıyor.
Bu tür çıkarları olan bir ülkenin, Amerikan modelini taklit etmek için pek bir nedeni yoktur.
2023’teki Suudi Arabistan-İran yakınlaşması, Pekin’in nasıl hareket etmeyi tercih ettiğini ortaya koydu. Çin, askeri üsler kurmadan ya da taraflardan birine diğerine karşı koruma sunmadan Riyad ile Tahran’ı uzlaştırdı; böylelikle iki rakibin ilişkilerini doğrudan yönetmelerini sağlayan bir anlaşmanın yolunu açtı.
Mekke Anlaşması kesinlikle bir Çin projesi değildir. Türkiye hâlâ NATO üyesidir, Suudi Arabistan ABD ile derin askeri bağlarını sürdürmektedir ve Pakistan’ın da Washington ile kendine özgü karmaşık bir geçmişi vardır.
Ancak Pekin’in bu devletlere müttefik olarak ihtiyacı yoktur; aksine, bu ülkelerin ABD’ye olan bağımlılıklarının azalmasından fayda sağlamaktadır. ABD’nin bölgesel düzeni her zaman münhasır ittifaklara dayanırken, Çin ise çok sayıda ve birbiriyle örtüşen ilişkiler içinde rahatlıkla hareket etmektedir.
Amerikan hegemonyasının gerilemesi, birkaç gücün birbirleriyle denge kurarken aynı anda Washington, Pekin ve Moskova ile de ilişkiler kurduğu daha karmaşık bir sistem ortaya çıkarabilir.
Mekke Anlaşması’nın böyle bir sisteme ne ölçüde katkıda bulunacağı henüz belirsizdir. İran da, daha geniş bir bölgesel düzene entegre olmanın uzun vadeli çıkarlarına hizmet edip etmediğini ve bunun, on yıllardır nüfuzunu sürdürdüğü ağlar ve ittifaklarla bağdaşıp bağdaşmayacağını değerlendirmek zorundadır.
Her halükarda, ABD’nin bağımlılık ve bölünme üzerine kurduğu düzen çatlamaya başlıyor.
Sekiz yıl önce, üst düzey bir Türk yetkiliye Türkiye’nin büyük stratejisini sorduğumda, İran ve Pakistan ile stratejik bir ittifaktan bahsetmişti.
Sonunda ortaya çıkan ittifak, bir ortağı başka biriyle değiştiriyor olsa da, İran’ın bu ittifakta nihayetinde yer bulup bulmayacağı hâlâ belirsizliğini koruyor. Bununla birlikte, Türkiye ve Pakistan’ın İran karşıtı bir ittifaka pek ilgisi yok; Suudi Arabistan’ın ise Tahran’la kalıcı bir çatışmaya geri dönmemek için güçlü nedenleri var.
Eğer bu süreç, bölgenin başlıca güçlerini kendi oluşturdukları bir güvenlik düzenlemesine çekerse, sonuçları İran’ın çok ötesine uzanacaktır.
Her zamanki gibi Filistin nihai sınav olmaya devam ediyor: Mekke anlaşması, Gazze yok edilirken devletlerin birbirlerini korumasına yönelik sıradan bir girişim olarak kalabilir ya da nesiller boyu Siyonist projeye hizmet eden dış egemenliğe ve iç bölünmeye karşı bölgesel bir direnişin başlangıcı olabilir.
Hangi sonucun galip geleceği, Mekke’de atılan imzalar kadar, imzacıların bu imzaların mantıksal olarak götürdüğü yere kadar gitme iradesine sahip olup olmadıklarına bağlıdır.
*Sami Al-Arian, İstanbul Zaim Üniversitesi İslam ve Küresel İlişkiler Merkezi’nin (CIGA) direktörüdür. Filistin kökenli olan Al-Arian, Türkiye’ye yerleşmeden önce kırk yıl boyunca (1975-2015) ABD’de yaşamış ve burada kadrolu akademisyen, tanınmış bir konuşmacı ve insan hakları aktivisti olarak faaliyet göstermiştir. Çok sayıda çalışma ve kitabın yazarıdır.
