1. HABERLER

  2. ARAŞTIRMA - DOSYA

  3. İslami Mücadele ve Metot Konusunda Muhasebe
İslami Mücadele ve Metot Konusunda Muhasebe

İslami Mücadele ve Metot Konusunda Muhasebe

Kur’an ve tarihî tecrübe eksenli yapacağımız metot tartışmalarında varacağımız sonucun öncelikle yorum/içtihat olduğu unutulmamalıdır.

A+A-

İslami Mücadele ve Metot Konusunda Muhasebe

Hamza Türkmen

İslami eğitim-öğrenim, şahitlik ve tebliğ konularını önemseyen ihya ve ıslah faaliyetleri, İslami mücadelede nitelik ve yeterlilik düzeyini haklı olarak önemserler. Bilgi, inanç, eylem bütünlüğünü yakalamak, bu nitelik ve yeterlilik özleminin farklı bir ifadesidir.

İslami mücadeleyi söylemsel duyarlılıktan ayıran ve celp edici kılan temel etken, hayatın ve mücadelenin Rasulullah’ın (s) örnekliğindeki gibi Kur’an eksenli algılanması ve “Kur’an ahlakı” ile ahlaklanılmasıdır. Bu konuda içselleştirilecek bilgi birikimi açısından kolay ama gelenekçi ve modernist eğilimlerden ayrışma ve hayatın albenisi karşısında yaptığımız tercihler açısından pek de kolay olmayan bir sınavdır söz konusu olan. Tevhidî değerleri sosyalleştirme mücadelesinde sahih bilgi düzeyine ulaşmak imkânlıdır ama ulaşılan sahih bilgiyi takva üzere amelleştirip amelleştirememek ve istikamet üzere geliştirip geliştirememek ise hikmetli tutumla ve adanmışlıkla alakalıdır.

Hepimiz seküler temelli ulus toplumların cahilî sistemleri içinde yaşıyoruz. Özgürlük alanlarımız farklı biçimlerde kuşatma altında. Despotizmin güçlü olduğu ulus toplumlardaki zulüm altında ihya ve ıslah hedefi doğrultusunda faaliyet gösterilmesi, cahilî de olsa hukuka daha fazla önem veren ulusal sistemlerdeki çabalara oranla daha zor ve kısıtlıdır. Zor ve baskı ortamlarında yöntemle ilgili Kur’an’daki istisnai durum, karşımıza “Firavun’un sarayında imanını gizleyen adam” veya “Ashab-ı Kehf” örnekliği şeklinde çıkmaktadır. Oysa tüm rasullerin mücadelesinde genelleşen metodik örneklik şudur: Açık tebliğ, ilkeli tavır ve şahitlik.

İslami metot konusuyla ilgili 20. yüzyıldan intikal eden çalışmalarda ise merhaleci mücadele aşaması işlenirken, genellikle istisnai bir durum olan “gizlilik” meselesi genelleştirilmiştir. Gündeme müdahale etmeyen korunmacı takva ve istikrar anlayışları da gizli mücadele anlayışından pek farklı yerde durmamaktadır. Tüm rasullerin Kur’an’daki vahyî ölçülerle hayatın ve siyasi iktidarların zulumatına karşı verdikleri açık mücadele örnekliklerine rağmen, bu konuda gizlilik veya gündeme müdahil olmama hali ya bazı zanni rivayetlerle veya Seyyid Kutub’un “sahife fıkhı” olarak ifade ettiği Kur’an bütünlüğünden kopuk fıkhi yorumlarla izah edilmektedir. 20. yüzyıldan nakledilen metodik yaklaşımlardaki en büyük zaaflardan birisi ise Rasulullah’ın Kur’an’daki ilk vasfı olan “şahitlik/şehitlik” olgusuna el atılmamış olması ve bu kavramın Kur’an bütünlüğünde nasıl kullanıldığının işlenip yeterince örneklendirilmemesidir.

Kur’an temelli bakışı ve Kur’an bütünlüğünü yeterince öncelemeyen zaaflı tutum, İslami mücadele metodu konusunda gizlilik algısı yanında, zor şartlar altında mücadelenin daha fazla yükseleceği varsayımına da oldukça önem vermektedir. Oysa kavmini Firavun’un kulluk sisteminden uzaklaştırmaya çalışan Musa’nın (a) veya Mekke’de Haşimoğullarının himayesini önemseyen, ticarette müşriklerin “ilaf” anlaşmasından yararlanan veya Habeşistan ve Yesrib gibi daha uygun ortam arayışlarına yönelen Rasulullah’ın mücadele örnekliği, cahilî de olsa daha özgürlükçü ve hukuki ortamların baskı ortamlarına tercih edildiğinin işaretleridir. Güçsüzlüğümüz sürecinde daha az baskıcı ortamların daha totaliter ortamlara nispetle tercih edilmesi, “Rum Suresi”nin girişinde de belirtildiği gibi vahyî bildirimden öğrendiğimiz risaletle ve fıtratla ilgili bir durumdur.

Son dönemlerde tam totaliterlik ve yarı totaliterlik halini iki Türkiye gerçekliğinde okumamız mümkündür. Batıcı, laik değerleri dayatan ulusçuluk yabancılaşmasına karşı 1924-27 yılları direniş sürecinde sindirilen Müslüman tebaa, çok partili sisteme geçinceye kadar sessizliği, ilgi alanlarını daraltmayı ve inzivayı seçmişti. Gündemle ilişkisini buğz etme düzeyine indirgeyen bu içe kapanma hali, Türkiye Müslümanlarının büyük trajedisiydi. Dilsiz, çaresiz, irtibatsız, korkak ve yenilenmekten uzak; gittikçe de evlatlarını kaybeden bir hal söz konusu olmuştu.

Sindirilmiş olan Müslümanların 1945’te çok partili sisteme geçerken sunulan kısmi özgürlük ortamından yararlanma çabaları, yeni oluşturulan ulusal sistem içi şartları algılamadaki hazırlıksızlığa, sahih bilgi yetersizliğine rağmen İslam’ın sosyal alanda unutulmuşluğunu aşma gayretlerini alevlendirdi. Bu alev yeterli bir bilince değil ama o sahih bilince yönelmenin ortamını ateşleyen bir İslami duyarlılık çevresinin genişlemesine neden oldu. Yeniden alevlenme imkânı bulan İslami duyarlılık, Müslüman camia için gelenekçi ve uzlaşmacı söylemlerle de olsa gündemde yer almanın İslami şartlarını tartışmaya açmış oldu.

Müslümanlar medreselerinin ve camilerinin kapatıldığı, alfabelerinin ve hac farizalarının yasaklandığı bir süreçten geliyorlardı. Türkiye’de çok partili sisteme geçilirken Müslümanların sistemin işleyişine katılması da amaçlanmıştı. Müslümanlar kurulan yeni tuzakları kavrama deneyimine henüz sahip değillerdi ama demokrasiye geçiş olarak adlandırılan yeni kısmi özgürlük alanlarından sınırlı da olsa yararlanmaya çalıştılar. Çok partili sisteme geçerken dergi, dernek, parti aracılığı ile Müslümanlar kendilerini dışa dönük yüzleriyle hissettirmeye çalıştılar. Ama İslam’ı yeniden tebliğ etme çabaları, eklektik kimliklerini aşacak kıvamda değildi. Hatta sistem içi araçları hangi ölçülerle kullanacaklarını bilememenin getirdiği yetersizlik ve deneyimsizlik de söz konusuydu.

Müslümanların bu zaaflı ve zayıf hali, eklektik kimliklerine ulusal ideolojinin bazı kirliliklerinin de eklemlenmesini önleyemedi. Ama İslami yaşama arzusu, onun adalet ve esenlik iklimine duyulan özlem aidiyeti, modern süreç ve pratik sorunlar içinde “İslami çözümün ne olacağı ve nasıl sağlanacağı” tartışmasını gündemleştirdi. Atalet ve sessizlik içine itilmiş, sindirilmiş Müslümanların hayatla yeniden buluşma gayretleri tuzaklarla çevrili hale gelse de önemliydi. Kıyametin kopacağı bilinse de elde tutulan fidanın dikilmesinden vazgeçilmemesi eğitimine sahip olan insanların, yeterli arınma ve mücadele deneyimlerinden geçmeden kendilerini “mağara ashabı”na benzetmeleri doğru değildi. Müslümanlar ölürken bile yaşatmayı ve İslami değerleri hayatın içinde geleceğe taşımayı bilmeliydi.

Osmanlı mirasını devralan Müslümanların, modern tuzakları kavramak için kimliksel birikimleri henüz yeterli değildi. Modern olanı kavramak ve dersler çıkartmak yerine,“istemezük” söylemine dayanan bir geleneğe sahiptiler. 20. yüzyılda yerel ve küresel cahilî sistemler tarafından kuşatılan tüm İslam coğrafyasında, İslam’ı yaşanılır kılmak için yeniden ihya ve ıslah çalışmalarının önemi açıktı. Bu çalışmalar referanslarını Kur’an vahyinden ve Rasulullah’ın uygulamalarından almaya çalışmaktaydı. İslami öncülerin, oluşumların ve hareketlerin bu doğrultuda ortaya koyduğu görüş ve pratikler de kamusal alanın problemleriyle karşı karşıya kalan Türkiye’deki Müslümanların ufkunu açmaya başladı.

Türkiye’de hayır, hasenat veya ıslah amaçlı tüm yönelimler, tüm zaaflarına rağmen öncelikle İslami duyarlılığı kuşanarak ve yükselterek işe başladılar. İstiklal Mahkemelerinde Müslüman kanaat önderlerine yapılan zulmün nedenini hiç unutmadılar. İslami aidiyet kaygısıyla Şeyh Said’in ve diğer Müslümanların gerçekleştirdiği kıyamları katliamlar ve sürgünlerle bastırmaya çalışan yeni Türk ideolojisinin buyurgan mantığından nefret ettiler. Kur’an okunmasının yasaklandığı bir dönemde gizliden gizliye 40 bine yakın hafız yetiştirerek şeklî formla da olsa Kur’an’a olan aidiyetlerini canlı tutmaya çalıştılar. Zorunlu eğitime tabi tutulan öğrencilerden zorunlu askerlik hizmetiyle eğitilen gençlere kadar tüm toplum katmanlarının Batılılaşma adına yozlaştırılıp yabancılaştırılmasına açık veya gizli direnç modelleriyle tavır almaya gayret ettiler. Başta basın, yayın ve dernekleşme faaliyetlerinde tebliğ ve öğrenme alanları buldukça, sancılı da olsa duyarlılıklarını İslami bilgi ve bilinç düzeyine yükseltmeye çalıştılar. 1970’li yıllara geldiğimizde İslami duyarlılıktan tevhidî uyanışa adım atanlar oldu. İslami değerleri koruma kaygısı iyi niyetli bir muhafazakârlıkla çoğu zaman Rasulullah’ın talim ettiği Kur’an’daki İslam’ı öğrenme sorumluluğunun önüne geçti. Ama İslami duyarlılığı bilinç seviyesine inkılâp ettirecek tahkik, birikim, üslup ve adap hikmetine sahip yetişmiş rehberlerimiz de pek yoktu.

Doğru istikameti yakalamak, İslam’ı anlamada sahih bir metodoloji ve İslam’ın mesajını gündemleştirmek çabaları da sahih bir “tertil fıkhı”nı gerektiriyordu. Bu tespitlerin parça doğrularına bile İslami duyarlılığı canlı olan öbekler de tartışa tartışa, düşe kalka varılabiliyordu. Neyin asıl neyin kültür, neyin kesin neyin zanni, neyin nass neyin yorum olduğunu öğrenmek için akaid konusuna da Muhammedi Sünnet’e de fıkıh ve kelam alanına da Kur’an merkezli sahih bir bakış açısı ve tutarlı bir vakıa bilgisi ile yaklaşmak gerekiyordu. Ancak Müzzemmil Suresi’nde vahiy gerçeğinin kavranması, hayattaki karşılığının idrak edilip birbiriyle irtibatının kurulması, tertil fıkhının günümüzde de evrensel boyutta sorumluluk yükleyen ilk örnekliğini göstermekteydi.

Bugün İslami mücadelede metot konusunda gerek mevcut tespitlerin şer’i olarak delillendirilmesinde usuli/metodolojik yakınlık; gerek öncelikli hedef aynılığı; gerek bugünün merhalesini tayin edecek Müslümanlarla ilgili yeterli bir tarih ve toplum değerlendirmesi; gerek kuşatıldığımız yerel ve küresel sistemin imkân ve işleyişinin yeterince kavranması; gerekse İslam düşmanı güçlerin -kalplerini parça parça eden- iç çelişkilerinin analiz edilmesi konusunda istişari temelli yeterli bir diyalog ve müzakere ortamından bahsedemeyiz. Müslümanlar için 1944’teki Daru’t-Takrib çalışmalarındaki gibi henüz istişari ve yeterli bir müzakere ortamı sağlanabilmiş değildir. Ama genelde bütün bu zaaflarımıza rağmen, kuşatıldığımız sistemlerde hayatımız da mücadelemiz de devam etmektedir.

Ancak İslami çaba ve hareketler arasında temayüz eden tüm farklı yaklaşımlara rağmen, Urvetu’l Vuska’dan bu yana gelişerek devam eden, küresel ve yerel cahiliyeyi aşma gayretleri ve ıslah hareketlerinin Mısır’dan Cezayir’e, Tunus’tan Pakistan’a Endonezya’ya kadar uzanan tecrübî birikimleri, kendimizi yenilemek ve kuşatıcı içtihatlara varmak için önemli tecrübî bir zemin sağlamaktadır. Bu zemin tevhidî kimliğin şahitleştirilmesi istikametinde dengeli bir yol tutan ve var olan tecrübelerden yararlanmasını bilen Müslümanlar için bir imkân oluşturmaktadır.

Artık kendi tarihî şartları içinde oluşturulmuş ve kalmış, eski metodik yorumları tekrarlamaktan kaçınmalıyız. Ve bilmeliyiz ki eski metodik yorumlara, tarih ve toplum değerlendirmelerine en köklü eleştiriyi getiren Seyyid Kutub’un “Yeniden Kur’an Neslini İnşa Etmek” başlıklı stratejik eleştirisi ve değerlendirmesi hâlâ anlaşılıp yeterince tartışılmış, müfredat düzeyinde istişari bir müzakereye tabi tutulabilmiş değildir. Oysa bu tespiti değerlendirip daha ileriki merhalelere geçebilmeliydik. Bu zaaf ve eksikliklerimizi aşabilmek için mesafe kat etmeliyiz. Kur’an’daki delaleti açık nasslardan, başta Hz. Muhammed olmak üzere tüm rasullerin mücadele yöntemlerinden ve ıslah hareketlerinin eski ve yeni tecrübî birikimlerinden yararlanarak, modern durum ve şartlar karşısında metodik içtihatlarımızı yenileyebilmeliyiz.

Ortadoğu’yu saran son intifada ateşi ve Türkiye’de de son referandum oylaması ile metot konusunda tartışmalar yoğunlaştı. Bu tür tartışmaların, üslup ve adaba dikkat etmek ve olgun müzakere ortamlarına yönelmek açısından taraflara katacağı tabii ki birçok olumlulukları olacaktır. Ancak bu tartışmalarda ıslah çabalarının yakaladığı orta akıl, metot tartışmalarının gündemini de belirlemelidir.

İlkin bu tür tartışmalarda veya müzakerelerde İslami bilgi ve metodolojik tutarlılık, adil siyasi analiz gücü, hikmetli yaklaşım, adap ve üslup meselesi oldukça önemlidir. Bunun için de tüm taraflar için sanal ortamlara kadar uzanan koğuculuk ve Müslümanların açığını arama gibi Kur’ani ahlaktan uzaklaşan tavır ve yorumlardan arınmak, tutarlı bir kimlik ve birikim yeterliliği kaçınılmazdır.

İkinci olarak içinde yaşanan yerel ve küresel sistemin güç ve zaaflarının farkında olunmalı, düşmanı yücelten komploculuktan kaçınılmalı; vakıaya dayanmayan ütopik ve kurgusal senaryolarla siyasi komplolar üretmenin, pratik ve sahih mücadele gerçekliğinden kopuk insanların işi olduğu bilinmelidir.

Diğer bir önemli husus ise tevhidî mücadele sürecimizde yerimizi ve gücümüzü tartışmak ve bilmek için ciddi bir tarih değerlendirmesine ve mekânla ilgili toplum analizine, bu tespitlere bağlı olarak İslami mücadele safhamızda merhale ve strateji tayinine ihtiyaç bulunmaktadır.

Bu eksiklerimizi tamamlamak için Kur’an ve tarihî tecrübe eksenli yapacağımız metot tartışmalarında varacağımız sonucun öncelikle yorum/içtihat olduğu unutulmamalıdır. Ayrıca bu tartışmalarda “değer” (dünya görüşü, ideoloji ve yasama) olarak sistemin dışında veya üstünde ama kuşatıldığımız vakıayı ifade etmek bağlamında da sistemin içinde olduğumuz ve kendi inancımıza hürriyet alanı buluncaya kadar ekonomiden kültüre, eğitimden siyasete kadar uygun sistem içi araçları kullanmanın kaçınılmazlığı gerçeği de atlanmamalıdır. Bu son iki tespit, vahyî ilkeleri ihmal ettiği için çözülen kişilere tepki olarak yorumlarını katılaştıran veya mezhepleştiren dostlarımızla da itidalli müzakere ortamlarını paylaşabilmemiz için oldukça önemlidir.

Bu bağlamda “diyalog”, uygun üslup ve adap ölçüleriyle gerçekleştirilecek tavsiyeleşmeye ve ıslaha; “müzakere” ise metodolojik yeterlilik ve vahyin şahitliği istikametinde katılımcı şura içtihadına yöneltmelidir.

Kaynak: Haksöz Dergisi - Sayı: 242 - Mayıs 11

HABERE YORUM KAT

9 Yorum