1. HABERLER

  2. RÖPORTAJ

  3. "Ergenekon PKK'yı Hep Yedekte Tuttu!"
Ergenekon PKKyı Hep Yedekte Tuttu!

"Ergenekon PKK'yı Hep Yedekte Tuttu!"

Kürt siyasetçi Kemal Burkay, 'Kürt sorununun çözümü için yakalanan ikinci şans heba edilmemeli' ifadesini kullandı.

A+A-

Kemal Burkay, Öcalan'ın silah bırakmaya hazır olmasına rağmen Ergenekon’un, PKK'nın silah bırakmasına izin vermediğini ve onu AK Parti'ye karşı yedekte tuttuğunu iddia etti.

Yeni Şafak’tan Murat Aksoy, Kemal Burkay’la konuştu:

Türkiye sadece düşündüklerini yazıp ifade ettikleri için pek çok yazarını, şairini bu ülkeden kaçmaya zorladı. Ülke dışına çıkmak zorunda kalanlar; "devlet"in bir biçimde kendisi için zararlı buldukları idi. Yıllar sonra iklim değişti ve yurt dışına kaçma zorunda kalanlar dönmeye başladılar. Dönüşleri sadece ülke şartları değiştiği için değil, devletin de değiştiğine, değişebileceğine inandıkları için oldu.

Kemal Burkay 31 yıl sonra ülkesine döndü. Burkay, siyasetin içinde var olduğundan bu yana Kürt sorununun şiddetsiz, demokrasi içinde çözülmesini savunanlardan birisi. Aradan geçen süre içinde bu inancından hiç bir şey kaybetmemiş. Hatta zaman onu haklı çıkarmış görünüyor. Bu hafta Söyleşi-Yorum'da Kemal Burkay ile dönüşünü, Kürt sorununun çözümünü ve PKK'yı konuştuk.

(Murat Aksoy / Yeni Şafak)


Döndünüz ve iki aydır Türkiye'yi bir anlamda dolaşıyorsunuz. Nasıl buldunuz ülkeyi?

İklim değişti, ama tamamen güllük gülistanlık olmadı. Ortada bir değişim var ve bu değişim benim dönüşüme de olanak sağladı. Ki ben en son dönenlerden biriyim. Benden önce, durumu bana benzeyip de dönen pek çok siyasi mülteci oldu. Bunlar arasında benim arkadaşlarım da var. 2009'dan itibaren açılım süreci başladı ve son birkaç yıldır Türk gazete ve televizyonlarında benimle yapılan çok sayıda söyleşi yayınlandı, görüşlerim Türkiye kamuoyuna geniş biçimde yansıdı. Öyle olunca benim yurtdışında durmam anlamsız hale geldi. Ki ben de dönmek istiyordum. Risklerini de göze alarak döndüm. Sayın Başbakan'ın ve bir önceki İçişleri Bakanı Atalay'ın yurda dönüşümün önünde hiçbir engel olmadığına dair açıklamaları ve bu yöndeki çağrıları da elbet etkili oldu. Değişen çok şey var ama değişmeyen de.

Değişmeyen ne var?

Cepheleşme ve gruplaşma. Bunu yurt dışında da izliyordum; ama burada daha yakından hissettim. Önemli oranda cepheleşme var ve önyargılar oldukça güçlü. Eskiden daha çok sağ-sol çatışması ve tabii ki Kürt sorunu vardı. Şimdi ise farklı gruplaşmalar var. Ama temel bir ayrışma çok net olarak görülüyor. Değişim ve statüko. Böyle olması bir bakıma doğal, değişim sürecine giren her toplumda bu olur; ancak bu ayrışmanın taraftarları beni çok şaşırtıyor.

Neden?

Çünkü, sol siyasi grupların her zaman ve koşulda değişimin yanında olması gerekirken bu ayrışmada, onların en azından küçümsenmeyecek bir bölümü değişimin değil statükonun yanında duruyorlar. Diğer taraftan geçmişte statükonun yanında duran bazı kitleler ve siyasi gruplar bugün değişimin yandaşları. Kabul edelim, ortada bu çekişmeden kaynaklanan ciddi bir gerilim var. Ama değişim gerekli ve kaçınılmaz. Bu süreçte toplumun daha fazla acı çekmemesi için tartışma uygarca yöntemlerle yapılmalı ve hoşgörü egemen olmalı.

Muhafazakâr bir gelenekten gelen AK Parti midir bu değişimin aktörü?

Tek aktörü değilse de baş aktörü, önde gelen aktörü demek mümkün. AK Parti'nin iktidara gelirken bu iş için ciddi projelere sahip ve hazırlıklı olduğu kanısında değilim. AK Parti'nin sahneye çıkması, bir bakıma ötekilerin değişmemesinin sonucuydu. Toplumun değişime ihtiyaç duyduğu dönemlerde buna ayak uyduramayanlar, ayak diretenler gider. Nitekim öyle de oldu. Toplum, geçmiş yıllarda ülkeyi yöneten, ama değişmemekte direnen, sorunlara çözüm bulamayan nice ünlü politikacıyı ve partilerini 2002 seçimlerinde sildi süpürdü ve AK Parti'yi getirdi.

AK Parti'nin siyaset sahnesine çıkması Türkiye'nin böylesine bir değişim aşamasına denk geldi ve bu parti bu yönde belli reformlara imza attı, bu yöndeki çabalar toplumun geniş kesimlerince de desteklendi. Ne var ki ülkede statükocu güçler de oldukça etkin ve bunlar örneğin açılım sürecine büyük direnme gösterdiler, hükümeti ağır biçimde suçladılar ve onun duraklayıp geri çekilmesine yol açtılar. Değişimden yana olması gereken sol kesimler ve diğer bazı toplum kesimleri ise değişim sürecine gereken desteği vermediler. Oysa değişim gereği devam ediyor ve buna cevap vermek için hem hükümet, hem değişimde çıkarı olan toplum kesimleri ısrarlı, kararlı olmalı.

İslami hareket merkez sağdan koparak siyasi aktör oldu. Kürt siyasi hareketi soldan koptu ama siyasallaşamadı. Bunu neye bağlıyorsunuz?

Cumhuriyet dönemindeki bir dizi Kürt ayaklanmasının, son olarak da 1938 Dersim direnişinin çok kanlı biçimde bastırılmasının ardından Kürt hareketi bir sessizlik dönemine girdi. Bu sessizlik, çok partili hayata geçişin ardından, 1950'li yılların sonlarına doğru bozuldu ve Kürt aydınlarında ilk kımıldanışlar, bunun yanı sıra devletin operasyonları başladı. 1959'daki "49'lar Operasyonu" bu türdendi. Ancak 1960'lı yılların başından itibaren hem sol hareket, hem Kürt hareketi canlandı. Kürt hareketi 1960'lı 70'li yıllarda barışçıl biçimde gelişiyor ve kitleselleşiyordu. Bu dönemde, 1967 yılında Diyarbakır, Silvan, Siverek, Tunceli, Ağrı gibi kentlerde onbinlerin katıldığı barışçıl mitingler oldu.

Ve 1971 muhtırası geldi...

12 Mart darbesi ile bu uyanışı engellemeye yöneldi. Ancak 12 Mart uzun sürmedi ve 1970'li yıllarda sol da Kürt hareketi de yeniden toparlandı ve çeşitli kanallarda gelişme gösterdi. Bunlardan biri de bizim örgütlediğimiz Türkiye Kürdistan Sosyalist Partisi idi. 1975 yılında 8-10 bin tirajlı aylık Özgürlük Yolu'nu, 1977 yılında ise 30-40 bin tirajlı Kürtçe-Türkçe Roja Welat gazetesini çıkardık. Bu Cumhuriyet döneminde bir ilkti. 1977'de, arkadaşımız Mehdi Zana'yı bağımsız aday göstererek Diyarbakır'da, 1979'da ise arkadaşımız Urfan Alpaslan'ı aday göstererek Ağrı'da belediye başkanlıklarını kazandık. Bunların hepsi 12 Eylül öncesinde barışçı yöntemlerle siyasi talepleri dile getirdiler. Ve eğer bu gelişme sistemin türlü baskıları, oyunları, özellikle de 12 Eylül darbesi ile engellenmeseydi, bugün kazanım gibi görünen kimi şeyler, örneğin BDP'nin yüz dolayındaki belediye başkanlığı ve parlamentodaki 30 küsur milletvekili daha o dönmede, yani 25-30 yıl önce sağlanabilirdi. Kürt halkının diğer hakları bakımından da eminim ki çok daha iyi bir noktada olurduk.

Sonra...

Yükselen barışçı Kürt siyasetine karşı kontrgerilla devreye kondu. Kontrgerilla eylemleri, halka yönelik baskılar, bir bakıma barışçı biçimde gelişen mücadeleyi şiddete yöneltmek için yapıldı. Bu tutum 1970'lerde de devam etti. Ben o dönemde devletin -devlet mi dersiniz, derin devlet mi bilmem- hem solu, hem Kürt hareketini bastırmak için devreye girdiğinden eminim. Türlü baskılarla Kürt halkının hak talepleri önlenmeye çalışıldı. 1960-70'lerde barışçıl ve kitlesel biçimde gelişen Kürt hareketi, 1980'lerde PKK eli ile şiddete yöneldi ve giderek harekete şiddetin dili ve yöntemleri egemen oldu. PKK bizden sonra sahneye çıktı ve bizleri hedef gösterdi. Çok ilginçtir, Kürt halkının hak ve özgürlüğünü kazanmaya yönelik bu mücadelede bizimle ittifak kurmak yerine bizi hedef gösterdi. Bize karşı da şiddet kullandı. Şu gerçek: sistem türlü yöntemlerle, barışçıl, demokratik biçimde gelişmekte olan Kürt hareketinin önünü kapadı. En büyük rolü de 12 Eylül darbesi oynadı. Kitleler barışçıl siyasal yollardan örgütlenebildikleri zaman ne illegaliyete ne de şiddete yönelirler. Ama önleri kesildiği zaman, bir suyun başka kanallar araması gibi başka yollar ararlar. Sol da, Kürt hareketi de illegaliteye ve şiddete böyle itildi.

Yıllardır Kürt siyaseti çoğullaşsın istiyoruz ama olmuyor, neden?

PKK'nin başından beri kendisinin dışındaki siyasi oluşumlara tahammülü olmadı. PKK bizden (Kürdistan Sosyalist Partisi) sonra sahneye çıktı ama kendisinden önce var olan tüm Kürt hareketlerini düşman ilan etti ve onları yok etmeyi kendine öncelikli hedef seçti. Devlete karşı şiddet, diğer Kürt örgütlerine karşı şiddet, kendi içindeki muhalefete karşı şiddet, örgütten ayrılanlara karşı şiddet, hatta halka karşı şiddet... Bu tavır 1980'lerde de bugün de aynı. Belki yöntemi biraz yumuşadı, ama bakış aynı. "Kürtleri ben temsil ederim, benden başkası haindir" anlayışı bizim diyalog çabalarımıza rağmen değişmedi. Ama Kürt siyasi hareketi homojen olamaz, tek renkli olamaz. PKK ve BDP dışında şu anda onun kadar sesi çıkmasa da, onun kadar örgütlü ve etkin olmasa da, önemli başka sesler ve renkler de var. Bunlardan birisi de HAK-PAR'dır.

Siyasete girecek misiniz?

Ben 8 yıl önce yöneticilik görevlerimi bıraktım. Bundan böyle hayatımı bir yazar olarak sürdürmeyi, görüşlerimi yazı ve konuşmalarımla kamuoyuna iletmeyi seçtim. Bunu da yapıyorum. Gelirken de siyasi parti kurma veya bir siyasi partinin başına geçme düşüncem yoktu. HAK-PAR'ı kendime yakın görüyorum. Ayrıca siyaseten köşeme çekilmek de bana göre değil. Çünkü gelişimden bu yana geçen üç aylık dönem zarfında da gördüm ki, toplumun beklentileri var, insanların beklentileri var. Türkler ve Kürtler arasında barış için güçlü bir eğilim var. Bunu geldikten sonra daha iyi hissettim. Bana gösterilen ilgiyi de buna bağlıyorum. Şiddetsiz bir çözüm istediğim için insanlar beni önemsiyor. Ben de bu önemli süreçte köşeme çekilmeyeceğim. Kesin bir şey diyemem ama, kendime yakın gördüğüm HAK-PAR'ın bir siyasi seçenek olması için bir şeyler yapabilirim.

Kürtler PKK vesayetinden kurtulmaya, bunu talep ve ısrar etmeye hazır mı?

Şimdilik bu yönde kitlesel ve çok etkili bir hareket yok. Kitlelerin gönlünde olsa da bu, henüz söze ve eyleme yeterince dökülmedi. Bazı isimler bunu ifade ediyor. Ayrıca bölgedeki STK'ların son dönemde silahların karşılıklı susturulmasına yönelik çağrıları da önemlidir.

Neden kitleselleşmiyor?

Silahların sesi kitlelerin sesini bastırıyor, onların taleplerini, duygu ve düşüncelerini özgürce dile getirmeyi engelliyor. Bana göre bir korku var.

Siz korkmuyorsunuz ama...

Şiddetin sonuç vermeyeceğine hep inandım ve bunu dile getirdim. Tehditlerden korkup görüşlerimizi özgürce söyleyemiyeceksek siyaset yapmamak en iyisi.

AK Parti'yi çözüm konusunda yeteri kadar kararlı buluyor musunuz?

Bazıları AK Parti'nin bu konudaki iyi niyetini sorguluyor. Bence sorun salt bir iyi niyet sorunu değil, Bir partinin veya liderin ne yapıp yapmadığına bakmak gerekir. Bence AK Parti bu konuda kendisinden önceki partilerden farklı. Sorunun varlığını dile getirdi ve çözümün salt şiddetle, askeri yöntemlerle olmayacağını söyledi. Bu elbette önemli, Türk devlet politikasında bir dönüm noktasını ifade ediyor. Bir açılım süreci başlattı ve bazı olumlu adımlar da attı. Ama yeterince kararlı davranmadı. Gelen tepkiler karşısında durakladı, söylemini değiştirdi. Bu da onun zaafıdır. Sorun çözecekse çok daha kararlı, tutarlı olmalı.

Sadece hükümeti suçlamak yetmiyor...

Öte yandan, sadece hükümeti suçlamak yetmiyor. Kürtlerin de kendi yanlışlarına bakması gerekiyor. Mesela operasyonlar yapıldığında doğal olarak tepki gösteriyoruz ve bunun bir çözüm olmadığını söylüyoruz. Ama buna tepki verenlerin PKK'nin eylemlerine de tepki vermesi, eleştirmesi gerekiyor. Seçimlerden sonra yeni anayasa gündemdeyken, diyalog ve çözüm yönündeki beklentiler yükselmişken, 14 Temmuz'dan sonra tırmandırılan silahlı eylemler ortamı büyük ölçüde gerdi ve süreci kesintiye uğrattı. Hükümeti suçluyoruz ama hükümetin sertleşmesi için ne lazımsa yapıldı.

Bütün çözüm çabalarına rağmen neden yeniden şiddete saplandık?

Ben yurt dışına çıktığım zamanlarda Kürt var demek bile suç sayılıyordu. Oysa şimdi Kürt sorunu rahatça tartışılıyor. Hükümet bir açılım süreci başlattı, TRT Şeş yayına girdi. Legal partiler Kürt, Kürdistan adını taşımasa da Kürt sorununu programlarına aldılar. Mesela HAK-PAR'ın (Hak ve Özgürlükler Partisi) programında federatif çözüm talebi var. Bunun yanın sıra devlet sorumlularının söylemleri değişti. Burada önemli olan sadece hükümetin bu süreci başlatmış olması değil, daha genel çerçevede devletin dilinin değişmesidir. Bunları görmemek imkansız. Ama bu umudumuzu AK Parti'ye bağladık demek değil. Doğru olan AK Parti olumlu şeyler yaptığı zaman desteklemek, olumsuz şeyler yaptığı zaman da eleştirmektir.

BDP mesela hep AK Parti'yi eleştirdi...

Bize düşen her durumda AK Parti'den daha demokrat olmak, daha fazlasını istemek ve hükümeti bu yönde teşvik etmektir. Hükümet bu süreçte kararlı ve daha cesaretli olabilseydi daha güzel şeyler olabilirdi. Tabii ki açılım ve çözüm sürecindeki duraklamada AK Parti'nin yalnız kalmasının payı büyük. Bu süreçte CHP ve MHP'nin açılıma destek vermemesini siyaseten haklı bulmasam da anlayabilirim, ama beni asıl hayal kırıklığına uğratan BDP ve PKK oldu. Onlar ilginçtir ne demokratik açılıma ne de Ergenekon davalarına yeterince destek vermediler.

Neden destek vermediler Ergenekon'a?

Herhalde iki neden var: Biri, yeterli vizyona sahip olmamak. Diğeri ise Ergenekon davasından ürkmek. Ergenekon birtakım ilişkilere ışık tutuyor. Bu ilişkiler ağının açığa çıkmasından korkuldu herhalde... Ergenekon hem devletin içinde örgütlenmiş, hem de solun ve Kürt hareketinin içine elini uzatmış. Ergenekon ortaya çıkarken bu kesimlerin tedirgin olması veya karşı çıkması ancak böyle izah edilebilir. Bir başka neden de AK Parti ne yapıyorsa kötü yapıyordur anlayışıdır. Nitekim yargıda girişilen reformlar, askeri vesayetin geriletilmesine yönelik adımlar da BDP ve PKK çevresinde destek görmedi. Ben BDP, PKK kesiminin bu süreçte yanlış mevzilendiğini, en azından hükümete gereken desteği vermediği kanısındayım. Bu nedenle, çözüm ve diyalog sürecinde gelen PKK saldırıları beni fazla şaşırtmadı.

Neden şaşırtmadı?

PKK'nin eylemsizlik ilan ettiği dönemde ordu AK Parti'nin açılım politikalarına rağmen operasyonlara devam etti. Operasyonların durduğu zamanda bu kez Reşadiye olayı, Dörtyol ve Kastamonu olayları oldu. Bunlar kuşkulu ve çözüm sürecine hizmet etmeyen eylemlerdi. Hele 12 Haziran seçimlerinden sonra BDP'nin boykotu, PKK'nin ise eylemlerini tırmandırması son derece yanlış oldu. Diyalog isteyen, sorunun barışçı yollarla çözümünü isteyen, siyaset yolunun açılmasını isteyen biri bunu yapmaz. Sonuçta yine silahların susması, diyalog sürecinin başlaması ve çözümün barışçıl yollarla aranması gerektiği kanısındayım.

1999-2004 arasındaki çözüm şansı vardı. Kullanılamadı mı sizce?

Aynen, ben de öyle düşünüyorum. Ve bu dönem çok önemli. Çünkü; Öcalan yakalandıktan sonra mahkemede mealen "Pişmanım, yanlış yaptık, artık silahları bırakıyoruz. Bana fırsat verin yanlışı düzelteyim" dedi. Bir de "ne bağımsızlık, ne federasyon, ne otonomi; demokratik cumhuriyet istiyoruz" dedi. PKK de bunu benimsedi. PKK eylemsizlik ilan etti ve silahlı güçlerini sınır dışına çekti. Öcalan bu süreçte çok kez PKK'nin silahlarını bıraktırabilirim dedi ve buna olanak sağlanmasını istedi. Bir afla silahlar teslim edilebilirdi. Başka türlü dağdakilerin bile bile inip hapse girmeleri beklenemez. Ama o dönem devleti yönetenler bu çağrıyı duymazlıktan geldiler.

Neden?

Demek ki dağda PKK'li silahlılar olmasını istediler. PKK'yi yedekte tuttular...

Peki neden?

Kanımca en başta PKK'yi Güneyli Kürtlere, yani Kürdistan Federe bölgesine karşı kullanmak için. Biliyorsunuz geçmişte de PKK birçok kez (1992, 1995 ve 1997'de) Güneyli Kürtlere, KDP ve KYB'ye karşı savaştı. Bunda Kürtlerin hiçbir çıkarı yoktu, ama özellikle Suriye ve İran'ın etkisiyle PKK bu işe sürüklenmişti. Nitekim bir ara Karayılan'ın kendisi, "Türkiye bizim Güneyli Kürtlerle savaşmamızı istiyor" diye açıklama yaptı. Öcalan bir keresinde görüşme notlarında, "Benimle görüşen subay tüm gerillaları güneye geçirme, 500 kadarı içerde kalsın, lazım olur" dediğini açıklamıştı. Nitekim lazım oldu da. PKK'ya muhalefet eden Hikmet Fidan'ın öldürülmesi bunun bir örneğidir. PKK 1999-2004 döneminde silahlı eylemleri durdurmuştu. Ama AK Parti'nin seçimleri kazınıp hükümet kurmasından itibaren durum değişti.

AK Parti'ye karşı Ergenekon, Sarıkız, Ayışığı vb. bir dizi darbe planının devreye konduğu dönemde, daha önce "hata yaptık, silahları tümden bırakıyoruz" diyen Öcalan ve PKK, 1 Haziran 2004'te yeniden silahı devreye soktu. Bu dönem, tam da AK Parti'ye karşı cunta hesaplarının yapıldığı dönemdir. Belli ki derin devlet, AK Partiye iktidar olanağı vermemek, hem Kürt sorununun çözümünü hem de Türkiye'nin AB üyeliğini ve demokratikleşme sürecini engellemek, başka bir deyişle statükoyu korumak için harekete geçti.

Ergenekon ile PKK arasında bağ var mı?

Olup bitenler bize onu gösteriyor. Silahları tümden bırakmak isteyen bir örgüte silah bıraktırmamak ve darbe planları ile birlikte yıllardır barış edebiyatı yapan Öcalan ve partisinin şahinleşmesi bunu gösteriyor.

KCK hakkında ne düşünüyorsunuz?

PKK'yi ve onun askeri kanadını da içeren illegal bir örgüt. Zaten PKK var, aynı tabanı paylaşan legal BDP var. BDP önemli bir kitlesel desteğe sahip; elinde 100'e yakın belediye var, parlamentoya 30'un üstünde milletvekili seçtirebildi. Böyle bir durumda KCK'ya ne gerek var? Bunun izah edilir tarafı yok. KCK hem BDP'yi hem de Kürt hareketinin bütününü kontrol etmek için değilse ne için? KCK yanlış bir örgütlenmedir. Sürece hizmet etmez, Kürt siyasal hareketinin normalleşmesini, BDP'nin bile özgür çalışmasını önler. Türk siyasetinin normalleşmesi için nasıl askeri vesayetin son bulması gerekliyse, Kürt siyasetinin normalleşmesi için de sivil siyaset üzerinde bir vesayet oluşturan askeri ve illegal yapı son bulmalı.

Öte yandan, ben KCK'ya yönelik yapılan operasyonlarda -KCK ile ilişkileri nedir ne değildir bir yana- belediye başkanı, BDP'li ve benzer çok sayıda politikacının tutuklanmasını yanlış buluyorum. Sorun salt mevcut yasa hükümlerinin çerçevesinde çözülemez. Madem amaç silahları susturup soruna çözüm bulmaksa ve bunun için yıllardır dağlarda olan, çatışmalarda yer alan silahlı adamların bile düze inmesini sağlamaksa, o zaman bu operasyonlar amaca hizmet etmez. Tam tersine ortamı gerer ve güveni sarsar.
 

HABERE YORUM KAT