“Ebu Hanife’nin Hayatı ve Mücadelesi”

25.12.2011 15:26
“Ebu Hanife’nin Hayatı ve Mücadelesi”
Özgür-Der Küçükçekmece’de Asr-ı saadetten günümüze örnek şahsiyetler üst başlığında “Ebu Hanife’nin Hayatı ve Mücadelesi” Esra Çifçi Dindar tarafından sunuldu.

Esra Çifci Dindar konuşmasına Ebu Hanife İslam tarihi içinde birçok farklı düşünce sisteminden pek çok araştırmacının ilgisini çekmiş önemli bir şahsiyettir. Ebu Hanife çoğu kez geleneğin yanlış bakış açısı yüzünden bir yüceltmeye ve kutsiyet atfedilen bir ‘’İmam-ı Azam’’ kimi zaman ise geleneğin muhafazakâr mozaiğinde uyumu bozan aykırı bir taş olarak anlatıla gelmiştir.

Ebu Hanife’nin asıl adı Numan Bin Sabittir. Hicri 80 yılında (699) Irak’ın Küfe şehrinde doğmuştur. Emevi yönetimi ve Abbasi yönetimi altında da yaşamıştır. Emevilerin Irak katliamına şahitlik etmiştir. Kendisi de Emevi saltanatını onaylamadığı ve Emevi valisi İbn Ebu Hubeyre’nin yargıclık teklifini reddettiği için çeşitli zulümlere maruz kalmıştır. Abbasiler döneminde de muhalif tavrını sürdürmüştür. Bu sebeple siyasi takibata ve baskıya uğramıştır. Hicri 150 yılında (767) Abbasi sultanı Mansur döneminde vefat etmiştir.

Ebu Hanife’nin yaşadığı dönem, tabiin dönemi ile müçtehit imamlar dönemi arasında yaşamıştır. Sahabeden Enes B. Malik ile birkaç kez görüştüğüne dair güçlü rivayetler vardır. Bu dönemin bazı özellikleri Ebu Hanife’yi etkilemesi açısından önemlidir.  1)Müslümanlar bu dönemde siyasi olarak bölünmüştür. 2) Bu dönemde Medine ilmi üstünlüğünü kaybetmiş, sahabeler Hz. Ömer döneminden itibaren çeşitli şehirlere yayılmıştır. İlk iki halife döneminde buna izin verilmemiştir. Sahabeler gittikleri yerlerde yetiştirdikleri talebelerle bağımsız fıkhı ve düşünsel ekoller oluşturmuşlardır. 3)İslam’a yeni girenlerin karşılaştıkları bazı yeni problemler İslam toplumunda tartışılmaya başlamıştır. 4)Bu dönemde hadis uydurmaları başlamış ve değişimlerin de etkisiyle tabiin arasında iki ayrı merkez ön plana çıkmıştır. Bunlardan birincisi Medine’dir ki burası Hz. Ömer döneminde güçlü bir merkezdi. Bir de Kufe ön plana çıkmıştır. Hz. Ömer Kufe’ye sahabe arasından ilmi otoritesi ile tanınan Kuran bilgisinin yanında isabetli görüşleri olan Abdullah Bin Mesud’u gönderir.

Geleneksel fıkıh tarihinin ya da ilimler tarihinin iddia ettiği gibi bu iki merkez arasında ciddi bir metodsal çatışmanın olduğunu söylemek pek mümkün değildir. Bu dönemde İmam Malik Medine ekolünün temsilcisidir.   İmam Malik Medine ehlinin amelini “Peygamberin uygulaması” sünnet sayan bir yaklaşıma sahiptir. Fakat İmam Malik sadece hadisle  ve Medine ehlinin ameliyle yetinmek gibi bir metoda sahip değildi.  Daha sonra Hadis ehli olarak anılacak olan ehli hadiste görülmeyecek bir biçimde Rey’e ve içtihada önem vermektedir. Kuran’da veya Medine örfünde bulunmayan bir durumu rey ile içtihat etmiştir.  Hatta Hadisleri toptan kabul etmek gibi bir yaklaşım söz konusu değildi. Medine ehlinin ameline aykırı olan hadisler İmam Malik tarafından kabul edilmemiştir.  Medine ehli daha sonra hadis ehlinin merkezine dönüşecektir. Çünkü Abbasiler süreç içinde hadislerin ve hadiscilerin uzlaşmacı tutumunun meşruiyet için mümbit bir zemin olduğunu fark etmiş ve devlet tarafından da desteklenmiştir.

Ebu Hanife ile öne çıkan Rey Ekolu ismi muhaliflerin kınama amaçlı kullandıkları bir tanımlamadır. Ebu Hanife kendi yolunu “El-adl ves’sunne” olarak tanımlar.  Ebu Hanife ortalıkta hadis olarak dolaşan bir sürü sözün yaygınlaştığı ve karşılaşılan her soruna Hz. Peygambere isnat edilen bir sözle çözüm bulma anlayışının yaygınlaştığı bir dönemde yaşamıştır ve bir anlamda bu duruma direnmiştir.  O hadis olarak rivayet edilen bu sözlerin peygambere ait olup olmadığı açısından yaklaşmış bu açıdan da metin tenkidi yapmanın gerekliliğini ortaya koymuştur. Ebu Hanife’ye göre: “Kuran’ın mutlak hükmü ahad haberlerle tahsis edilmez. Kuran hükmü ancak tevatür derecesindeki sünnetle tahsis edilebilir.” Müslüman tecrübede geleneksel hadis metodolojisi bütünüyle isnat zincirindeki bireylerin kişisel güvenirliği üzerine temellendirilmiştir. Fakat Ebu Hanife ihmal edilen bu sorun üzerinde oldukça açıklayıcı bir yöntem kullanır. Hadislerin metninin Kuran’a arz edilmesi gerektiğinin daha doğru bir yöntem olduğunu ve bu yöntemi kendisi uygular.

Hadislerin kabulü için Kuran’a uygunluk şartı arıyıor. Bu konuda şu sözleri söylüyor: Bir kimse Peygamber’in her söylediğine inanıyorum ve Nebi haksız konuşmaz ve Kuran’a muhalfet etmez derse bu onun Peygamberi tasdik ettiğini ve onu Kuran’a muhalefetten tenzih ettiğini gösterir. Şayet Peygamber Kuran’a muhalefet etse ve Allah’a karşı haktan başka bir şey söyleseydi, Allah Hakka suresi 44-47 ayetlerindeki sözüne uygun olarak onu kuvvetle yakalar ve şahdamarını koparırdı. Allah’ın peygamberi Allah’ın kitabına muhalefet etmez. Allah’ın kitabına muhalefet eden de Allah’ın Peygamberi olamaz. Nebi’den Kuran’a aykırı olarak hadis rivayet eden kimseyi ret etmek,  Peygamberi ret ve onu yalanlama değildir. Bu ancak Peygamberden batıl rivayette bulunan kimseyi reddir.” Ebu Hanife’nin bir diğer hadis kriteri ise akla uygunluktur. Bu konuda örnek olarak “Suyu hiçbir şey kirletemez.” Ve “ Develerin şeytandan yaratıldığı bu yüzden deve eti yiyenin abdest alması gerekir.” Hadislerini kabul etmez. Ebu Hanife insani değerlere verilen öncelikte hadislerin kabulü için bir kriter olarak görülüyor. Bu konuda hadislere rağmen Kadının, velisinin izni olmadan evlenmesiyle nikah ahdinin geçerli saymıştır. Hristiyan cenazesine katılmakla ilgili müspet tutum sergilemiştir. Ebu Hanife hadis kriterlerinde örfi ve yeni gelişmeleri dikkate almıştır.

Ebu Hanife’ye göre Ahad haber, adalet, zabt ve hıfz yanında fıkıh, rey ve içtihad ile tanınmış bir raviden rivayet edilmeli, vukuu çok olan olaylarla ilgili olmamalı, sağlam kıyasa ve dinde sabit olan ilke ve kurallara aykırı olmamalıdır. Ahad haberin ravisi rivayet ettiği hadisin hükmüne aykırı amel etmemeli hadis sahih de olsa Kuran nasları ile çelişmemelidir. Zayıf olduğu sabit olan hadis ile kesinlikle amel edilmez.

Ebu Hanife klasik hadis usulünde hakim olan anlayışa ters olarak sahabenin tutumunu adil kabul etmiyor.  “Ben Ebubekir, Ömer, Osman, Ali ve üç Abdullah gibi iyi bir fıkhı zihne olan sahabelerin görüşlerini takip ederim. Kendi reyimin şu üçü hariç onlar tarafından ileri sürülen görüşlerden farklı olmasına izin vermem: Enes B. Malik, Ebu Hureyre, Semure B. Cundeb”  Yine bir sözünde şöyle demiştir: “Hadis bize peygamberden gelmişse alırız. Sahabeden gelmişse seçip alırız. Tabiinden gelmişse aralarına karışır, biz de söyleriz.” Yani Ebu Hanife tabiin sözlerini birer içtihat olarak kabul etmektedir.

Bu dönemde Rey ehlinin itibar görmesinin sebebinin bir sebebi ise siyasal tutumudur. Gerek Ebu Hanife gerek İmam Malik zalim yönetimle arasına mesafe koymuştur. Ebu Hanife açıktan bir muhalefet sergilemiştir. Ona göre “Halife adil olmalı. Zalim ve fasık kişinin hilafeti caiz değildir. Onun atadığı Kadılar ve müftüler de caiz değildir.” Bazı isyanları maddi olarak desteklemiş bazı isyanların desteklenmesi noktasında açıkça çağrı yapmış ve hatta bunun ibadet sayılacağını söylemiştir. Ebu Hanife zalim yönetime karşı tavizsiz bir duruş sergiliyordu. Fakat ilginçtir ki daha sonraki fakihler Halifeye isyanı çok sıkı şartlara bağlamış ve mutlak isyanı haram saymışlardır. Emevilere göre Abbasiler muhalefeti bastırmakta ise farklı politika uyguluyordu. Abbasiler katliam yerine onları sistemin içine katarak kendilerini meşrulaştırmaya çalışıyorlardı. Bu yüzden makam ve resmi görev teklifinde bulunuyorlardı. Bu şekilde sisteme entegre ediliyorlardır. Ebu Hanife’ye kadılık görevi vermek istedi. Fakat bunu reddetti ve işkenceye maruz kaldı. “Vasit mescidinin kapılarını saymak gibi basit bir görev bile verilse onu asla kabul etmem” demiştir.  Bazı rivayetlere göre hapisten çıktıktan sonra zehirlenerek  öldürülmüştür.

Ebu Hanife’den sonra vücuda gelen Hanefiliğin Ebu Hanife’nin usulünü ve çizgisini takip etmediği ve büyük ölçüde Şafii teorisinin etkisi altına girdiğini görüyoruz. Ebu Hanife’den sonra Rey ehli ile hadis ehli arasında bir yakınlaşma olmuştur. Ebu Hanife’nin hadis yaklaşımı hakkındaki söylemleri ile bugünkü farklılıklar Ebu Hanife’nin öğrencilerinin kadılık gibi makamlara gelerek sistemle uzlaşmasından kaynaklanmaktadır. Yine Ebu Hanife’ye ait olduğu söylenen bazı kitapların yaşadığı dönemden sonra tartışılmış konuların tartışılması da bazı şüpheler uyandırmaktadır. Ebu Hanife’nin mutezile ile görüşleri yakındır. Fakat mutezilenin üzerine yapışan yakıştırmalar yüzünden bu çizgisi göz ardı edilmiştir. Semine izleyicilerden gelen sorulara verilen cevaplarla son buldu.

Haber: Kürşat Okur 

  • Yorumlar 3
    Diğer Haberler
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim