
Zulme karşı yeni bir Hilfü’l-fudûl arayışı
Ersin Çelik, Hilfü’l-fudûl örneğinden hareketle günümüz küresel krizleri karşısında zulme karşı milletler üstü yeni bir ittifak ihtiyacını ifade ediyor.
Ersin Çelik / Yeni Şafak
Türkiye ile İspanya: Yeni bir “Hilfü’l-fudûl” mümkün mü?
Mekke’nin henüz vahiy ile tanışmadığı yıllar… Merkezi bir devletten yoksun Kureyş toplumunda güç dengeleri kabileler arasında dağılıyor, ticaretle büyüyen şehir yeni gerilimler de üretiyordu. Servetin ve itibarlı soyların hakim olduğu bu düzende güçlü olanın sözü geçiyor, zayıfın hakkı çoğu zaman gözetilmiyordu. İnsanların can güvenliği ve hak arama imkânı yalnızca mensup oldukları kabilenin “asabiyye gücü" nispetinde karşılık buluyor, bu durum Mekke’de ciddi bir ayrışma doğuruyordu.
Bir tarafta statükoyu ve kabile ayrıcalıklarını korumak isteyen “Yeminliler İttifakı” (Kan Yalayıcılar), diğer tarafta ise kendi aralarında birbirlerini desteklemek üzere yemin edenlerin oluşturduğu “Güzel Kokulular İttifakı” bulunuyordu.
Bu ittifaklar, kabilelerin dışında kalan yabancılar, köleler ve kimsesizler için ise adaleti tesis etmiyordu. Yemenli bir tüccarın malına Kureyş’in ileri gelenlerinden Âs b. Vâil tarafından el konulması Mekke’de yeni bir hareketin doğmasına sebep oldu.
Abdullah bin Cüd’ân’ın evinde toplanan bazı kabile liderleri ve şehrin ileri gelenleri aralarında ahitleşerek tarihe “Hilfü’l-fudûl” olarak geçecek şu sözü verdiler: “Denizde bir yün parçasını ıslatacak kadar su kaldığı sürece zalime karşı mazlumun yanında olacağız.”
Artık Mekke’de yerli veya yabancı birine zulüm yapıldığında, -zalim kim olursa olsun- mazluma hakkı geri alınıncaya kadar yardım edilecekti.
O toplantıya henüz yirmili yaşlarında olan Peygamber Efendimiz (sav) de katılmıştı. Rivayetlere göre Hz. Peygamber yıllar sonra bu ittifakı överek şöyle demiştir: “Abdullah bin Cüd’ân’ın evinde amcalarımla öyle bir anlaşmaya katıldım ki, benim gözümde kızıl tüylü bir deve sürüsünden daha sevimlidir. O anlaşmaya şimdi de çağrılsam yine icabet ederim.”
Mekke’nin sosyal yapısı yalnızca ittifak bloklarından oluşmuyordu. Soy hiyerarşisinin dışında kalan insanlar toplumun en kırılgan kesimini oluşturuyordu. İslam’ın ilk yıllarında Peygamber’in çağrısına ilk karşılık verenlerin bu kesimden çıkması tesadüf değildi. Çünkü İslamiyet, insanları soylarına göre değerlendirmiyordu.
Allah Resulu’nün hayatına dair stratejik ve siyasi okuma imkanı sunan Wadah Khanfar’ın, İlk Bahar isimli kitabında (Vadi Yayınları) bu ittifaklar ayrıntılı biçimde ele alınır. İbn Hişam’ın Hz. Peygamber’in Hayatı (Ketebe Yayınları), Muhammed Hamidullah’ın İslam Peygamberi (Beyan Yayınları) ile İslam Ansiklopedisi’nin ilgili maddelerinde Hilfü’l-fudûl henüz bir devlet otoritesinin olmadığı Mekke’de adalet mekanizmasını sağlayan vicdan hareketi olarak anlatılır.
Ebu Cehil gibi zalimlerin önlerine adalet duvarları ören “Erdemliler İttifakı”, mevcut dünya düzeninin sıkışmışlığı karşısında, 15 asır sonrasına bir “İnsanlık İttifakı” modeli sunuyor.
Bugünlere baktığımızda 7 Ekim’den beri Gazze’de yaşanan soykırım, Venezuela’da ülke liderinin evinden kaçırılması ve İran’a açılan savaş, çağın zalimlerine karşı; milletler ve dinler üstü bir ittifak arayışının kaçınılmaz olduğunu gösteriyor.
2026 yılı, 2. Dünya Savaşı sonrası kurulan uluslararası kurumların ve devlet otoritesinin kökünden sarsıldığı dönemi de içinde barındırıyor. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları sadece bölgesel bir savaşın kapısını aralamadı, uluslararası hukuku sorgulamanın da ötesine geçirdi. Çünkü “korsanlık” bir kez daha meşru yönetim biçimine dönüştürülüyor.
Küresel siyasetin, tıpkı Mekke örneğinde olduğu gibi iki hattın çekişmesine sahne olması kaçınılmaz. Bir tarafta askeri güç ve jeopolitik hesapların belirlediği bloklar, diğer tarafta ise uluslararası hukuk ve insani değerler adına ses yükseltenler.
İran’a açılan savaş, dünyayı henüz kesin çizgilerle ikiye ayırmasa da işgal karşıtı bir zemin de oluşuyor. Güç zehirlenmesi ve büyük kibirle hareket eden İsrail ile Amerika'ya eklemlenen irili ufaklı devletlerin karşısında; “Zalime karşı mazlumun yanında olacağız” diyen cesur liderler ve halklar yer alıyor.
Bu noktada İspanya ve Türkiye’nin tavrı, tıpkı Abdullah bin Cüd’ân’ın evindekiler gibi, güçlünün tehdidine karşı mazlumun hakkını savunma iradesini gösteriyor. İki ülke de farklı coğrafyalarda ve farklı ittifak yapılarında yer almalarına rağmen, üstelik uyum bozma pahasına “emperyalizm karşısında” buluştu.
Sosyal medyadan iki ülkenin ana akım medyalarına taşınan vicdan kardeşliğine gösterilen büyük destek, insanlığın ittifak arayışının ilanı aynı zamanda.
Hz. Peygamber’in genç yaşında katıldığı toplantı bizlere zaten şunu gösteriyor: Zulme karşı durmak için aynı kabileden, aynı milletten, aynı inanç veya mezhepten olmak gerekmez.
Bu sebeple, sosyal medyada köpürtülen mezhep temelli gerilim ve Şii-Sünni sosyolojisi üzerinden yükseltilen “geçmişle hesaplaşma” polemikleri, kurulması elzem olan bu yeni ‘Erdemliler İttifakı’na büyük zarar verecektir.
Çünkü tarih bize şu acı gerçekleri de öğretmiştir: Zulmün en büyük gücü silahlar kadar, mazlumların dağınıklığıdır.



HABERE YORUM KAT