1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. “Zimem Defteri”nden kredi kartı ekstresine...
“Zimem Defteri”nden kredi kartı ekstresine...

“Zimem Defteri”nden kredi kartı ekstresine...

“Zimem defteri diye bir defter vardı eski mahalle bakkalında. Yoksulu zengine zimmetleyen bir mahallemizin olduğu zamanlarımızın defteri. Sahi, zimem defterinden kredi kartına ne ara geçtik?”

18 Mart 2026 Çarşamba 13:02A+A-

Zimem Defterinden Kredi Kartı Ekstresine

Mustafa Şahin / Perspektif


 

Zimem defteri diye bir defter vardı eski mahalle bakkalında. Malatya’ya dair Atilla Kantarcı’nın bir şehir ve ramazan yazısında rastladım da eski bir dostu hasretle kucaklamışçasına yüreğim doldu taştı. Ne güzel isim “zimem defteri”. Yoksulu zengine zimmetleyen bir mahallemizin olduğu zamanlarımızın defteri. Şehri ve toplumu içten dikişle birbirine bağlayan ve hepsini mülkün malikine havale eden defter. O anlayışa mensup olduğumuz zamanlarda mahalle bakkalınca kaleme alınan ve meçhul okuyucusunu bekleyen defter. 

Şimdi nerede o defter, o bakkal, o mahalle, o şehir? 

Zengin kendini fakire borçlu görüyor ve borcunu vaktinde ödüyor. “Mükellef”, yani Hususen Ramazan ayında ihtiyaç sahibi gelir, bakkaldan, manavdan, kasaptan, fırından ihtiyacı kadarını alır, deftere yazdırır ve gider. Sarı çizmeli Memmed Ağa birgün öder hesabı. Gün gelir, imkân sahibi içeri girer ve bakkala, manava, kasaba, fırıncıya, “Aç bakalım defterimizi dostum, bakalım kısmetimize ne düşmüş” der. İhtiyaç sahibi öyle sahiplenilmiştir ki ona yazılan borç daha yazıldığı anda onun olmaktan çıkmış, diğerinin olmuştur. “Amel defteri” kişiye mahsus ve öteye ait ama “zimem defteri” buranın ve kim sahiplenirse onun. Hep kitaba vurgu yapar, kitap alır, kitap okur, yazar, biriktirir, hediye ederiz de “defteri” ihmal ederiz. Oysa içeriğini dolduracağımız, bize şahitlik edecek olan ve yanımızda götüreceğimiz defterdir.  

Bakkal, manav, kasap yahut fırıncı ile yapılan mahfuz bir müzakereden sonra defterde en zor durumda olan ihtiyaç sahipleri belirlenir ve hayırhah adam gücü takati kadar defterdeki borcu öder ve kayıplara karışır. “Hesabı kim kapattı” sorusunun cevabı “isimsiz bir hayır sahibi”dir. Alan da veren de meçhul. Kimin kimlerin borcunu sildiğini kimselerin bilmediği bu korunaklı hayat düzeneğinde hayır sahibi ne bir nişan, ne bir madalya, ne bir berat belgesi, ne bir sertifika alır; ne de mahalle bakkalı o yüksek ruh halini aşağı çekecek çiğ bir eylemde bulunur. Ne ihtiyaç sahibinin izzet-i nefsi incir, ne Allah’ın kendine verdiğini veren hayır sahibi, iyiliğini gölgeleyecek bir ayıp tavır sergiler. Ne kameraman çağrılır iyiliğin kayıt altına alınması için, ne fotoğraf makinasına poz verilir medya takibi yahut arşiv için. 

Bu öyle “sadaka taşı” gibi eski zamanlarda kalmış bir gelenek değil. “Askıda ekmek” gibi daha düne kadar mahalle arasında yaşayan, mahalleyi, merhameti, muhabbeti, şefkati, komşuluğu, insaniyeti yaşatan bir dayanışma modeli. 

Sahi, zimem defterinden kredi kartına ne ara geçtik? Çok olmadı. Henüz geçtik. Bir medeniyet paketi aldık ve yer sofrasından plazaya, gecekondudan akıllı binaya, kerpiç damdan gökdelene taşınınca mahalle bakkalından kredi kartına taşınmış olduk. Alafrangalık davasını yaşam biçimi üzerinden yürütenler meğer ne kadar haklıymış. Yaşama biçimi helal lokmadan giyim şekline, üslubuna kadar bir bütünmüş. Mahalleden, komşuluktan, tuz ve ekmek hakkından, şahitlikten, sokağına muhitine sahip çıkmaktan vazgeçince bütün bir hayat biçimi kendiliğinden değişirmiş. Değişti işte. Hem de tepeden tırnağa. 

Cemiyetin tabii merhamet damarları ultra modern ilerlemeci, kalkınmacı modellere bırakıldı. Necip milletimiz muhtaç olanı “sana belediye baksın” diye kurumsal yapılara havale etti. Mahviyetin yerini rekabet aldı ve iyilikte yarışan ve birbirini kollayan insanların iyilikleri kurumsallaştırıldı. Hayır-hasenat kayıt altına alınarak hayır ve ihtiyaç sahipleri fişlendi. Artık kimse kimseye müzahir ve veli değil. Sağ elin verdiğini sol elin görmediği günler geride kaldı. Kameralarla iyilikler tespit edildi ve propaganda için alan da veren de teşhir edildi. İyiler şiltlerle, sertifikalarla ödüllendirildi. Mahremiyet faş oldu, sır ifşa. Yetmedi, iyiliği tetikleyen ekran yüzleri icat edildi. Başkaları da gayrete gelsin ve protokolden gururla şiltini alsın diye hayır-hasenat sahipleri kürsülere, sahnelere çıkarıldı. O da yetmedi insanları kendi aralarında yarışa zorlayan iyilik, güzellik seansları düzenlendi. 

İnsanları yarıştırmak, iyilikleri ateşlemek, veren elin alan elden üstünlüğünü cümle âleme göstermek -ve tabii vergiden düşmek için- hamiyetler, himmetler, oran ve istatistiklerle power pointler eşliğinde bir bir ortaya döküldü. Yetmediyse hayal hanesinden üstüne koyarak yine flaşlarla kameralarla küçük senaryo ve kurgular eşliğinde ne isteniyorsa sakınılmadı. Himmet, zimmet toplantılarında olduğu gibi biri yüz verince öteki astar verdi. Ta ki bütün dikişler atıncaya kadar. Derken astar veren, yüz verenin ümüğüne çöktü ve onu amele kıldı. Bu devran “kabultü vehebtu”, böyle böyle döndü durdu.

Öyle ya; verdiği bilinmeyen zengin, zenginliğe rağbeti de engeller. Onun tard edilmesi lâzım gelir. Bu kişi bireyi de toplumu da “tarihsel iddiamızın” -ayıptır söylemesi bizim bir de tarihsel iddiamız var- ardına geri kalmışlığın dibine düşürür hafazanallah. Talepkâr olmayan fakirse her an miskinliğe meyledeceğinden üretimden geri bırakır. 

Amme malı üzerinden tasarruf hakkı ile bedava itibar edinen bazıları emeksiz, gayretsiz azmana dönüştü. Süratle sayısız süper-hiper market ve AVM ile rezidansımız oldu ki kredi kartımızın limiti sınırsız olsun. Oldu bile. 

Kredi Kartı Medeniyeti

Kredi, Latince “credo”, yani “iman”, yani “akit” demekmiş. Cürmü kadar yer tutan bir mahalle bakkalına emanet edilemeyecek hassaslık varmış ekstrenin kredisinde, kredinin ekstresinde. Ekstre de “öz”, “usare” demekmiş. “Özet” demekmiş hatta. İmanın özünün zimmeti ve matlubu varmış onda kılı kırk yararcasına. Kredi kartının bakkalın dürüstlüğünü, zenginin hicabını, fakirin edebini nasıl hiçleştirdiği üzerinden yani. Kredi kartı hem daha düzgün, hem kılı kırk yaran keskinlikte, hem de incedir bakkal defterinden. Öyle ki on tanesini cüzdanında taşısan hiçbir fazlalık hissetmezsin. Onun düzgünlüğü bakkalı AVM, zengini mağrur, fakiri haris eder ki hepten düzelsin işler. Kredi kartının o hassas hesabının eseridir mahalle bakkalından AVM türeten, zenginden bankacı, fakirden tüketici yontan.

Kredi kartı önce kamu âlemin sonra cingöz kapkaççıların. “Çarşıya gitmek”, “çarşıdan gelmek” ifadeleri bile tarih oldu onunla. Şimdi dükkanlar her sabah “besmeleyle” açılmıyor. Dev tedarikçilerle küresel markalara ev sahipliği yapan AVM’lerimiz var. Zincir markette “Siftah senden bereket Allah’tan” denmiyor. Süper marketteki kasiyer “velinimet” olmayan müşterinin yüzüne bakmağa mecbur değil. Epey zaman oldu o peşin satanın keyfi ile veresiye verenin bibaht halini yansıtan levhaları indireli Anadolu ve Rumeli ve Kafkas ve Ortadoğu aslanları, kaplanları ve dahi tosuncukları. Kredi kartınızı uzatır, hesabınız okunur, “banka mı kredi kartı mı” diye sorulduktan ve “poşet” isteyip istemediğinize de cevap verdikten sonra üstünde sıfır atık yazan o ayıplı poşetler kucaklanır ve otopark bagajına taşınır. Kontrollü ekonomi, kayıt dışından kurtulmak, insansız ekonomiye kavuşmak ve “e devlet başa e kuzgun leşe” erişmek ile dayanışma ihtiyacı olmayan insansız vin-vinci ekonomi yönetimi budur. Yapay zekâya, yapay akla, yapay inanca kavuşmak da budur. Şimdi her şey nizamidir, mahalle, bakkal, zimem defteri, pazarlık yoktur. Şimdi yan yana uygarlık nişanı yüzlerce, binlerce hangar vardır. 

Üstelik bu hayat biçimini geri çevirecek ya da geri çevirmeyi teklif edecek bir irade de yoktur. Değişim, dönüşüm, kalkınma, “muasır medeniyet” hedefine varılmıştır. Bundan fazlasını isteyen bulmuş da bunamıştır. Evimle yürüme mesafesinde en az kırk süpermarket var. En yakınımızdaki zincirin ikisi bir manevi önderimize ait. Hani “Terk-i dünya, terk-i ukba, terk-i hesti, terk-i terk.” Hani “bir lokma bir hırka”dan binlerce, on binlerce süper-hipermarkete. Ticaretin bakanlığına sordum sual ettim, sahibi aynı olan iki zincirin sayılamayacak kadar çok mağazası varmış. Hani hançeremizi yırta yırta okurduk: “Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa.” Peki ya bu şimdiki taksimi? 

Memlekette bir tek adamın onca/ on binlerce süper-hipermarketi var. Her mahalleye bir milyoner lafı varmış 50’li yıllarda. Şimden geri bakınca ne kadar geri bir hedef. Her mahallede en az ikişer süpermarketi olan milyar dolarderlerimiz var şimdi. Hem de dini bütün. 

Ekstre sayısı ise bakkal ve zimem defteri sayısıyla mukayese edilemeyecek meblağı aşmış da her erişkine her ay üç-beş ekstre düşüyormuş. Hatta iyi ki zincir market ve kredi kartı var diyerek bu vasıtalarla sosyal dokunun korunduğunu, her türlü takibin kolaylaştığını, sosyal felaketlerin dahi bu yolla engellendiği düşünülüyormuş. Öyle ya; biz sermaye, servet, varlık, zenginlik düşmanı değil, emek emekçi, üretim üretici, mudi mükellef müşteri dostuyuz. Marketlerde alışveriş yapmak için kredi kartı kullanmak şart. Hatta sahipleri muhafazakâr bazı marketler nakit parayı almıyor. Bazı market Cuma saatinde kapalı ama kredi kartı kullanmak zorunlu. 

Yani, bu zamanda göz yaşartacak bir fedakârlık. Banka hesabına kucak kucak para havale edecek insanlar, o mübarek yarım saatte göz göre göre başka markete gidiyorlar. Market zinciri hem Cuma saatinde alışveriş yapmamayı hem de kredi kartı kullanmayı zorunlu kılmayı tartışmaya açık olmayacak şekilde kurala bağlamış ama olsun. “Kredi kartım yok, yalvarırım şu nakit parayı kabul edin” desen, kabul ettiremezsin. Bu bir sistem, bu bir paket, banka sisteminin hissesini vermeden benden bir yudum su alamazsın diyor. Kredi kartını şart koşarak istihdamdan da tasarruf etmiş oluyor. Beş kasiyer yerine cırt cırt kart çeken bir eleman yetiyor. Rafların Siyonizmi boykot ürünleriyle dolu oluşunu emir kulu tezgâhtarla tartışmanın kimseye faydası yok. Koyun gütmenin de ticaretin de devlet yönetimi gibi bir realitesi var. Zamanın hükmü böyle. Onu da geçelim, bunu da geçelim. 

Manav reyonunda ikide bir “biz emir kuluyuz” diyerek sebze-meyve tartan adamla üretici haklarını çalçene tartışan Oğuz abi boşa kürek çekiyor ama demek kendini tutamıyor. Onun ona demesine ve benim de kulak misafiri olarak anladığım kadarıyla zincir marketler çok uzun vadelerle üreticiden ürün alıp peşin sattıklarından ballı “birim kârları” dışında “vadeden” dolayı “borcun tutarı” ve “vade süresi” kadar “sıfır faizli kredi” kullanmış oluyorlarmış. Manav reyonundaki adamı ikna ederse memleket kördüğümü çözecekmiş gibi iştahla örnekliyor Oğuz abi. Diyor ki “100 TL fiyatla 90 gün vadeli bir ürün alan, aldığı ürünü ertesi gün 110 TL’ye satsa yüzde 10 kârdan başka 100 TL krediyi 89 gün vadeli ve sıfır faizli kullanmış olur. O peşin aldığı parayı da faize koyduğunda üç ayda bir o kadar da faizden kazanır. Şeytan bu kadarını akıl edemez. Bu kazan-kazan, bu vin-vin düzeninde üretici market zincirini fonlamakla kalmıyor piyasayı da tanzim ediyor. Demek tarlada 10 liraya alınan üründen on misli kazanç elde etmek az hokkabazlıkla olmuyor. Hokkabazlık da emeksiz, gayretsiz değil. O hokkabazı sübvanse eden üretici de aklını kullansın. Varsa.

Zimem Defterine Dönmek Mümkün mü?

Zimem defterinden nerelere. Gecekondudan rezidansa, mahalle bakkalından süper markete, banka ekstresine, tedarik zincirine ne ara geldiğimizin ne önemi var? Hem bunlar çoktan aşılmış arkaik, ilkel sorular değil mi? Şimdi oturup bu lüzumsuz detaylarla zaman kaybetmenin vakti mi? Güçlü olmayalım mı? Bunca ışıltılı AVM’yi, mağazayı kapatalım, limitsiz kredi kartlarımızı çöpe atalım da Zimem defterine mi dönelim? Üretici kazansın, yoksul zengine zimmetlensin, mahalle olsun, komşuluk, velilik, hamilik, refakat yaşasın, dayanışma olsun diye her kasanın yanına onlarca yüzlerce Zimem defteri mi konsun? Bu mümkün mü, eşyanın tabiatına uygun mu? Her neyse. 

Efendi hazretleri bundan böyle Master kartın maestrosu, Visa’nın onamcısı, American kartın emiri, yerli ve milli kartın illeti olacak, öyle anılacak. Kaldı ki maestronun onayından geçmeyen hiçbir emir ile malul olunmayacakmış. Hem, bu “itiraftan” bozma “özeleştiri” geleneğini yalnız dindarlar için işletmekten de gına geldi kardeşim, yeter! Memleketimizin başka manevi önderleri tek bir istihdam kapısı açmadan, hiçbir emek ve değer üretmeden servetlerini istifleyecek soğuk hava deposu bulamazken çoktan tarih olmuş bir “bakkal/versiye defteri” geleneği üzerinden lafa dağı taşı gezdirmek ne kadar hakşinas bir tutum? Hem değer üretmeyene bir çift laf etmeden binlerce insana ekmek kapısı açan müesseseleri kinayeli, imalı iğnelemelerle yormanın âlemi ne? Üstelik bunca kefere, fecere, zındık, müfrit, ifrit altımızdaki minderi çekmek için her vesileyle dindarları ilzam ederek öküz altında buzağı ararken ve bütün kazanımlarımıza göz dikmişken. Bu zaman dışı nostaljiyle mi hangi yüksek ideallere varacağız ve rüyalarımızı medeniyetle tevhit edeceğiz?

Merhum İsmail İlmi Kıdeyş ile merhum Mehmet Çetin, ehliyet, liyakat, emek ve değer bahsinde her zaman “Bizim Kilis’te derler ki ekmeği ekmekçiden alacaksın, üstüne bir ekmek vereceksin” derlerdi. Mekânları cennet olsun. Şimdi biz ekmeğin bile ekmekçiye bırakılmadığı zamanlara erdik. Buğusuz kokusuz soğuk Ramazan pidesi alıyorlar diye hayıflanan aydının yüce halkımıza sitemi boşuna. Soğuk pideyi ve sözde ekşi maya ekmeği derin dondurucudan çıkarıp ısıtarak dört mevsim ekmek-peynir gibi satıyor süpermarket zinciri. Zimem defterini çöpe atan, fırını kurutan, bakkalı şehirden çıkaran kredili, faizli bu ballı börek kâr ve kazançların bir de öteye taalluk eden iki dünya saadeti var ki, esas iş esas kazanç orada. 

“Atik Valide Sokağından İnerken”

Yahya Kemal 

“İftardan önce gittim Atik-Valde semtine,

Kaç def’a geçtiğim bu sokaklar, bugün yine,

Sessizdiler.

Fakat Ramazan mâneviyyeti

Bir tatlı intizâra çevirmiş sükûneti;

Semtin oruçlu halkı, süzülmüş benizliler,

Sessizce çarşıdan dönüyorlar birer birer;

Bakkalda bekleşen fıkarâ kızcağızları

Az çok yakından sezdiriyor top ve iftarı.

Meydanda kimse kalmadı artık bütün bütün;

Bir top gürültüsüyle bu sâhilde bitti gün.

Top gürleyip oruç bozulan lâhzadan beri,

Bir nurlu neş’e kapladı kerpiçten evleri.

Yârab nasıl ferahlı bu âlem, nasıl temiz!

Tenhâ sokakta kaldım oruçsuz ve neş’esiz.

Yurdun bu iftarından uzak kalmanın gamı

Hadsiz yaşattı rûhuma bir gurbet akşamı.

Bir tek düşünce oldu tesellî bu derdime;

Az çok ferahladım ve dedim kendi kendime:

“Onlardan ayrılış bana her an üzüntüdür;

Madem ki böyle duygularım kaldı, çok şükür.”

Mühim not: Tam da “bu doğru bir yazı mı” diye endişeyle yayına göndereceğim esnada zimem defteri silme geleneğinin bütün Türkiye’de yaşatıldığına dair muhteşem örneklerden haberdar oldum. Kutlu Ramazanı aynı zamanda bir dayanışma mevsimi haline getiren ve kalbi kırık olanların yanında yer alan güzel insanlar yüzü suyu hürmetine dönüyor dünya. Ve o iyiler var ve sayıları şükür ki az değil. Ne kadar şükretsek az.

 

 

 

HABERE YORUM KAT