İktibas: Sizce İslam'ın dünya gündemindeki gerçek yeri nedir? İslam deyince, her geçen gün ağırlığını artıran siyasî bir güç mü anlaşılmaktadır? Küresel sistem İslam'dan endişe etmeli midir?
Hamza Türkmen: İnsanlar, fıtri özellikleri devam ettiği sürece zorunlu ve temel ihtiyaçlarını karşılamak için harekette bulunmakta ve sosyal ilişkiler kurmaktadırlar. İnsanlık tarihi boyunca temel ve zorunlu ihtiyaçların hangi ölçüler ve ilkelerle karşılanacağı meselesi, sosyal ilişkilerde görünen tartışma, ayrışma veya aynılaşma davranışlarını belirlemektedir. Yerküre üzerindeki insanların söz konusu ihtiyaçlarını karşılamada ölçü ve kural koyan irade, "insan aklı mı" yoksa "insanı ve evreni yaratan gücün bildirimleri mi" belirleyici olacak sorusu, tarih boyunca fikri ve sosyal mücadelelerin seyrini belirlemiştir.
"Dünya gündemi" derken, bahsettiğimiz temel ve zorunlu ihtiyaçların fikri, siyasi, ekonomik vd. alanlarda nasıl karşılanacağı ile ilgili tartışılan ve konuşulan konular ön plana çıkmaktadır. Çözümü ruhçu, maddeci, pozitivist, bilinemezci veya taklitçi tarzda insan aklının mutlak üretiminde gören açılımlar akılcılığı ifade ederler. Akılcılık için illaki Aydınlanma felsefesinin seküler-pozitivist aklı söz konusu değildir. Kilise'nin, hahamların veya mutasavvıfların metafizik aklı veya vahyi, beşeri düşüncelerle/ideolojilerle şekillendirip insanları aldatmaya kalkışan söz büyücülerinin aklı da bir inhirafı gösterir. Fıtratı, fıtri aklı ve vahyi bilgiyi kaplayan kirlerden arınarak adaleti arayan ve insanı yaratan gücün bildirimlerine yönelen açılımlar ise tutarlı bir akıllılığı ifade etmişlerdir.
İslam'ın temel kitabı Kur'an, nefsimizdeki yabancılaşmayı ve yeryüzündeki sapma ve adaletsizlikleri gidermek üzere inzal olmuştur. Kur'an talebeleri hayata müdahale edecek, tevhid ve adaletin tanıkları olacak bir bilinci taşımadan bölgesel ve evrensel gündeme müdahil olmaları mümkün değildir. Ama hayata müdahil olup hakkın ve adaletin tanıklığını yapmayan bir inanç, anlayış ve ibadet biçimi, fahşadan da korunamaz. Çünkü Kur'an'ın amacı insanları zulumattan nura çıkarmaktır; en müdavim olduğumuz şekilsel ibadet salat/namaz ise bizleri fahşadan arındırmak içindir. Bu nedenledir ki vahye ilk muhatap olduğu andan itibaren "Kalk ve uyar" hitabına muhatap olan Rasulullah'ın ilk sürelerden olan Müzemmil'de geçen ilk bildirilmiş vasfı da "şahit/tanık"dır. Bu tanıklık ile "O ve O'nunla beraber olanlar" güçleri bir avuçken bile en azından yaşadıkları toplumun ve sistemin gündeminde olanlara vahyin beyanıyla müdahil olmuşlar, bir çok akidevi, siyasi, ekonomik, ahlaki kötülükleri eleştirmişler ve insanları Rabbani ölçüye çağırmışlardır. Yine onlar bir avuç insanken, hayatın ve mücadelenin içinde "Biz" bilinciyle Rum ile Sasaniler'in mücadelesini üzüntü ve sevinç eğilimleri içinde izlemişler, en azından dünya gidişiyle ilgili kendi gündemlerini belirlemişlerdir. Onların dünya gündemine müdahil oluşları, kendi ölçeklerinde vahye şehitlikleriyle/tanıklıklarıyla gerçekleşen temel ibadi bir görev olmuştur.
Günümüzde Müslümanlar fikri ve siyasi bütünlük açısından dağılan Kur'an ümmeti yapısının yetimleri pozisyonundadırlar. Müslümanlar tüm zaaf ve zayıflıklarına rağmen hala kendilerini İslam'a nispet etmektedirler. Bu vahyi bilinç düzeyinde tanıklaşamayan aidiyet duygusu bile, dünyaya nizam vermeye kalkan aklını ve çıkarını Firavunlaştıran, azan, ifsadı yaygınlaştıran sömürgeci dünya egemenlerini rahatsız etmektedir. Çünkü İslami aidiyetin yıkıntısı bile alternatifsiz bir yayılım içindeki küresel kapitalizme rahatsızlık vermektedir. Çünkü o yıkıntılar içinde hayatı ve dünyayı fıtrata ve eşyanın tabiatına uygun olarak yorumlayan, evrensel adalet ilkelerini taşıyan, ıslah çabalarına ölçü katan ve yeniden ihya ve inşa faaliyetlerini canlandıracak olan Yüce Rabbimizin Kitab'ı bulunmaktadır.
Şu anda alternatifleşerek ağırlığını hissettiren bir siyasi güç yok; ama dayatılan zulme İslami aidiyet ve insani duyarlılık bağlamında bir karşı çıkış, tepki var. Dolayısıyla küresel kapitalist ifsada ve her türlü emperyalizme tavır alma enerjisi de en başta bu aidiyetten kaynaklanıyor. Küresel sistemin İslam'dan endişesi, Filistin'de, İran'da, Afganistan'da, Irak'da görüldüğü gibi direnişle ilgili denetlenemez güç olmaktan öte, onun başka bir dünya arayışı içinde olan insanlığa ve yeniden Müslümanlara ön yargılardan arınarak, fıtratla barışık vahyi bütünlük içinde tanıklaşılarak sistematik olarak sunulması endişesinden kaynaklanmaktadır.
Kur'ani mesajın sosyalleştirilmesini güçlendirip vahyin yaşayan şahitleri olma ibadetimizi, sözünü gündeme sokabilen bir düzeye ulaştırdığımız da, dünya insanlarının gözünde sadece kuşatmalara karşı direnenler olarak değil, kuşatmalar altındaki insanlara alternatif çözümler sunan şefkat ve merhamet odağı olarak da gündemleşmemiz mümkün olabilecektir. Batı'da "Başka Bir Dünya Mümkün" diyerek arayış içinde olan milyonlarca insan var. Dünya gündeminde yer tutmak, sadece emperyalizme tavır almak değil, bu tavrın arkasında ne gibi insani ve fıtri çözümlerimizin olduğunu fıtratla ve doğayla barışık bir adalet arayışına yönelen tüm insanlara da sergileyebilmektir. Burada dikkat edilecek husus, çözümün teorisini detaylandırmak değil, tüm peygamberler ve salihler gibi çözümü gücümüz yettiği oranda sergileyerek ortaya koyabilmektir. Çünkü "yapmayacağı şeyi söylememe" bilincini taşıyan biz Müslümanlar için dünya gündemine müdahil olmak demek, pratiğin içinde örneklikler oluşturarak tebliğimizi güncelleştirmek demektir.
İktibas: Büyük Ortadoğu Projesi ve Genişletilmiş Ortadoğu Projesi gibi projelerden hareketle, İslam'ın küresel laik-demokratik kültürle uzlaştırılmak ya da İslam'a alternatif yeni bir din inşâ edilmek istendiği tespitine katılır mısınız?
H. Türkmen: Küresel kapitalizmin akademisyenleri, "Dünyanın Sonu", "Medeniyetler Çatışması", "Kültürler Arası Diyalog" veya "İslami Gurupları Birbiriyle Çatıştırma" başlıkları altında özetleyebileceğimiz bizim dünyamıza yönelik stratejileri, emperyalizmin kuşatma ve yayılma stratejilerine karşı Müslüman halkların yükselen direniş bilincini ezmek ve Müslümanların bilincini zaptu rapt altına almak amacına matuftur. Büyük Ortadoğu Projesi de sadece bu emperyal stratejik arayışlardan birisidir. Bu proje Orta Doğu'daki fiili direniş ve dayatılan 1 Mart 2003 Tezkeresi karşısında Türkiye'nin onurlu Müslümanlarının ve muhalif diğer güçlerin yükselen protestoları karşısında pratik gücünü kaybetmiştir.
Genişletilmiş Ortadoğu Projesi, ekonomik alanda QIZ Anlaşması ile kurulacak serbest ticaret bölgeleri sayesinde, Mısır ve Ürdün örneklerinde olduğu gibi bütün bölgedeki ülke ekonomilerini kendine bağımlı hale getirerek halkı tüketim kültürünün kölesi yapmayı amaçlıyordu. Ancak bu tuzak da başta Filistin-HAMAS, Lübnan-Hizbullah ve Irak direnişleriyle gündemden düştü ve genişleme kaydedemedi.
BOP veya GOP projesi, bölgenin despotik parti, askeri cunta veya hanedan yönetimlerine karşı insan haklarını, demokrasiyi, özgürlükleri emperyalist bir araç olarak kullanarak değişimler öneriyordu. Bu strateji ile bir taşla iki kuş vurulmak isteniyordu. Bir taraftan bölge halkının İslam'a yönelen aidiyetini geliştirip vahiy ile arınmasını tamamlayamadan, yoğun baskı ve zulümlerden kendi İslami kimliği ile değil, batılı paradigmaya ait değerlere yaslanarak kurtulma yolunun tuzağı kuruluyordu; diğer taraftan despotik yönetimlere iktidarlarının devamı için gözdağı verilip başta ABD olmak üzere küresel kapitalizme aidiyetlerini ve işbirlikçiliklerini pekiştirme şantajı yapılıyordu.
Tabii ki insan hakları ve özgürlükler emperyalizmine karşı çıkmak, Orta Doğu'da fıtri haklar ve özgürlüklerin yok sayılmadığı anlamına gelmez. Veya demokratik akaide karşı çıkmak, baskı ve krallık rejimlerini onayladığımız anlamına gelmemeli ve despotizmin ekmeğine yağ sürmemelidir. Öncelikle Müslümanların fıtratını ve bilinçlerini tutsak eden her türlü ruczdan/kirlilikten arınmak gerekmektedir. Fıtrat ve vahiyle buluşanlar ise, yeryüzünde tevhid ve adaletin tanıklığını ve bu tanıklığı üstlenenler arasında itikadi vahdeti ve "şura sistemini" ön plana çıkartmalıdırlar.
İslam'ın karşısındaki bütün paradigmalar beşeridir; ruhçu, maddeci veya bilinemezci tutumları ve gaybi alanın tanımını sınırlı insan aklıyla yaptıkları için de şirke bulanmışlardır. Dine karşı din, tevhide karşı inhiraf her zaman oluşabilmektedir veya inşa edilmektedir. 21. yüzyılda da insanları Allah adıyla kandıran veya müfsidliklerini "biz ıslah edicileriz" diyerek örtmeye çalışanlar kişiler olduğu gibi ekoller veya düzmece ekoller de oluşturulmuştur.
İktibas: İslam'a alternatif yeni bir din inşasına neden ihtiyaç duyulmaktadır?
H. Türkmen: Batılı paradigmayı oluşturan Aydınlanma felsefesi, Sanayi Devrimi ile birlikte yaşam tarzını küreselleştirmeye başlamış ve sekülerliği aşılayan modernizm, egemen ve işbirlikçi sistemleri biçimlendirmiştir. Şu anda batılı paradigma, yaşamı algılama ve yaşama tarzı olan tüketim kültürü ile hegemonik dünya görüşünü veya ideolojisini/dinini batılı insana da, "güney" insanına da dayatmaktadır. Ve artık "batı", Avrupa değil, kapitalist kalkınma ideolojisine yönelen bütün akımlardır.
Küresel kapitalizme cevap verebilecek aşkın ve evrensel ilkeleri ise İslam; yani Kur'ani değerler taşımaktadır. Bu nedenle emperyalizm Kur'an'ın gücünü elimizden alabilmek için vahyi değerleri örtebilecek her türlü manipülasyonu ve atraksiyonu gerçekleştirmeye yönelmektedir. Dünkü "saray ulemasının" yerini, kapitalist vakıflar veya ulusal sistemlerce finanse edilen akademisyen İslamiyatçılar almışlardır. Bunlar ya şarkiyatçı ve tarihselci tezlerle İslam'ı, Sir Seyyid Ahmet öncülüğündeki 19. yüzyıl royalizmi gibi modernleştirmeye yönelmektedirler; ya da geleneğin batini yorumlarını BM'nin UNESCO'sunun finansmanı ile Muhiddin Arabi ve Hallacı Mansur gibi şirke batmış ruhbanların tasavvurlarını İslam diye meşrulaştırmaya çalışarak veya gelenekçi din anlayışını yeniden "Ilımlı İslam" çerçevesinde gündemleştirme gayretlerini destekleyerek tevhidi İslam'ın ve Kur'ani ilkelerin perdelenmesine çalışmakta, vahyi değerleri sosyalleştirme çalışmalarını engellemeye veya tahfif etmeye çalışmaktadırlar.
Küresel kapitalist güçler, zihinsel ve kimliksel arınma ve tevhidi bilinçlenme sürecini aksatabilmek veya örtebilmek için din adına gelenekçiliği de, tarihselciliği de, modernist lafebeliğini de teşvik edip, bu inhiraf çizgilerini suret-i haktanmış gibi dağılmış ümmet yapısının mensuplarına sunmaya çalışmaktadır. Bizim dikkat edeceğimiz husus tarih dışı kalmış veya başka paradigmaların sığınmacısı olan taşıyıcılar değildir. Zira bu insanlar kurgulanan yeni din anlayışlarının öznesi değil, piyonu veya madrabazları konumundadırlar. Kapitalist küreselleşme çağında sahih İslam anlayışı ve ıslah çabaları karşısında yeni bir dini heyecan olarak gündeme sokulan veya desteklenen gelenekçi ve modernist tutumların aşıladığı din anlayışlarının öznesi içimizdeki mukallitler veya işbirlikçiler değil, tağutlaşan istikbardır.
İktibas: 'Din'e karşı din' diye de adlandırabileceğimiz 'yeni bir din inşası' projesinin varlığını kabul ediyorsanız, sizce ne gibi tezahürleri bulunmaktadır?
H. Türkmen: İslam tarihinde Müslümanların yaşadığı bölgelerde oluşan gelenekçi din anlayışları artık arkaik hale gelmiştir. Ümmetçe mağlubiyetimizin en önemli nedeni olan, yaşadığımız dünyayı anlamayan ve dayatmalarını cevaplayamayan bu gelenekçi din anlayışları, müstebit ve demokratik işbirlikçi rejimler tarafından zayıf rakipler olarak, ama ulusal yapıda elverişli araç ve dolgu malzemesi olarak da görülmektedirler. Bu bağlamda İslam'a yönelen dini aidiyetleri modernist veya gelenekçi inhiraf içinde şekillendiren anlayışlar, ulusu oluşturan bileşenlerden bir öğe olarak kaldığı ve kontrol altında tutuldukları müddetçe hoş görü ile karşılanmakta ve imkanlı kılınmaktadırlar. Bu boyutuyla 20. yüzyılda İslam coğrafyasında yaşanan en büyük inhiraf veya "yeni bir din anlayışı", dini olanın milliliğe/ulusculuğa bulandırılmasıyla oluşmuştur.
Artık modern şirk, "kuddus" olan Allah'ın kutsallığı, tamamen modern ve seküler kavramlar olan ulusal bayrağa, kurgulanmış ulusal tarihe, ulusal vatana, ulusal devlete atfedilerek de oluşturulmaktadır. Sapmalardan birisi de Kur'an'da "vahyin tanıklığı" anlamına gelen "şehitlik" kavramının, bu ulusal değerler uğruna ölen insanlara hitap ederken kullanılmasındaki İslam istismarıdır.
İktibas: Yeni bir din inşası girişimlerinden kaygı duyulmalı mıdır? İslam böyle bir girişime geçit verir mi? Bu tür girişimleri boşa çıkartmanın dinamikleri neler olabilir?
H. Türkmen: Yeni bir din inşası, işbirlikçi ulusal güçler tarafından da (milli dindarlık olarak), küresel güçler tarafından da ("Modern İslam", "Ilımlı İslam", "Avrupa İslam'ı" gibi) kullanılacak veya yönlendirilecek bir araç olarak bina edilmeye çalışılmıştır.
Ama Kur'an'ın ölçülerini belirlediği İslam, hiçbir üretilmiş yorumu kendinle bir tutmadığı gibi, kendi özgünlüğünü de pazarlık konusu yapmaz. Dolayısıyla İslam konusunda kurulan tuzak ve komplolar, korunmuş olarak bize kadar ulaşan Kur'an'ın evrensel hükümlerini, yani ed-din'in aslını değiştiremez ve bozamaz. Bozulan İslami aidiyet sahibi dindarlardır. Yani Kur'an'ı tahrif edemeyen şeytani irade, İslam'a aidiyet besleyen dindarları din anlayışları açısından ifsad etmeye çalışmaktadır.
Bu tür müfsid girişimleri boşa çıkarmanın tek yolu, dayatmalara karşı direnip fıtri ve vahyi olanı korumaya çalışırken, pratik mücadelenin içinde vahyi bilinci kavrama ve sosyalleştirme çabamızı modelleştirebilmektir. Vahyin ve gerçekliğin sahih bilgisini bireysel ve istişari çabalarla tanıklaştırılması, vahyi bilincin kuşanılması demektir. Zulme, sömürüye ve her türlü cahiliyeye karşı inancın amelleşmesi demek olan tevhidi bilince ermek, iki dünyada da en önemli güvencemizdir ve kurtuluşumuzun da ibadi istikametidir.
* Bu yazı Hamza Türkmen'in İktibas dergisinin Kasım 2008 sayısında gerçekleştirdiği "Yeni Bir Din İnşası Projesi" başlıklı soruşturmaya verdiği cevaptır. Bu soruşturmaya cevap veren diğer isimler ise şunlar: Ahmet Rana, Atasoy Müftüoğlu, Prof.Dr. Mehdi Bayraktar, Metin Önal Mengüşoğlu, Mukaddes Özkan, Prof. Dr. Şinasi Gündüz.

