1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. Yemen dosyası Suudi-BAE ayrışmasını nasıl derinleştirdi?
Yemen dosyası Suudi-BAE ayrışmasını nasıl derinleştirdi?

Yemen dosyası Suudi-BAE ayrışmasını nasıl derinleştirdi?

Feyza Gümüşlüoğlu, Suudi Arabistan ile BAE arasındaki ilişkinin artık otomatik müttefiklikten çıkıp Körfez’de liderlik ve düzen rekabetine dayalı yeni bir evreye girdiğini vurguluyor.

31 Ocak 2026 Cumartesi 22:33A+A-

Feyza Gümüşlüoğlu / Fokusplus

Müttefiklikten Rekabete: Suudi Arabistan-BAE İlişkisini Yeniden Okumak

Körfez ülkelerinin bir süredir özenle koruduğu uyum ve birlik görüntüsü, Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) arasında özellikle Yemen dosyası üzerinden derinleşen gerilimle birlikte belirgin biçimde aşındı. 

Suudi Arabistan’ın Yemen’de BAE ile bağlantılı ayrılıkçı güçlere karşı adım atmasının ardından patlak veren gerginlik, bu kez kapalı diplomasi kanallarında değil; medya ve sosyal medya üzerinden yürütülen, doğrudan ve sert bir söylem savaşıyla alışılmadık bir biçimde görünür hale geldi. 

Bazı Suudi yayın organlarında Abu Dabi açıkça “ihanetle” ve İsrail destekli bir bölgesel projeye hizmet etmekle suçlandı. Suudi devlet medyasının BAE’yi gizli hapishaneler, ayrılıkçı gruplar ve bölgesel istikrarsızlıkla ilişkilendiren yayınları, Riyad’ın medyayı açık bir baskı ve mesaj aracı olarak kullanmaya başladığını ortaya koyarken; söylemin tonu, Körfez’de en son 2017’de Katar krizinde görülen düzeyde —hatta belki onun da ötesinde— bir sertlikte olması bakımından dikkat çekti. 

Öte yandan Körfez’de rejimlere yakın kanaat önderlerinin sosyal medya paylaşımları, Yemen üzerinden yaşanan gerilimin yalnızca Yemen’le sınırlı olmadığını; meselenin liderlik ve güç hiyerarşisi boyutunu da gözler önüne serdi. Abu Dabi yönetimine yakın siyaset bilimci Abdulkhaleq Abdulla, son haftalarda yaptığı paylaşımlarda BAE’nin kendisini artık Körfez’de “orta ölçekli ama etkin” bir aktör değil, askeri kapasite, ekonomik ağlar ve diplomatik çeviklik üzerinden liderlik iddiası olan bir güç olarak konumlandırdığını ima ederken; Suudi Arabistan’ı tarihsel ağırlığına dayanan hiyerarşik bir düzeni sürdürmeye çalışan merkez aktör olarak resmetti. 

Buna karşılık Suudi analist Ali Shihabi, Riyad’ın bakış açısından Körfez’de liderliğin yalnızca kapasite değil, sorumluluk ve yük paylaşımı anlamına geldiğini; Yemen gibi dosyalarda farklı ajandalarla hareket edilmesinin bu düzeni aşındırdığını savundu. 

Bu iki yaklaşım birlikte okunduğunda, BAE’nin mevcut düzeni fiilen yeniden tanımlamaya çalışan daha yatay ve esnek bir güç anlayışını benimsediği; Suudi Arabistan’ın ise merkezi, hiyerarşik ve devlet bütünlüğünü önceleyen bir liderlik modeli üzerinden pozisyon aldığı görülüyor. Dolayısıyla Riyad–Abu Dabi gerilimi, yalnızca çıkar çatışmalarının değil, Körfez’de liderliğin ne olduğu ve nasıl icra edileceğine dair rekabet eden iki vizyonun çatışması olarak da görülmeli. 

Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve BAE Devlet Başkanı  Muhammed bin Zayed El Nahyan

Suudi Arabistan ile BAE arasındaki ilişki, Körfez siyasetinin en karmaşık örneklerinden biri. İki ülke, uzun yıllar boyunca ortak tehdit algıları, benzer rejim yapıları ve bölgesel statükoyu koruma refleksi üzerinden yakın müttefikler olarak hareket etti. Körfez İşbirliği Konseyi’nin (KİK) 1981’de kurulması, bu birlikteliğin kurumsal çerçevesini oluşturdu. Ancak son yıllarda Riyad ile Abu Dabi arasındaki ilişki, giderek daha fazla “stratejik rekabet” tanımıyla anılmaya başladı. Bu dönüşüm, tek bir kırılma anından ziyade, farklı bölgesel dosyalarda biriken ayrışmaların ürünü olarak şekillendi. 

Bugün Suudi Arabistan ve BAE hala aynı ittifak mimarisinin parçası; ancak Yemen’den Sudan’a, Somaliland’dan İsrail-Filistin meselesine uzanan geniş bir yelpazede farklı önceliklere ve yöntemlere sahip iki aktör olarak öne çıkıyor. Bu durum, Körfez içinde “frenemy” olarak tanımlanan; işbirliği ve rekabetin aynı anda var olduğu, gerilimli ama kopmayan bir ilişki biçimine karşılık geliyor. Bu rekabet yalnızca askeri ve diplomatik alanlarla sınırlı kalmıyor; enerji hatları, ticaret yolları, finans merkezleri ve bölgesel yatırım ağları gibi jeoekonomik başlıklarda da kendini gösteriyor. 

Suudi Arabistan ve BAE, KİK içinde hem nüfus hem ekonomik kapasite açısından en güçlü iki aktör konumunda. Suudi Arabistan’ın 36 milyonluk nüfusu ve bölgesel ağırlığı, onu uzun süre Körfez’in doğal lideri olarak öne çıkarırken; 11 milyon nüfuslu BAE, özellikle Dubai ve Abu Dabi merkezli ekonomik modeliyle finans, lojistik ve ticaret alanlarında farklı bir güç profili geliştirdi. 

Bu farklılaşma, zamanla kurumsal düzeyde de kendini gösterdi. KİK kapsamında planlanan ortak para birimi (Khaleeji) projesinin tıkanması, Riyad–Abu Dabi rekabetinin erken sinyallerinden biri oldu. Merkez bankasının Riyad’da konumlandırılması kararına karşı çıkan BAE’nin 2009’da projeden çekilmesi, iki ülkenin Körfez içindeki ekonomik liderlik anlayışlarının ne kadar farklı olduğunu ortaya koydu. Suudi Arabistan daha merkeziyetçi bir yapı savunurken, BAE daha esnek ve dağınık bir modelden yanaydı. 

Medya ve yumuşak güç alanında da benzer bir örtük rekabet söz konusuydu. El-Arabiya’nın Dubai’den yayın hayatına başlaması ve daha sonra Suudi sermayesinin ağırlık kazandığı MBC’nin operasyonlarını Riyad’a taşıması, Körfez’de yalnızca jeopolitik değil; anlatı, etki ve kamuoyu yönetimi üzerinden de bir güç mücadelesi yaşandığını gösterdi. 

2017’de Katar’a uygulanan abluka ise, Suudi Arabistan ve BAE’nin birlikte hareket ettiği son büyük bölgesel hamlelerden biri oldu. Ancak bu kriz, aynı zamanda Körfez içi çatlakların derinleşmesine ve uzun vadede farklı dış politika yönelimlerinin daha görünür hale gelmesine zemin hazırladı. 

Ayrışmanın sertleştiği dosyalar 

Suudi Arabistan–BAE geriliminin en somut biçimde ortaya çıktığı alanların başında Yemen geliyor. Başlangıçta iki ülke, İran destekli Husilere karşı ortak bir askeri çerçevede hareket etti. Ancak zamanla öncelikler ayrıştı. Riyad, Yemen’in toprak bütünlüğünü ve merkezi devlet yapısını korumaya odaklanırken; Abu Dabi, güneydeki ayrılıkçı aktörlerle daha yakın bir ilişki geliştirdi. 

BAE’nin desteklediği Güney Geçiş Konseyi’nin (STC) Aden ve çevresindeki askeri hamleleri, bu ayrışmanın sahadaki yansıması oldu. 2025’in son günlerinde STC’nin Suudi Arabistan sınırlarına uzanan ilerleyişi, Riyad açısından doğrudan bir güvenlik tehdidi olarak algılandı. Suudi Arabistan’ın Mukalla Limanı’na yönelik askeri müdahalesi ve ardından gelen sert açıklamalar, iki ülke arasındaki gerilimin artık perde arkasında yönetilemediğini gösterdi. 

Benzer bir tablo Sudan’da da ortaya çıktı. Suudi Arabistan, Sudan Silahlı Kuvvetleri’ni meşru devlet otoritesi olarak desteklerken; BAE’nin Hızlı Destek Kuvvetleri’ne verdiği askeri ve mali destek, fiilen bir vekalet rekabeti yarattı. Bu ayrışma, BAE’nin Afrika’daki hammadde kaynaklarına erişimi ve küresel altın ticaretindeki merkezi rolü nedeniyle aynı zamanda jeoekonomik bir boyut da taşıyor. 

Afrika Boynuzu’nda Somaliland meselesi ise, Riyad ile Abu Dabi’nin farklı bölgesel vizyonlarını bir kez daha karşı karşıya getirdi. BAE’nin Somaliland pasaportlarını fiilen tanıması ve Berbera Limanı üzerinden deniz ticaretini güvence altına almaya çalışması, Somali’nin toprak bütünlüğünü savunan Suudi Arabistan’la açık bir görüş ayrılığına işaret ediyor. Bu dosya, iki ülkenin İsrail’le ilişkiler konusundaki farklı konumlanışlarını da görünür kılıyor. 

Rekabetin körfez dışına taşması 

Riyad–Abu Dabi gerilimi giderek Körfez sınırlarını aşan bir nitelik kazanıyor. Her iki ülke de, bölge dışındaki ittifaklarını güçlendirerek bu rekabeti daha geniş bir stratejik bağlama taşıyor. Suudi Arabistan, nükleer silahlara sahip Pakistan’la ve bölgesel bir güç olan Türkiye ile savunma ve güvenlik ilişkilerini derinleştirirken; BAE, Hindistan ve İsrail’le teknoloji, istihbarat paylaşımı ve savunma işbirliği ekseninde şekillenen bir ortaklık hattı inşa ediyor. 

Bu ilişkiler, sembolik tercihlerden ziyade birer ‘sigorta poliçesi’ işlevi görüyor. ABD’nin Orta Doğu’daki rolünü yeniden tanımladığı bir dönemde, Körfez ülkeleri özerklik, caydırıcılık ve pazarlık gücü arayışını farklı ittifaklar üzerinden tahkim etmeye çalışıyor. Bu dış bağlantıların Körfez içi fay hatlarıyla bu denli örtüşmesi, Riyad–Abu Dabi rekabetinin artık kontrol altında, sınırlı bir gerilim olmaktan çıktığını gösteriyor. Rekabet, Güney Asya’dan Doğu Akdeniz’e uzanan geniş bir coğrafyada ilişkileri şekillendiren bir faktöre dönüşüyor. 

Washington faktörü  

Suudi Arabistan–BAE geriliminin uluslararası boyutunda ABD’nin rolü belirleyici olmaya devam ediyor. Washington, her iki ülkeyle de yakın ilişkilerini sürdürmek isterken, Körfez içi bir çatlağın Amerikan çıkarlarına zarar vereceğinin farkında. Körfez’deki askeri varlık, İran’ı çevreleme stratejisi ve enerji güvenliği, ABD açısından KİK içi uyumu stratejik bir gereklilik haline getiriyor. 

Trump yönetiminin yaklaşımı, taraflardan birini açıkça tercih etmekten ziyade, liderler arası ilişkiler üzerinden tansiyonu kontrol altında tutmaya odaklanıyor. Yemen’deki son gerilimde Washington’un “iç mesele” vurgusu yapması ve taraflara itidal çağrısında bulunması, bu denge politikasının bir yansıması. Bu durum aynı zamanda Körfez aktörlerinin, ABD’nin bölgesel rolünde olası bir zayıflamayı hesaba katarak hareket ettiğini de ortaya koyuyor. 

İttifak içinde rekabetin kalıcılaşması 

Tüm bu tabloya eşlik eden bir başka dikkat çekici unsur ise, Suudi Arabistan ve BAE’nin uluslararası arenada kendilerini “bölgesel istikrarın sorumlu aktörleri” olarak konumlandırma çabası. Bu durum, özellikle Gazze bağlamında daha görünür hale geliyor. Her iki ülkenin de savaş sonrası yönetişim ve yeniden inşa süreçlerinde rol alması beklenirken, Körfez içindeki ilişkilerin aynı ölçüde kırılgan ve çözümsüz kalması dikkat çekici bir çelişki yaratıyor. 

Suudi Arabistan ile BAE arasında Yemen üzerinden tırmanan son anlaşmazlık, geçici bir diplomatik krizden ziyade, iki ülkenin bölgesel düzen tahayyüllerinin giderek daha fazla ayrışmasının doğal bir sonucu olarak okunmalı. Körfez siyaseti, daha açık, daha rekabetçi ve daha az ‘sessiz eşgüdüm’e dayalı bir evreye girmiş durumda. Suudi Arabistan ile BAE, Arap Baharı yıllarında ve izleyen dönemde neredeyse tek bir eksen üzerinden tanımlanan otomatik müttefikler değil; çıkarları kesiştiğinde birlikte hareket eden, ayrıştığında ise açık rekabete giren iki bölgesel güç. Bu yeni gerçeklik, Körfez’de sessiz koordinasyon döneminin kapandığına da işaret ediyor.  

HABERE YORUM KAT