1. YAZARLAR

  2. HAMZA TÜRKMEN

  3. İstikametimiz dualarımızın özünde gizli!
HAMZA TÜRKMEN

HAMZA TÜRKMEN

Yazarın Tüm Yazıları >

İstikametimiz dualarımızın özünde gizli!

30 Ocak 2026 Cuma 16:54A+A-

Kapitalist cahili tüketin çağında insanlar ve özellikle yüksek tahsil gençliğinin anketlere yansıdığı kadarıyla önemli bir çoğunluğu “varoluşsal boşluk” içindedirler. Değer erozyonu herkesi etkilemeye çalışıyor. İnsan, içgüdüleriyle korunan hayvanlardan farklı olarak irade sahibi bir canlı olarak yaratılmıştır ve insan tercihler yaparak yaşamak zorundadır.

İnsana ne yapması gerektiğini hiçbir içgüdü anlatmıyor. Beşeri ideolojilerin veya göreli yani izafi eğilimlerin hiçbiri, insanın yapması gereken fıtratına uygun zorunlu şeylerden dem vurmuyor. Dolayısıyla bu eğilimdeki insanlar da ne istediklerini kendileri de bilmiyor. Bunun yerine başka insanların veya küresel kültürün yaptığı ve telkin ettiği şeylere uyuyor ki bu da konformizmdir.

Rahat ve lüks hayata özenmek; iş, arkadaşlık veya muhabbet çevresinde de; dar ibadet hayatında da “etliye sütlüye karışmadan yaşamak” ve sıkıntıya girmeden eğlenip konforlu zaman geçirme telkinlerine uyan lâ dinî ve dinî özelliklere sahip milyarlarca insan ve bu tür konformist telkinlerle kuşatılmış bir toplum içinde yaşıyor. Bu konformist eğilimler içinden sadece örnek olarak bir kesitten bahsedelim: Futbol müsabakalarında takımı için “ölmeye ölmeye geldik” diye veya “fahşa” sözlerle topluca bağıran fanatik işçi veya fabrikatör, doktor, mühendis veya siyasi ya da ayyaş güruh veya dindar futbol takımı taraftarının mâlâyânî tavırları ve futbolu üst değer olarak idolleştirmeleri ve “Samiri’nin buzağına tapanlar” (20/85) gibi kendilerini sürüleştirmeleri anlam ve hakikat arayışı, adalet arayışı içinde olanları oldukça üzmektedir.

Ya da “varoluşsal boşluk”tan arınıp anlam arayışına yönelmeyen kitleler, yaşanan tüm adaletsizliklere rağmen “dünyevi huzurumuz bozulmasın” diye güçlü olan sosyal akımların veya iktidarların “totaliter” eğilimlerine ayak uydurmakta ve boyun eğmektedirler.

Oysa insanları “varoluşsal anlam boşluğu”ndan kurtarıp aydınlığa çıkartacak; “tedebbür” ve “tefekkür” edilsin diye zihinlerimizi aydınlatacak bir “Kitab”, bir “Zikir” ile muhatap kılınmışızdır. Zikri okumak ve hatırlamak sadece iman konularımızla sınırlı değildir. “İmtihan olmak için yaratıldığımız” dünyada hem imkânsız hem imkânlı dönemlerimizde; hem üzüntülü hem sevinçli anlarımızda; hem üyesi olduğumuz ümmetin zaaflı ve dağılmış haline tanıklık ederken, hem de bir taraftan “hakka ve adalete yönelen bir ümmet” (7/181) nüvesi diriliğini yakalama çabalarımız sürerken; hem ümmet olarak muhtaçlık ve yetimliğimizi takip ederken, bir taraftan da ümmet olarak yardımlarımızı ve dayanışmamızı örgütlerken; hem tarihi süreçlerdeki ilke ve ahlaki değer kayıplarımıza ve uğradığımız mağduriyetlere üzülürken, bir taraftan da hem mevzi başarı ve vahyi tanıklıklarımızdan Allah rızası için dersler çıkartırken aramızdaki sohbet, diyalog ve “tearuf” konuları için samimiyetle konuşacağımız ve halleşeceğimiz, birlikte çözüm arayacağımız o kadar çok konu var ki.

“Dünya ahiretin tarlası” denir. Bu husus önemlidir. Tabii ki aileyi ve yakınları ziyarette, bir büroda veya lokalde, kahvehanede veya pastanede sılayı rahim, muhabbet, istişare veya tearuf için bir araya geldiğimizde ister ilmihalimizle veya ailevi sorunlarımızla, ister sanat-edebiyat gibi bedii üretimle, ister ticaret, ister tebliğ ve davetle veya İslami mücadele yöntemleri ve dayanışmayla ilgili konular konuşalım, her daim hatırlamamız gereken ölçü Zikir’dir. Ve müşkülümüzün çözümü noktasında örnekliğimiz öncelikle nebilerin, sıddıkların, şühedanın ve salihlerin güzel uygulamaları olmalıdır.

Zorunlu ihtiyaçlarımızı karşılamaktan, ibadetlerimize ve eğitimimize; direniş, ıslah ve inşa faaliyetlerimizden farklı tebliğ ve toplumsal şahidlik eylemlerimize kadar bütün dünyevi işlerimizi ve faaliyetlerimizi ahiretimizi, vahyi ölçüleri, adaleti, rıfkı, ihsanı, îsarı ve haşr gününü düşünerek gerçekleştirmeye veya Allah’ın rızasını ve vahyi ilkeleri hep ölçü olarak tatbik etmeye çalışan bir dirayetle, hayatı adımlamaya çalışmalıyız.

Dünya ve ahiret hayatıyla ilgimizin önceliklerimizin nasıl olduğunu izah eden ayetlerden ikisi de Bakara sûresindedir:

“Hacc menasiklerinizi/görevlerinizi bitirince, atalarınızı andığınız gibi; hatta daha güçlü bir şekilde Allah'ı anın. Kimi insanlar; ‘Ey Rabb'imiz, bize dünyada ver.’ derler. Bu kimselerin ahirette bir payı yoktur.

Kimileri de: ‘Rabb'imiz, bize dünyada da iyilik, ahirette de iyilik ver ve bizi ateşin azabından koru.’ derler.” (2/200-201)

İlk ayet, Mücahid (ö.104) ve İbn Cerir’in (ö.310) aktardığına göre cahiliyye dönemindeki insanların Haccın menasıkını/ödevlerini yerine getirirken Mina’da halkalar halinde oturup veya Cemre’de durup babalarının/neseplerinin yapıp ettiklerini zikrettiklerinden bahseder. Ancak bu zikir bir nevi Cahiliye döneminde hac görevini yerine getiren müşriklerin Cemre’de durup veya sohbet halkalarında konuşup atalarıyla, çoluk çocuğu ile; at, deve ve koyun sürüleri ve diğer servetleriyle; düşman kabilelere karşı sağladıkları üstünlükle; sahip oldukları köle ve cariyelerle veya taraftarlarının çokluğu ile övünmeleri veya bu konuları sürekli gündemde tutmaya çalışmalarıyla ilgilidir. Bu kendi süluklarını övmek Razi, Maturidi, Abduh gibi müfessirlerimize göre onların en çok zevk aldıkları konuşmalar ve oyalanmalardı. Maun sûresinde fahşaya ve cahiliyeye tavır almayanların salatı için “vay o namaz kılanların haline!” denildiği gibi bir haldi söz konusu olan.

Bugün de hem “anlam boşluğu”na düşen veya “varoluşsal boşluk” yaşayan insanlar ya da Firavunlar gibi herkesi kendi otoritesi ve beşeri projesi altında toplamaya çalışan tuğyan içindeki müstekbirler vardır; hem de İslami sorumluluklarını bütüncül olarak hatırlamaksızın veya bilmeksizin dünyada nimet ve çıkarlar edinebilmek için Hacc’da veya namaz sonrasında fahşa ve cahiliye ile mücadelesini unutarak dünyevi imkânlar için Allah’a yalvaranlar vardır. Bu insanların birbirleriyle buluşmalarında oturdukları semtin mevkii, gelecekteki dünyevi hedefleri, bindikleri arabanın markası veya modeli, sosyal medyadaki takipçi sayısı, futbol maçları, kurgusal ırk kavmiyetçiliği veya “milliyetçiliği”, çevresinin veya cemaatinin ya da partisinin gücü ve buna benzer başlıklar sürekli itibar ettikleri heyecanlandıkları eğlenceli dünyevî muhabbet konularıdır.

Bu mâlâyânî sohbet ve diyaloglar; yani insanlık için bir anlam, bir adalet arayışı ve değer içermeyen konular, ölüm ötesine inanmayanlar için zevkli vakit geçirme seanslarına dönüşebilir. Çünkü onlar, dünyadan sonra bir hayat olduğuna inanmadıkları için, bütün zevkleri bu dünyada yaşamak ve tüketmek telaşı içindedirler.

Reşid Rıza, Manar Tefsiri’nde şöyle diyor: “Bütün düşüncesi dünyadan ibaret olan kimse, elde edecek olduğu şehvetlerin ve nasiplerin ‘hasene’ mi ‘seyyie’ mi (yani temiz mi kirli mi) olduğuna itiraz etmez. Böyle kimseler her açıdan dünyayı talep ederler ve her yolda bu amaca yönelirler. Allah’ın muttakilere hazırladığı hoşnutluğun onların gönlünde yeri yoktur.” Dolayısıyla eşkiyalık, hırsızlık ve mafya mantığını da; 15. yüzyıldan beri başlayan Batı sömürgeciliğini de; dünyevi üstünlük emelleri doğrultusunda on milyonlarca insanın ölümüne neden olan I. ve II. Dünya Paylaşım Savaşlarını da; ABD, Sovyetler/Rusya ve Çin emperyalizmini de, Siyonizm ve Hinduizmin veya Hintudva ideolojisinin katliam ve yayılmacılığını da, kendi saltanatları için emperyalizmle işbirliği içindeki BAE, Mısır, İran yönetimlerinin cürümlerini özellikle münkirlerin; ve İslam’ın esası ve hikmetleri kalplerine sinmemiş olan hidayetin nurundan mahrumların “Rabbimiz, bize nasibimizi dünyada ver” ayetiyle irtibatlayabiliriz.

“Rabbimiz, bize nasibimizi dünyada ver” diyenler ahirete ve öldükten sonra dirilmeye iman etmeyip ahiretin değil, dünyanın iyilik ve güzelliklerini talep eden ve istedikleri dünya nimetlerine de ulaştırılan kimselerdir. Şura sûresinde şu ayet açıklayıcıdır: “Kim ahiret ekinini/sevabını isterse, Biz onun kazancını artırırız. Kim dünya ekinini isterse, ona da ondan artırırız ve onun için ise ahirette hiçbir nasip yoktur.” (42/20)

Allah’a ve ahiret gününe inandıkları halde sürekli dünyevi refah, zenginlik, güç ve mevkii elde etme gündemleri peşinde koşanlar ise gaflet içinde hayatını geçirenlerdir. “Kitab’ın miras bırakıldığı” bu tür kişiler Fatır sûresinde belirtildiği gibi “kendi nefislerine zulmeden”lerdir (35/32).

Ama bu kişiler maalesef ki ne kaliteli bir seviyeye ulaşırlar, ne de bütün hayatları nitelikli ve sahici bir mutluluk içinde geçer. Bu tür Müslümanlar okuduğumuz ayetler bağlamında güzel bir şekilde uyarılmalıdırlar. Önümüzdeki günlerde Kur’an ayı olan Ramazan’da bu insanlar oruç tutarken sahurdan veya iftardan sonra sürekli “İnsanları karanlıktan aydınlığa çıkaracak olan” (14/1) Zikri hatırlamaya davet edilmelidirler.

Hem dünya hem ahiret hayatının güzelliğini isteyenler ise, ilahi beyanda görüldüğü gibi, “Rabb'imiz, bize dünyada da iyilik, ahirette de iyilik ver ve bizi ateşin azabından koru.” diye dua ederler.

Rabbimiz, dünyayı bir imtihan alanı olarak insanların ebedi kalacakları bir yer yapmamıştır. Aksine yine Bakara sûresinde zikredilen “Yakın ve uzak yolculuk için azık edinin ( Yakın ve uzak yolculuk genellikle hac ve ölüm olarak vurgulanır). Şunu bilin ki azığın en hayırlısı takvâdır” (2/197).

Buhari’nin aktardığı bir hadiste Resulullah (s) şöyle buyurmuştur: “Allah’ın öyle kulları vardır ki afiyet içinde yaşarlar, huzur içinde ölür ve rahatlıkla cennete giderler.” “Yâ Resulullah bunu ne ile temin ederler” diye sorulunca şöyle cevap vermiştir: “Rabbane âtine fiddünya… ayetini çok okumaları suretiyle.” (Buhari, Tefsîru’l-Kur’an, 27) Yani; “Rabb'imiz, bize dünyada da iyilik, ahirette de iyilik ver ve bizi ateşin azabından koru”.

Dünya hayatında fıtrat ve İslam düşmanlarına karşı güçlü olmak ve helal rızıklarla hemhal olmak gibi temel kulluk görevlerimiz vardır. Ama tasavvuf ehlinden dünyayı ve nefsi mutlak şekilde kötü olarak değerlendirenler de vardır. Oysa biz insan nesli, “Hak” ve “batıl” arasındaki tercihlerimize göre “imtihan” edilmek üzere yaratıldığımıza göre, bilmeliyiz ki imtihan alanı olarak “hayr”ı da “şer”ri de Allah-u Teala yaratmıştır. Önemli olan varoluşumuzla birlikte nefsimizde veya sosyal hayatımızda potansiyel veya fiili olarak muhatap olduğumuz bu zıt kutuplar arasındaki ilişkiyi doğru bir çerçeveye oturtabilmektir.

Kitab-ı Kerim’de tanım olarak “nefs” ifadesi en fazla açıklanan kavramlardan olmasına rağmen, Yusuf Aleyhisselam’ın “kendisinden murat almak isteyenlerle” ilgili “Rabbimizin rahmet ettiği kimse hariç insan nefsi aşırı şekilde kötülüğü emreder” (12/53) ayeti bütünlükten kopuk olarak mealci veya hadis mealcisi bir mantıkla değerlendirilmiştir. Nefs kavramı tasavvuf ve halk kültüründe çoğunlukla nefsimizdeki “fucur” boyutuyla eşleştirilip “nefs-i emmare” olarak tanımlanmıştır. Oysa Kur’an-ı Kerim’de yer almayan bu kavram kültür atlasımıza aittir. Şems sûresinde belirtildiği gibi “Nefs”i Rabbimiz biçimlendirmiştir (91/7) ve “nefs” ile ilgili Kitab-ı Kerim’de kullanılan “Nefs-i mülhime”, “Nefs-i levvame”, “Nefs-i zekiyye”, “Nefs-i mutmaine gibi olumlu veya olumluluğu da içeren altı terkip yer almaktadır.

İnsan fıtratını ve nefsi kötü görüp ruhunu arındırmak için dünyayı terk eden, çilehanelere giren ya da Kadiri ve bazı Şiilerin cerhi ayinlerinde görüldüğü gibi kendini şişleyen veya zincirle döven zihniyet, ruhunu arındırmak iddiasındadır. Dünyevileşme, zevk ve hazcılığın tam tersi olan bu çileci anlayış, siyasi olarak da İslami mücadelenin yükselmesi amacıyla zulmün artmasına dair cümleler kurabilmektedir. Hakikat ve hakikatın şahitliği hatta hakikate süreklilik kazandırabilmek için “şüheda” neslini oluşturabilmek örnekliğini, Bakara sûresinde belirtildiği üzere “Resulullah’ın şehidliği” göstermiştir (2/143).

Müslim’in aktardığı bir rivayette Resulullah (s), zayıflaya zayıflaya adeta tüyleri yolunmuş civcive dönmüş bir Müslümanı yanına çağırır. Ona “Sen Yüce Allah’a herhangi bir duada mı bulunuyorsun?” diye sorar. Adam: “Evet. Ben ‘Allah’ın eğer beni ahirette cezalandıracaksan bu cezamı dünyada ver’ diye dua ediyorum” der. Resulullah: “Subhanallah! Böyle olursa sen dayanamazsın ki. Ve buna gücün yetmez. Bunun yerine ‘Rabbimiz bize dünyada da ahirette de iyilik ver’ diye dua etmesini buyurur.” (Muslim, Zikr, 23)

Çünkü dünyayı ve ahireti kazanmak hak ile istemek, Yüce Allah’ın hoşnutluğunu kazanmaktır. Hiçbir mü’min fıtratını ve Allah’ın şeriatını bir kenara bırakmamalıdır.

Nesei, İbn Abbas (r)’dan rivayet eder:  “Resulullah, ‘Dinde aşırılıktan sakının. Sizden öncekileri, dinde aşırılıkları helâk etmiştir!’ dedi.” (Nesâî, Hacc, 217) Kıtal alanında da aşırılık hususunda Rabbimiz Bakara sûresinde buyurmaktadır: “Sizinle savaşanlarla siz de Allah yolunda savaşın, fakat aşırılığa sapmayın; Allah aşırılığa sapanları sevmez.” (2/190)

Hasan Basrî (r), “Dünyada iyiliğin Allah’ın kitabını anlamak, ahiretteki iyiliğin de cennet olduğunu” söyler. Allah’ın Kitab’ı, dünyanın ihmal edilmeden yüksek bir bilinç ve ilahi hükümlere göre yaşanmasını öğretir. Bu da hem dünya da iyiliği yaygınlaştırır hem ahirette felahı kazandırır.

“Rabbenâ atina fid dunya haseneten ve fil âhirati haseneten ve kına azaben nâr.” Diyanet’in “Kur’an Yolu Tefsiri”nin yazarları, bu ayet ile ilgili “Fatiha ile birlikte bütün Müslümanların namazında ve namaz dışında her vesileyle okudukları dualar içinde veya sonunda tekrar etmeyi adet haline getirdikleri bütün duaların ihmal edilemez bölümüdür” demektedirler.

Rabbimiz bizleri bu duanın gerçek mümessillerinden kılsın.

YAZIYA YORUM KAT