Güç ve ahlâk üretmekle çöküş ve çürümeye neden olmak arasında hayatiyet taşıyan önemli bir konu
Yönetim yalnızca karar vermek değildir; birbiriyle uyumlu ve yapılacak çalışmanın en ince ayrıntılarını ve uygulama yöntemlerini de bilen bir ekip oluşturmak, kararları taşıyacak, uygulayacak ve temsil edecek kadroları doğru seçme imtihanıdır aynı zamanda. Tarih, iyi niyetli fakat yanlış çevrelerle kuşatılmış nice liderin/yöneticinin, farkına bile varmadan kendi eliyle sonunu nasıl da hazırladığını gösteren örneklerle doludur. Yanlış seçilen sadrazamlar, elçiler, müsteşarlar, özel kalemler, müdürler, danışmanlar, yönetim kurulu üyeleri…!
Bu noktada mesele, tek başına liderlik kabiliyeti değil; liderin kimlerle yürüdüğü, kimleri içeri aldığı ve kimlere alan açtığı meselesidir. Zira bir yapının kaderi, çoğu zaman yöneticinin niyetinden ziyade çevresinin niteliğiyle belirlenir.
Bu bağlamda İslam düşüncesinde hayati bir kavram karşımıza çıkar: bitâne. Yani yöneticinin iç halkası, yakın çevresi ve ara kadroları; bir anlamda da ara elemanları.
Burada kullanılan bitâne kelimesi, Türkçedeki “bir tane” anlamıyla hiçbir ilgisi olmayan, Arapça kökenli ilmî bir terimdir. İslam Ansiklopedisi’nde açıklandığı üzere bitâne; Arapça “بطن” (batn: iç, iç yüz, elin içi, karın bölgesi anlamları ifade eden) bir kökten gelir ve yöneticinin iç çevresi, sırdaşı, en yakını, kendisine özel bilgilerin ulaştığı, konuşulduğu ve karara bağlandığı mecralarda duran kimseler anlamını taşır. Yani bitâne, yöneticinin dışarıya görünen yüzü değil; iç dünyasını ve fiilî yönelişini şekillendiren önemli bir halkadır. Bazen bir konuda karar çıkması için sadece bir kişinin, daha doğrusu “bitânemizin” ufak bir dokunuş yapması yeterli olabilir.
Kur’ân-ı Kerîm, bu hususta müminleri açıkça uyarmış ve yöneticinin yahut yetki sahibinin çevresinin ne kadar hayati olduğunu bildirmiştir. Zira bir yapının ahlâkı, çoğu zaman merkezden değil; merkezin çevresinden çözülür.
Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
“Ey iman edenler! Sizden olmayanları sırdaş edinmeyin. Onlar size kötülük etmekten geri durmazlar; sıkıntıya düşmenizi isterler.” (Âl-i İmrân, 3/118 )
Bu ayet, bitâne meselesinin yalnızca bireysel bir ahlâk sorunu değil, doğrudan bir yönetim ve güvenlik meselesi olduğunu ortaya koyar. Zira sırdaş edinilen, içeri alınan ve yetkilendirilen kimseler; zamanla yalnızca işi değil, algıyı, dili, iletişimi, ilişkileri ve yönelimleri de yönetmeye ve belirlemeye başlar.
Bugün en tehlikeli bitâne tipi; hesabı olan, baskın kararlar geliştiren, gizli stratejiler üreten, tek taraflı ve belli kararları dayatabilen, yanlı hareket eden, öfke, arzu ve tepki gibi nefsî dürtülerle davranan kimselerdir. Lider veya yöneticinin, doğal olarak davranacağı, konuşacağı, kırmayacağı usul ve şekilleri dikkate almadan, kendi inisiyatifini kullanarak hareket eden kişilerin tehlikesi, eğer zamanında görülmezse sonuç felakettir. Bunlar birilerini parlatırken diğerlerini karartır; sözleri ve mimikleriyle arınma derdinde değil, barınma derdinde olduklarını açıkça belli ederler. Bu tip örnekler ahlâkî bir hassasiyet taşımazlar; fakat güçlü görünürler. Etkilidirler; fakat güvenli değildirler. Çünkü yaptıklarını, yöneticisini düşündüğü, koruduğu ve kolladığı zehabıyla yapar. (!)
Resûlullah (s.a.v.), yöneticinin çevresinin ne denli belirleyici, besleyici ve betimleyici olduğunu şu hadis-i şerifle ifade etmiştir:
“Allah bir peygamberi veya bir yöneticiyi görevlendirdiğinde, onun mutlaka iki tür bitânesi olur: Biri ona hayrı emreder ve ona teşvik eder; diğeri ise şerri emreder ve ona teşvik eder. Korunan kimse, Allah’ın koruduğu kimsedir.” (Buhârî, Ahkâm, 42; İslam Ansiklopedisi, “Bitâne” md.)
Bu hadis, yöneticinin etrafındaki kişilerden ne kadar etkilenebileceğini ve bu konuda yalnız olmadığını; fakat kiminle baş başa bırakıldığının asıl imtihan olduğunu ortaya koyar. Zira bitâne, yalnızca iş bitiren değil; yöneticinin vicdanına, kararına ve istikametine yön veren bir aynadır.
Bu nebevî uyarı, meselenin kader belirleyici boyutunu da gözler önüne serer. Çünkü bitâne; yalnızca destekleyen değil; yönlendiren, perdeleyen ve çoğu zaman yöneticinin görmediğini onun adına gören ya da gör(e)meyen (!) bir konumdadır.
İş bitirmesi için görevlendirilen bitâneler/ara elemanlar, eğer ahlâk ve temsil bilincinden yoksunsa; işi bitirirken ilişkileri bitirebilir, insanları küstürebilir ve güveni tüketebilirler. Yönetici çoğu zaman “işler yürüyor” zannederken, aslında kendi meşruiyetinin ve itibarının içten içe aşındırıldığının farkına varamaz. Bu noktada ara kadro, hizmet eden değil; güç devşiren bir aktöre dönüşebilir.
Kur’ân-ı Kerîm’de anlatılan Firavun örneği, bu hakikati çarpıcı biçimde ortaya koyar:
“Firavun kavmini küçümsedi; onlar da ona boyun eğdiler. Çünkü onlar yoldan çıkmış bir topluluktu.” (Zuhruf, 43/54)
Firavun’u azdıran yalnızca şahsî kibri değil; onu alkışlayan, yanlışlarını perdeleyen ve zulmünü normalleştiren çevresiydi. Bu, bütün çağlar için değişmeyen bir yönetim yasasıdır.
Bitânenin dili de bu noktada hayati önem taşır. Çünkü bir yöneticinin ahlâkı, çoğu zaman kendi sözleriyle değil; onun adına konuşanların üslubuyla ölçülür. Sertlik, kibir, dışlayıcılık ve üstten bakan dil; doğrudan yöneticinin hanesine yazılır. Temsil ahlâkı kaybolduğunda, dava dili de kirlenir.
Tehlike çoğu zaman tek taraflı da değildir. Bitânenin yöneticiyi ayartması kadar, yönetici ile bitânenin aynı zihniyetle, aynı hesapla ve aynı planla hareket etmesi de son derece risklidir. Böyle bir senaryoda mesele artık bireysel zaaf olmaktan çıkar; örgütlü bir grupçuluk fiiline dönüşür. Bu durumda iç halka, dengeleyici değil; körleştirici ve karartıcı bir rol üstlenir. Yanlışlar karşılıklı meşrulaştırılır, eleştiri bastırılır, haklı itirazlar “tehdit” olarak kodlanır.
Ebû Hüreyre’den (r.a.) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (s.a.v.) şöyle dua ederdi: “Allah’ım! Açlıktan Sana sığınırım; çünkü açlık ne kötü bir yoldaştır. İhanetten de Sana sığınırım; çünkü o, ne kötü bir bitânedir.” (Ebu Davud, Nesâi)
Bu hadiste ihanet, insanın çevresini saran ve onu içten çürüten bir unsur olarak “ne kötü bir bitâne” şeklinde nitelendirilmiştir. Bu ifade, ihanetin yalnızca bireysel bir günah değil; kişiyi ve yapıyı içten bozan bir çevre ve karakter hâli olduğuna işaret eder.
Bu tabloyu siyasette, ticarette, sivil yapılarda ve davet alanlarında sıkça görmek mümkündür. Siyasette lider ve çevresi aynı dili konuştuğunda; ehliyet değil sadakat, liyakat değil yakınlık esas alınır. Ticarette patron ve iç kadro aynı hesapla hareket ettiğinde; emanet bilinci kaybolur, ortaklar değil çıkar çevresi korunur. Davet ve hizmet alanında ise bu birliktelik, ihlası zedeler; davet dili hikmetten uzaklaşır, sertlik ve dışlayıcılık meşrulaşır.
Sonuç olarak; yönetimde en büyük tehlike, dış saldırılar kadar kontrolsüz iç halkalardır. Yanlış bir karar telafi edilebilir; fakat yanlış bir bitâne, yöneticiyi fark ettirmeden tüketir. Çünkü o yanlış, içeriden ve yöneticinin adına yapılır. Bu sebeple yöneticiler; yalnızca iş bitirenlerin işi bitirmesine sevinmekle yetinmemeli; o işin nasıl bitirildiğine, nasıl bir ahlâkla yürütüldüğüne, sonuç kadar sürecin nasıl yönetildiğine, kimin hesabına kimin ezildiğine, kimin parlatıldığına, hangi dilin kullanıldığına ve hangi niyetle hareket edildiğine de bakmak zorundadır.
Ahlâkın taşınmadığı yerde başarı bereket üretmez. Güç, ahlâkla terbiye edilmediğinde fitneye dönüşür. Ve çoğu zaman yönetici, her şey yolunda sanırken; aslında kendisi yürütülmekte ve iradesi boşa düşmektedir.
Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) bu bilinçle yaptığı şu dua da son derece manidardır: “Allah’ım! Bana ve işimi üstlenenlere hayırlı bir bitâne nasip eyle.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned; İslam Ansiklopedisi, “Bitâne” md.)
Bu dua, hayırlı yönetimin bir rastlantı değil; bilinçli bir talep ve ilahî bir yardım meselesi olduğunu gösterir. Bitâne meselesi, ehliyet ve vefa kavramlarıyla doğrudan ilişkilidir. Ehliyetin terk edildiği yerde görevler ehline değil, yakınlarda pozisyonlanmış kişilere verilir. Vefanın kaybolduğu yerde geçmiş emekler silinir, insanlar harcanır. Bu süreçte bitâne; birilerini parlatırken diğerlerini karartan, söz ve mimikleriyle arınma derdinde değil barınma derdinde olduğunu belli eden arlanmaz bir ahlâkın taşıyıcısı hâline gelir. Ve çoğu zaman yönetici her şey yolunda zannederken, aslında hiçbir şey yolunda değildir.
Bu yüzden bitâne meselesi, tali bir ayrıntı değil; aslında bir istikamet meselesidir.






YAZIYA YORUM KAT